Büyüyen Çocuklara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Büyüyen Çocuklara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2011

Doğadaki Son Çocuk



İki aydır, Çocuk Yogası eğitmenlik sertifikamı International Yoga Federation (IYF) onaylı yapmak için tezimi yazmakla meşgulum. Bu tezde, çocuklar için ve derslerimizde yoga ile beraber kullanmak adına okumuş olduğumuz bir kitabın değerlendirmesini de yazmamızı istediler. Ben de bu amaçla "Doğadaki Son Çocuk (Richard Louv)" kitabını okudum ve yazdım. Blogumda da sizlerle kitap hakkında yazdıklarımı paylaşmak istiyorum. Kitabı, sadece konuya ilgi duyabilecek annelerin değil, herkesin okumasını şiddetle tavsiye ederim. Kitabı okuduktan sonra doğa yürüyüşleriniz artarken, onu algılayış biçiminiz gerçekten değişiyor.


......

Bu kitabı kitapçıda ilk gördüğümde, “beni al” diye çağırmıştı. Çocuklarla beraber oynadığımız yoga oyunları içinde bir kez doğa konsepti işlemiştim. Oyunda arının aslında korkutucu olmayan, aksine doğaya yararlı bir hayvan olması işlenirken, arının kanatlarına yapışan polenlerin uçuşarak toprağa yeni tohumlar ektiğinden bahsetmiş, dersin sonunda da biriktirdiğim elma çekirdeklerini çocuklarla beraber saksıya ekmiştik. Çocukların elma çekirdeklerinin büyüyüp, elma ağacı olacağını öğrendiklerindeki hayretleri hala gözümün önünden gitmiyor. Sanırım Doğadaki Son Çocuk kitabı bu yüzden benim ilgimi çeken bir kitap oldu. Kitap bir yandan beni çocukluğumda doğada geçirdiğim o naif zamanlara götürürken, bir yandan da büyüme süreçlerimde doğadan kopmanın kişiliğimde - ruh halimde - hayatı algışayışımda verdiği etkileri anlamamı sağladı. Artık Çocuk yogası derslerimde doğa konusunu daha fazla işliyorum.
.....

Doğa sakinleştirici, öğretici ve bilgedir. Bizler büyüyen, medenileşen(!), sanayisi gelişen toplumlar bu gerçeği unutmaya başladık. Yazar Richard Louv “Çocukların sağlığı ile yeryüzünün sağlığı, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır” derken, çok önemli bir gerçekten bahsediyor.

Çocukların doğa ile kopuşu, onların sağlıklı bireyler oluşunu etkiliyor. Çünkü zamane çocukları sağlıksız yiyecekler ile obezitenin eşiğinde, teknolojik bağımlılıklarla, evlerinde, arkadaşsız, hareketsiz bir şekilde hayat sürmektedir. Çocukların doğa ile zedelenmiş bir bağı var. Halbuki doğa hem enerjisiyle, hem bir çocuğa sunabileceği bilgiler, onun gözlem yeteneğini geliştirebileceği örneklerle gerçek bir öğretmen... Kitap bu konuda çok güzel örnekler ve bilgiler sunuyor. Doğada oynamanın suç haline gelişinden, doğanın yaratıcılığı nasıl beslediğine, bahçelerin ve ev hayvanlarının sağaltıcı gücünden, şehirlerin nasıl doğallaşacağına ilişkin birçok konu ayrıntılarıyla ele alınıyor. Çocukların doğa deneyimlerinden yoksun kalmasının getirdiği fiziksel, zihinsel, ruhsal ve kültürel sorunları anlatıyor.

Amerikalı bir araştırmacı, bir çocuk kuşağının yalnızca iç mekanlarda yetiştirilmenin de ötesinde, küçük yerlere kapatıldığını öne sürüyor. Maryland Üniversitesi'nde hareketbilim profesörü Jane Clark'ın deyimiyle bu 'kutulanmış çocuklar' giderek daha fazla araba oturaklarında, mama sandalyelerinde ve hatta tv izlemek için yapılmış bebek oturaklarında zaman geçiriyor. Dışarı çıktıklarında genellikle,yine bir çeşit kutu olan pusetlere konuyor ve yürüyen ya da koşu yapan anne babalar tarafından itilerek hareket ettiriliyor. Çocuk kutulama işlemi büyük ölçüde güvenlik amacıyla yapılıyor olsa da çocukların uzun vadedeki sağlıkları riske atılıyor

Kitabın arkasında 'yapabileceğiniz 100 şey' adlı bölümde güzel öneriler bulunuyor. Bu öneriler doğada yapabileceğiniz şeylerin harika bir listesi... Yazar yol gösterici olduğu gibi, sonuç odakli önerileriyle kitabın sadece okunmasını istemeyip, öğrenilenlerin uygulanması için bir harita sunuyor adeta önümüze... Bir cümleyi de burada paylaşmak isterim.:''Kötü hava yoktur, yalnızca yanlış kıyafet vardır.'' Genelleme yapacak olursak havaya çok bağımlı yaşayan bir toplumuz. Hava koşulları bizim gündelik hayatımızı etkileyen bir etken.... Fakat başka milletlerde havanın nasıl olduğu insanların gündelik hayatını bu kadar etkiliyor mudur? Sanmıyorum.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, 20-30 yıl önce yetişkin hastalıkları olarak bilinen obezite, kalp-damar hastalıkları, yüksek kan basıncı gibi sorunlar artık çocuklarımızda da görülebiliyor! Nedeni açık değil mi? Kapalı mekanlardaki etkinliklere kıyasla çocuklar doğada, açık havada fiziksel olarak çok daha aktiftir. Sınıflarında, ders çalışırken, televizyon ve bilgisayar karşısında yalnızca zihinleri çalışan çocuklarımızın bedenlerini de çalıştırmaya ihtiyaçları var! Spor etkinlikleri bu ihtiyaca ancak bir ölçüde cevap verebiliyor. Norveç’te ve İsveç’te yapılan çalışmalar, doğal alanlarda oynayan okul öncesi çocukların, düz zeminli çocuk bahçelerinde oynayanlara göre denge ve çeviklik testlerinde daha başarılı olduklarını ortaya koyuyor! (Louv 2008).

Çünkü doğa çocuklarımızın duyularını güçlendirir!
Zamanlarının önemli bir kısmını televizyon ve bilgisayar başında geçiren çocuk ve gençlerin duyusal gelişimleri nasıl etkileniyor?

Elektronik ortamlar yalnızca görme ve işitme duyularına (genellikle de fazla şiddetli bir tarzda) seslenir. Oysa doğada olağanüstü manzaraları, çiçekleri, yaban hayvanlarını görmekle, kuşların ve böceklerin uyumlu seslerini, rüzgarın uğultusunu duymakla kalmaz; her adım başı farklı bir çiçeği, bir otu koklar, doğal varlıkları dokunarak hisseder, doğanın nimetlerini tadar, bunların ötesinde bir de sezgilerimizi harekete geçiririz.

Çünkü doğanın birçok zihinsel ve ruhsal rahatsızlığı iyileştirme gücü vardır!

Doğayla temasın, başta dikkat eksikliği-hiperaktivite sendromu olmak üzere, çeşitli zihinsel ve ruhsal rahatsızlıklara karşı olumlu etki gösterdiğine yönelik bilimsel kanıtlar giderek artıyor.

Gerçi bunu hareketli çocuklara sahip ana-babalar kendi deneyimlerinden zaten biliyordu; doğru ya da yanlış bir tanıyla “hiperaktif” denilen çocuklarının doğada ya da parklarda gönlünce koşuşturma imkanı bulduğu zamanlarda daha uyumlu, daha sakin olduğunu görüyolardı. Ancak bu gözlemlerin bilimsel araştırmalarca doğrulanması (örneğin Kaplan ve Kaplan 1989, Grahn ve arkadaşları 1997, Wells 2000, Taylor, Kuo ve Sullivan 2001) “doğa terapisi”ni giderek daha güçlü bir psikolojik sağaltım seçeneği haline getiriyor.

Bilimsel araştırmalar, doğanın çocukların yaşadığı travmatik olaylara karşı psikolojik koruma sağladığını, onları avuttuğunu da ortaya koyuyor (Wells 2000).

Doğayla temas halinde olan çocuklarda yalnız hiperaktivite değil, kaygı bozuklukları, depresyon ve uyum sorunları da daha az görülüyor. Bu tür rahatsızlıklarla doğada yapılan aktivitelerin azlığı arasındaki ilişki o kadar açık ki, bu belirtileri doğa yoksunluğu sendromu olarak tanımlayanlar var! (Louv 2008).

Çünkü doğada olmak çocukların özgüvenini artırır!

Çocuklarımız artık ağaca çıkmıyor! Önüne gelen bir doğal bir engeli; geçişini zorlaştıran bir çalıyı, dik bir kayayı, yolunu kesen bir dereyi aşmak için çaba göstermiyor. Yaşamı boyunca bunları hiç yapmamış bir çocuk ya da bir genç bir kez olsun yaptığında iç dünyasında büyük bir değişiklik olur; kendine ve yaşama güveni artar!

Çünkü doğa çocukların okuldaki başarısını ve uyumunu destekler!

American Institutes for Research’ün 2005’te yaptığı bir araştırma, doğa eğitimi programlarına katılan ilkokul öğrencilerinin fen kavramlarını algılamalarının, şiddetsiz iletişim becerilerinin, problem çözme yeteneklerinin, öğrenme isteklerinin önemli oranda arttığını ortaya koydu. Hotchkiss İlkokulu’nda başlatılan deneyime-dayalı çevre eğitimi programı sonucunda, disiplin olayları iki yılda yüzde 90 oranında azaldı! (Louv 2008).

Çünkü doğa çocuklarımızın yaratıcılığını geliştirir!

Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar, televizyon ve bilgisayar gibi elektronik ortamların tersine, doğadaki etkinliklerin ve serbest oyunların çocukların yaratıcılıklarını geliştirdiğini gösteriyor (Chawla 2002).

Artık çocuğumuzun hayallere dalmasına bile izin vermiyoruz! Eskiden anlatılan masallarla bizler mitolojiyi, fantastik hikayeleri kendi beynimizde, hayallerimizde, gönlümüzce yaşardık. Yeri gelir kahraman olur, yeri gelir doğaüstü güçlere sahip olarak hayatlar kurtarırdık. Peki ya şimdi…! Şimdi Harry Potter tarzı fantastik kurgu filmler çıktı ve hayal kurmamıza gerek kalmadı; artık hayallerimizin filmlerini yapıyorlar. Oysa bizler batı ve doğu mitolojilerinin doğduğu anavatanda yaşıyoruz ama ne bunun farkındayız, ne de bir nebze bile olsa bunları çocuklarımıza yaşatabiliyoruz.

Çünkü doğanın da çocuklara ihtiyacı var!


Doğa koruma konusunda öncü görevler üstlenen kişilerin çocukluk yıllarında doğayla yakın temas içinde olduğu ortaya çıkmıştır (Wells ve Lekies 2006). Demek ki gezegenin doğal mirasını koruyabilmemiz için çocuklarımızın doğayla ilişkisini onarmamız şarttır! Daha basit ifade edelim: Şimdi çocuklarımıza doğa sevgisini kazandıramazsak, yarın doğayı kim koruyacak?
Kitaptan alıntılar...

”Doğa; yüce, hırçın ve güzel doğa, sokağın, güvenlikli sitelerin ya da bilgisayar oyunlarının sağlayamayacağı bir şey sunar. Doğa çocuklara kendilerinden çok daha büyük olan bir şey; sonsuzluğu ve sonrasızlığı kolayca tasavvur edebilecekleri bir çevre verir. Bir çocuk, az bulunur açık bir Brooklyn gecesinde bir çatının üstünden yıldızları görerek sonsuzluğu algılayabilir. Doğal bir çevre bir çocuğun üzerinde hem etki gösterir, onu doğrudan ve çabucak insanın evriminin yapıtaşlarına götürür: toprak, su, hava, büyüklü küçüklü diğer akraba formları. Bu deneyimden yoksun kalırsak ‘’yaşamlarımızın bağlı olduğu büyük örgüyü unuturuz’’ diyor Chawla..

‘‘Dikkatin kendiliğinden harekete geçtiği bir ortam bulunabilirse yönetilen dikkatin dinlenmesine olanak sağlanır. Bu da cazibesi güçlü olan bir ortam demektir.’’Doğadaki cazibe etkeni sağaltıcı bir etkiye sahiptir ve yönetilen dikkat yorgunluğunun giderilmesine yardımcı olur. Kaplan’lara göre doğa, bu tür sağaltıcı yöntemler arasında en etkili olanı olabilir.

”Doğayı ve doğal oyunu çocuktan esirgemek ondan oksijeni esirgemek gibidir.”

Çocuklarımız artık ne kendi dolaysız deneyimlerinden Doğa’nın Büyük Kitabı’nı okumayı, ne de gezegenin mevsimsel dönüşümleriyle yaratıcı şekilde etkileşime girmeyi öğrenirler. Kullandıkları suyun nereden geldiğini ve nereye gittiğini pek azı biliyor. İnsani kutlamalarımız göklerin büyük ayiniyle uyumlu değil artık.” WENDELL BERRY
“Carlos geçen haftalarda bitki ve hayvanları yakından incelemişti, şimdide bunları defterine çiziyordu. Diğer öğrencilerle birlikte bir doru vaşağın avını sessizce izleyip avlanmasını görmüş,rahatsız edilen bir çıngıraklı yılanın yuvasından gelen ani vınlama sesini duymuş ve daha yüksek bir müziğin ritmini hissetmişlerdi.’’ Buraya geldiğinde nefes alabiliyorum’’ diyor Carlos.’’ Burada varlıkları duyabiliyorsun. Şehirde her şey apaçık. Burada ne kadar yakından bakarsan o kadar çok şey görüyorsun.”

Doğanın sessiz bilgeliği, şehir görüntüleri gibi her yerdeki ilan tabelaları ve reklamlarla sizi aldatmaya çalışmaz. Sizi herhangi bir örneğe uymak zorundaymışsınız gibi hissettirmez. Sadece oradadır ve herkesi kabul eder..! ”

”Biz bir U dönüşü ile şu ikisi arasındaki dengeyi yeniden bulan kuşak olabiliriz: sanal gerçeklik ve bütün yaşamı destekleyen şey, yani Doğa.”
___________
bu iletiye ancak bu şarkı yakışırdı.
DOĞA için çalıyorlar...


30 Kasım 2010

MoR, SaRı ve küçük nokta KıRMıZı...


-“Heyecanlı mısın?” diye soruyor...
-“Hayır değilim, ama hafiften korkuyorum... “ diyorum.. “Ve bu korku öyle ‘ne yapacağım ben, hazır değilim’ korkusu değil... Aksine hazırım, çocuklar için birşeyler yapmaya hep hazırım... Sadece nasıl olacağını, yüzlerini, oynayacağımız oyunları, kahkahaları düşündükçe meraklanıp korkuyorum...” diye ekliyorum.
.

Cevap veriyor...
-“Bu korku değil zaten... Bu kalbindeki O’nun sesi... Bunu yapmanı istiyor,...”

Bu konuşmadan sonra sürekli şimdi ne hissediyor diye kalbimi dinliyorum... Bazen karanlık düşüncelerime takılıyor aklım, bazen hiçbir şey hissetmiyorum kalbimden... Bazen kalbim sevgiyle doluyor, akacak yer bulamıyorum. Bazen ben hiç birşey yapmıyorum, kalbim bana konuşuyor...

Hepimiz seçimlerle hayata yön verdiğimizi düşüne duralım, ben hiç böyle düşünmüyorum. Yıllar önce ekonomik kriz sonrası, gazetede işsiz bırakılan arkadaşlarına ithafen yazdığı bir yazıda Perihan Mağden “ Onlar ne kadar üzülse de, yukarıda Tanrı’nın onlar için yeni planlar yaptığına inandığını” yazmıştı. Çok sevmiştim ben bu yazıyı... Hayatı çok kontrol etmeye çalıştığım zamanlarda, bu söz aklıma geliyor ve gülümsüyorum.

Bedeni bir fırça gibi kullanıp, ortaya hayali bir resim yapalım dediğimde, çocuklara bakıyorum. Benim fırçamın sahibi aklım oluyor genelde... Halbuki beden aynı bir fırça gibi... Çizdiğin resimde belki bazı anlar insiyatifin var ama hem fırça olup, hem de fırçayı tutup resmeden olamazsın. O yüzden teslim olmak gerekir, resme, resmedilecek olana.... Tutup tutup fırçayı akılla dürtmek, bir dışavurumdan çok, mücadele sonucu bir amaç uğruna resmedilen bir tabloya dönüştürüyor resmimizi... En iyi ressamlar o yüzden fırçayı dinleyenler, izin verenler akacak olana...

Kalbimi dinliyorum. Kırgın olduğu zamanı, sevgiyle dolduğu zamanı, çaresiz hissettiği, bazen çoşkuyla taştığı anı dinliyorum. Bana kalsa kırgın olduğunda sert, derin, karanlık çizgilerin arasında minicik kırmızı bir nokta umut çizer tablosuna... Kırgınlığından çok umudu görülsün diye umut eder durur sonra... Çaresiz kaldığında boşluklar bırakır, zayıf çizgilerin arasında... Boşlukların ne dediğini anlasınlar ister karşıdan bakıldığında... Çoşkuda alacalı bulacalı çingene düğünü olur o tablo... Bakan çoşkuyla katılsın ister çoşkuya... Sevgi dolu olduğunda bir ağaca sarılır mutlaka renkler tablomda... Ama ağacı görüp, ona zarar vermesinler de ister bir yandan da...

İşte ben bunları hissederken, hiç bir şey çizmiyorum tabloma... Sanki kocaman boş bir tuvalin önünde oturmuş, fırçayı ne zaman elime alsam kalbim gülümseyerek "Dur” diyor bana... “Neden diye soruyor aklım?” Kalbim cevap veriyor. “Fırçaya izin vermedin”...
...
Peki neyi bekliyoruz” diye sorduğumda, cevap veriyor “ Bunu başladığın zaman anlayacaksın.” Başlayacak mıyım ondan bile emin olamıyorum diye geçiyor içimden, o an yakalanıyorum kalbime “zamanı geldiğinde dur desemde duramayacaksın” diyor kocaman gülümseyerek... Aklım olsa savaş açardım, ama kalbime kızamıyorum.. O hep böyle dolambaçsız, sade, uysal cevaplar veriyor... Tamam diyorum öyle olsun, tablonun karşında oturup resim yapmak için resim yapma hazırlığını bırakıyorum (!)... Fırçalar, tuval ve ben o anın gelmesi için duruyor ve bakışıyoruz sadece birbirimizle... Hepimiz resmedilecek için aracıyız. Fırça, tuval ve ben... Zamanı gelince fırça konuşup, renklerle anlaşacak, ben onlara aracı olacağım, tuval tüm güzelliğiyle olanı gösterecek olan...

İşte o an kalbim yine aynı şekilde hızla atmaya başlıyor. Bir şey var, heyecan değil onun adı, korku da değil tam... Boş tabloya baktığımda onun güzel bir resme dönüşeceğini, daha başlamadan harika olacağını biliyor oluşumun heyecanı bu... Kaybedilen zaman yok, yaşadığım anın hisleri benden uzağa düşmüyor, kırmızı nokta umut, boşluklar, çingene renkler ve aşk hala canlı içimde... Şu an fırçanın beni götüreceği tablonun içindeyim aslında... Renklerin, çizgilerin, yoğun sarıların, kırmızı umudun içindeyim, ağacın gölgesinde aşkla kaynaşmış renklerden biriyim. Tüm bunlara tuval kadar, fırça kadar aracıyım. Gülümsediğim zaman bile aracıyım O’na... Şimdi de yazıya aracıyım aslında... Sizden geleni de ondan bilirim, işte bu yüzden de hep gülümseyin isterim...
.
.
_____

Derste fırçalar dansederek hayali resimlerimiz bitiriyoruz. “Haydi bakalım ne resmettik” diye soruyorum tek tek... Spiderman, Pembe Elbiseli Barbie, Bmw, Hulk, Sarı Saçlı Prenses çizenler var aramızda... Benimkisi öyle hayali bir fırça salınmasıydı, onların yüzlerine bakarken ne çiziyorlar diye düşünüyordum, bir yandan da pembe elbiseli prensesin eteğinin fırfırını, SpiderMan’in kırmızı taytını boyamıştım belki de öğretmen olarak çocuklara yardım olsun diye...

Aralarından biri müziğin ve hayali fırça oluşunun çoşkusunu yitirmeden aramızda hala döne döne dansediyordu. “Sen ne resim yaptın” diye sordum, bir yandan da fırça oyunu bitti demekti sorumdaki niyet... Hiç bozmadı dansını, Duramadı!... “Bak ben hala fırçayım” diye cevap verdi soruma, sonra da çevremde parmak uçlarıyla dans ederek dolandı, belki de beni mavilerle, kırmızılara boyadı... 5 yaşındaki kreş arkadaşları ve 5x7 yaşındaki öğretmeni, hepimiz sessizce, onun büyülü resmini bitirmesini bekledik resmettiğine, dansına, aracılığına saygıyla....

.
Teşekkürler çocuk!
.

.
.
imza: uçuşkan mor, yoğun bir sarı ve canlı küçük nokta Kırmızı / 20.11.2010

dans edenlere eşlik etsin diye.....

23 Eylül 2010

Göz Göze ...





Çocuklarrr” diye bağıran bir yetişkin, kendiyle yaşıt diğer çocukları rahatsız edebilir. Diğer çocuklar büyüdüklerini sanırlar, çünkü artık çocuk değillerdir kendilerince... Oysa yanılırlar, hepimiz hala çocuğuz ve büyüdükçe bir bok olmuyoruz...



2. Çocuk yogası eğitimimi geçen haftasonu 3 günlük bir eğitim ile tamamlamış oldum. Rainbow Kids yoga eğitimi, benim daha önce Ankara’da aldığım eğitimin 3 güne sıkıştırılmış bir haliydi. Fakat bu eğitim ile beraber yeni oyunlar öğrendim ve yepyeni insanlarla tanışmış oldum. Yoga sayesinde kurulan her dostluk benim için çok değerli... Yogayla sosyalleşmek beni hep mutlu ediyor ve bir sürü çocukla tanışmak, bunun nasıl bir duygu olduğunu anlatamam...




Toplam 30 kişiydik. Eğitime katılanların hepsi uzaktan yakından çocukların içindeydi. Bazımızın çocuğu vardı, bazımız bir şekilde çocuklara eğitim veriyorduk ama hangimiz kendimiz için oradaydık, henüz bilmiyorduk. 3 günlük eğitim, günde dolu dolu 7 saat süren hoş anılarla dolu..... Eğitimin ilk dakikalarında, herkes kendini tanıttı. “İsmin ne, ne iş yaparsın?” Eğitmenimiz Caye, başka bir soru daha ekledi tanıtım konuşmamıza “ büyüyünce ne olacaksın? ”... Kimse böyle bir soru beklemiyordu, sistem bir anda durakladı. Büyüyünce olmuş olduğumuz şeyi, olmuşmuyduk peki?


Çocuklara öğreteceğimiz her tür oyun, yoga duruşunu öğrenmeye koyulmuştuk. Notlar aldık, yoga duruşlarını deneyimledik, oyunların içinde yer aldık. Ne kadar kolaydır halbuki yerde yuvarlanmak, nedensiz kahkaha atmak, hoplamak-zıplamak... İlk gün tutukluğumuz, büyümenin verdiği tutukluktu. Öğrenmek için ordaydık, ama oyunu, çoşkuyu yaşamak için hatırlamamız gerekti.

.

Dolu dolu geçen iki günün ardından son gün yan yana, kol kola, ayaklarımızı tutarak, sırtlarımıza masaj yaparak bir sürü oyun oynamıştık. O gün kim olduğumuz daha da önemsizleşmeye başlamıştı. Düşmemek için yanımızdakine sarılmıştık sık sık, denizde dalga olmak için yan yana dizilerek yerde yuvarlanmıştık bir sürü... Dokunmak adına bir sürü yol almıştık. Maskeleri, kimlikleri bırakıp çocukluğumuzu yaşadığımız bir noktaya varmıştı artık samimiyetimiz...


İşte o gün eğitmenimiz Caye hepimizi el ele tutuşturdu. Bir grup içerde, diğer grup dışarda çember yaparak göz göze mandala çalışmasına başladık. Fonda hafif bir müzik... Göz göze geçen dakikalar... Her 2 dakikada bir çember dönüyor, karşında başka bir çift göz....


Normalde o kadar uzun bakmıyoruz hiç kimsenin gözlerimizin içine... Hatta normal şartlarda gözlerimizi kaçırıyoruz sık sık... Çemberin içinde ilk bakışlar kaçtı bazen, bazen kıkırdayarak gülümsedik. Hem yanımdaki iki kişinin elini tutuyorum, hem karşımdakinin gözlerinin içine bakıyorum. Nasıl bir akış var. Elllerimden, gözlerimden yüreğime... Baktığım yerde cümleler geçiyor içimden... Sessiz, göz göze konuşmalar... O kadar çok konuşuyorki ki içim ? “Merhaba, tanışmıyoruz ama... “ “ Şimdi sen ne görüyorsun acaba?” “Niye gözlerin doldu şimdi?” Soruları bırakmaya karar veriyorum. Güzel şeyler söylemek istiyorum gördüğüme, görünene, benden –ona, ondan ben’e.... “Çok güzel bir çocuksun... Sevgiyle görüyorum seni... “ Çember 3. Kez hareket ettiğinde afacan bir kız çocuğu düşüyor karşıma... Birbirimize mimiklerle neler anlatiyoruz kimbilir. Gülümsüyoruz, kıkırdamamak için kendimizi zor tutuyoruz, sonra şefkatle yumuşayıp sanki birbirimizin saçlarını okşuyoruz. O noktada gözlerim dolmaya başlıyor. Gözlerimi hareket ettirmediğim için lensim gözümü sulandırıyor diye düşünüyorum. Halbuki biliyorum, içime işliyor bakışlar... Kaçamıyoruz, görünmeye başlıyoruz, baktıça şeffaflaşıyoruz. Göz ne çok şey anlatıyor. Neler gördük, nasıl baktık, kimbilir ne anlattık ? Çember bir kez daha dönüyor. Masmavi bir çocuk... Gözlerini kaçırmak istiyor ama kaçırmaması gerekiyor... Öylesine kasmış ki kendini, yanakları kırmızı kırmızı... Gözleri dolunca, tutuyor kendini, onun yerine benim gözlerim yaşarıyor. Büyümüş bir erkek çocuk görüyorum karşımda, büyüdüğü için bırakamayan kendini.... Dakika yine atıyor, gözlerimizle teşekkür edip eş değiştiriyoruz yine.. “Merhaba”.. bakıyoruz içimize, yüreğimize... Uzun uzun, gülümseyerek şefkatle... İçimden “çok seviliyorsun, merak etme” diye geçiyor, gözleri doluyor, sonra benimde artık yaşlar süzülüyor yanaklarımdan... Dakika dolduğunda, yüreğim sevilmekle dolu dolu teşekkür ediyorum ve yine eşimi değiştiriyorum. Hepimiz çemberin içinde, yüreklerimizle bakıyoruz birbirimize... Bu sefer çok ağlamış biri geliyor karşıma... Gülümsüyorum. Beraber gülümsüyerek temizliyoruz içimizdekileri... Güzel şeyler fısıldıyor yüreğim, küçük bir kız çocuğunun fısıldaması gibi... Biz” diyorum cümlelerimde artık, gördüğüm benden çünkü... Benim gördüğümü o da görüyor... Aslında aynı çemberin içinde hepimiz görmekteyiz bir’liğimizi... Kapılar yıkılıyor, duvarlar çöküyor, süzülmesi gerekenler boşalıyor içimizden, gülücükler atılıyor, ruhumuz fısıldıyor gözlerden yüreklere... Çemberin içinde kaç çocuk gördüğümü sayamam. Renk renk, cıvıl cıvıl, saf, güzel, pırıl pırıl... Kaç çocuk gördüm içimde sayamam. Kaç kapı açıldı içime, kaç duvar yıkıldı, süzüldü içimden gitmesi gerekenler ve kendimde kaç tanesiyle karşılaştım, saymadım. Çember tamamlandığında bir tur atılıyor hızlıca ve durduğunuz noktada karşınıza düşen kişiye sarılın diyor eğitmen... Sarılmak değil bunun adı, herkes birbiriyle kucaklaşıyor gözleri kapalı.... Kalp kalbe kucaklaşıyor, hatta yetmiyor daha da sarıyor kollarını....



Yerlerimize geçtiğimizde sessizlik hakim... Herkes artık daha iyi tanıyor birbirini... Herkes daha arkadaş, daha kendi....



Gözler aklımdan gitmiyor öğle molasında... Tüm katılımcılar birşeyler duymuş göz göze geldiğinde... ve ne güzel bir duygu ki, çoğu cümle eşleşiyor o an karşılıklı içimizden geçenlere... ve tanıdık, özlediğimiz sevgiye....




Göz göze gelindiğinde insanın içinden en çok “ Sevilip sevilmediği korkusu” geçermiş... Çocukken başkalarının sizi sevmesi için kodlanmışsanız, büyüyünce de aynı korkuyla yaşarsınız. O yüzden, çocuklara kendilerini başkalarına sevdirmek için kodlanması yerine, önce kendilerini sevmeyi öğretilmesi gerekiyor.


Geçen haftasonu benim gibi bir sürü çocukla tanıştım... Şimdi ne zaman aynada kendimle göz göze gelsem, “seni çok seviyorum çocuk” diyorum kendime. Ve kendi gözlerime bakarken, aslında herkese sevgiyle baktığımı biliyorum.


..


Brajeshwari.dd / 20.09.2010


.
. Itsumo Nando / indirmek için tık


Şarkı şöyle der :
it's calling, somewhere deep in my heart.
i want to have an exciting dream always.
there are countless sorrows,
but i will surely see you beyond them.
every time one makes a mistake,
one just knows the blue of the blue sky.
it looks that the path continues to no end,
but these arms can hold the light.
my silent heart in the time of farewell,
the body that becomes zero listens carefully.
the mystery of being alive, the mystery of going to die,
it's the same with flowers, winds, and towns.
it's calling, somewhere deep in my heart,
let's make a dream, always and time after time.
rather than count the number of sorrows,
let's sing softly with the same lips.
in the closing memories,
i always hear the whisper that i do not want to forget.
even on a shattered mirror,
a new landscape can be reflected.
the morning of the beginning, the quiet window.
fill up the body that becomes zero.
i no longer look for it over the sea.
the shining thing has been here always,
i have found it in myself.

25 Mayıs 2010

Çocukların Düşündürdükleri....




Ellerimizi uzatıp, parmaklarımızı açıyoruz. Parmak oyunları çocuğun parmak kasları ve buna paralel olarak da el-göz koordinasyonları geliştiriyor. "Beşer palyaço sıra sıra dizilmiş. Birinciler bize selam veriyor. Baş parmaklarını hareket ettir..." Derste en minik öğrenci Emre, oyunu durduruyor.” Yoga öğretmenim, sakın bu parmağı böyle yapmayın” diyor. Duruyorum, Emre bana resmen hareket çekiyor :) Sonra devam ediyor... “ Bu hareket çok terbiyesiz birşey ...” “Peki “ diyorum. Ne diyebilirim. Gülümsüyorum bu uyarı karşısında, ama bir yanım soruyor. Nasıl kalıplar sokuyoruz çocukların zihnine... Nasıl anlatıyoruz peki terbiyesiz olan ne ve ne diyerek terbiyesiz olandan uzak tutuyoruz böylesine... Alt tarafı bir parmak, diğer parmak... Düşünüyorum hala...

Ders boyunca hopluyoruz, zıplıyoruz ayaklarımız fırça oluyor yerde, sanki resim yapıyoruz. Sonra daireyi küçültüp, daraltıyoruz balon şişiriyoruz nefeslerimizle, ortadaki alan büyüyor, küçülüyor... Ama benim hiç aklımdan gitmiyor, bu güzel beyinlere neler yaptığımız... İsmimi hafızalarında tutamazken, yoga öğretmenim diye hitap ederken ne kadar samimi olduklarını düşünüyorum. Onlar bu kadar bilgeyken, nasıl kirletiyoruz, kirleniyoruz büyüdükçe...

Yan sınıfta Alev Teacher İngilizce dersi veriyor. Çocuklar yan sınıfta bağırarak “ are you sleeping, are you sleeping brother John ” şarkısı söylüyor. Tam biz dinlenme pozuna girmişken, kreşin içindeki kaos, ses, hareket dikkatimi bölüyor. Onları düşünüyorum. Hepsi matlarında yatmış, klasik muzik eşliğinde dinlenerek, anlattığım doğa hikayesini düşleseler de, biliyorum aslında bu gürültüye onları hazırlıyoruz... Bu karışık, yükselip alçalan enerji onların enerjisi değil, bizim, biz büyüklerin enerjisi... yorgun, kaotik, oyalayıcı, gerçek değil... Halbuki onların enerjisi özgür, canlı, kıpır kıpır ve çok saf...

Çocuklarla dersim bittiğinde, koşarak yetişkinlerle yoga dersine yetişiyorum. Hepsinin yüzünde rahatlama isteği... Gözlerinden günün karışıklığı okunuyor... Akılları başka yerde dolaşıyor, bedenleri burda taklidi yapıyor sadece....

Dersin başlangıcı sakin ve huzurlu... Onları o sakinliğe nefesleriyle getirmeye çalışıyorum. Diyorum ki “ zaman hızla akıyor, yanıltıyor bizi... Zaman aslında sandığınızdan yavaş, uzatın zamanı... Herşey yavaş, herşey sakin, ellerimi enn yavaşta kaldırıyorum, nefesimi enn yavaşta veriyorum ve alıyorum... Yavaşla”...

Yavaşlıyoruz. Tüm ders duruyor düşünce, duygu hareketin içinde, nefesimizle beraber akıyoruz... "Zamanı durdurduk, zaman denen aldatmacıyı yavaşlattık, gerçek zaman akışı bu... şimdi, şu anda... koşma... ak "

Peki ben nerdeyim? Zamanın neresindeyim? Hangi yavaşlıkta veya hangi hızdayım? Dersler bitip, normal hayatıma döndüğümde kendime bakarken buluyorum kendimi... Çocukluğumdaki zaman algımı düşünüyorum, saati öğrenemeyişimi bir türlü... Aslında ayıp dediğimiz şeyi düşünüyorum, parmak oyununda 4 yaşındaki Emre’nin ayıp dediği şeyi... Büyürken ne kalıplarla donatıldığımızı, sonra büyüdükçe o kalıplar ve ayıp, yasak, terbiyesiz köşelerine yaklaşmadan zamanın içinde hızla koşturuşumuzu... Yetişmemiz lazım olanı... Aklımızla, bedenimizle, nefes nefese... Tüm bu koşturmada sakinleşme, durma, hayatı, kalıplarımızı, dirençlerimizi tekrar algılama ihtiyaçlarımızı... Bulanık kafalarımızı... Nerede bıraktık saf algımızı? Nerede Pavlov refleksi geliştirdik, kaç kuşak –kaç nesil aktarıldı onlar bize...

Kaan Ertem'in çizdiği, Erdener Abi karakteri vardı karikatür dergilerinin birinde... Komik gelirdi bana adamın hazır cevaplı oluşu... Karşına hep absürd kişiler ve dialoglar çıkar, o ise gayet net, ne hissediyorsa onu söylerdi. Erdener abinin adalet anlayışı da farklıydı. Cezalandırma sistemlerinden biriydi karşısındakinin aya yollanması, doğaya salınması....

Hepimizi doğaya salmalı aslında,
saatleri çıkarıp, alışkanlıklarımızı, kalıplarımızı, köşelerimizi, mevkilerimizi bırakarak...
Zıp zıp zıplayan kaotik enerjimizi de....
Doğa bizi tekrar uyumlasın diye kendine...
Zaman denen kavramı yeniden öğretsin diye...
Medeniyetleşirken aslında kaybettiğimiz şeyleri tekrar hatırlatsın diye...
Yavaşlatsın bizi diye....

Doğada olsak en mutlusu çocuklar olur heralde...
Korkusuz, endişesiz... Henüz unutmadıklarıyla, unutturulamayan saflıklarıyla...

Ben ne düşünüyorum... Bunları düşünüyorum...
Büyük aklım; zaman kavramına Hareket çekiyor...
Çocuk aklım, parmak oyunu oynuyor hala...

Baş parmak, işaret parmağına yanaşır, işaret parmağı küçük kardeşine sarılır ve sonra daha sıkı sarılırlar birbirlerine... Sonra diğer parmaklarda bu duygusal sarılmaya eşlik ederler, ikisine sarılırlar kocaman.... :)

... zaman diliminin neresinde, hangi süreçte bunun “ terbiyesiz bir hareket” olduğunu öğrenmiş olduğumuzu düşünüyorum sadece....
.
Brajeshwari /24.05.2010


koop - vuelvo al sur.mp3

yazarken bunu dinledim.
(Ağaçların altında bir masa, yemeğime konan kuşlar, Kahve ve Vuelvo al sur )

10 Mayıs 2010

Kağıttan Kolye, Anneme...



Güzel bir gün.. Öncelikle anneler günü... Cumartesi günü anneme bir çiçek alarak, kocaman sarılıp öperek kutlamamı yaptım. Böylece kutlama işini, Pazar gününe bırakmamış olduğum için seviniyorum. Nitekim bugün dersim vardı, zamanım da yoktu.

Bugün görülmeye değerdi Aile yogası dersi... Yogamızı güzelce yaptık, anneler köprü oldu, biz onların altından geçtik minik solucanlar, minik yengeçler olduk, sonra yerlerde yuvarlandık. Nefes egzersizinde büyüdük- küçüldük oyunu oynadık. Sonra sıra bu özel gün için hazırladığım oyun kısmına geldi. Mandallar yine hayatımı kurtardı. Bir mandal, bir olumlama... Mandalı tutuyor Defne ve Duru, annelerinin üstüne takıyor ve her mandala bir iltifat... Duyduklarım çok güzeldi. “Annecim çok güzel yemek yapıyorsun”. “ Annecim çok güzel gözlerin var”. Tabi annelerde oyuna katıldı. “Benim kızım çok güzel”.. “Benim kızım çok neşeli”... Böyle sürdü oyun... Gün içinde söylenmeyen bir sürü güzel şey duydular birbirlerinden ve gülümseyerek çıktılar dersten... Umarım anılarında birbirlerine söyledikleri sözler kalıcı olur.

Gün bitti, ben evime geldim. Yarın sabah vereceğim ders için çocuklara yoga programımı yazmaya başladım. Programın sonuna bir el-işi etkinliği koydum bu sefer. Ellerini iyi kullanmayı öğrenirken, konsantrasyonu arttıran bir etkinlik bu... Kavuniçi kağıtlara 4 ve 5 yaş için helezonlar çizdim. 3 yaşlar için uzun sarmal çizgiler... Sonra da elleriyle kağıdı tutup, o çizgiler üzerinden yırtarak, helezonu çıkarmaları gerekiyor. Onlar yapmadan bir tane ben yapmaya karar veriyorum... Aslında onlar için zor olabilir mi diye de deneyimlemek istiyorum bu aktiviteyi... Kavuniçi kağıdımı alıyorum, başlıyorum uçtan yırtamaya... Eğleniyorum nedensiz.. Fakat sonra bir anda aklıma sızan bir anının içinde buluyorum kendimi...

Annem soruyor “ Ne yapıyorsun?”
Cevap veriyorum “ Hiçç, kesme yapıştırma”... Halbuki sadece yırtıyorum...
“ Ziyan ediyorsun ama kağıtları, gel beraber yapalım”.... diyor ve biz beraber kesme yapıştırma yapıyoruz sonra....
__

Daha büyüyorum. Tüm aile salonda kurulmuşuz. Annem portakalları soymuş. Babama, ablama ve bana dilimleyerek veriyor. Biraz zaman geçiyor.

Annem soruyor “ Ne yapıyorsun? “
“ Portakalın kabuklarını kesiyorum, komik şekiller çıkıyor. ”
Annem cevap veriyor “ Elini kesersin ama, ver atıyım o kabukları”... ve elimden bıçağı alıyor...

Böyle anılar geçiyor aklımdan, kavuniçi kağıdı parmaklarımın arasında minik minik yol alarak yırtarken... Annemin o zaman içinde bana yaptığı uyarıları düşünüyorum ve sağlıklı buluyorum. Şimdi bir çocuğum olsa, bende aynı uyarıları yaparım. Düşünmem ki, bırakayım da kessin, yırtsın, ziyan olsun da, gelişsin otokontrol yeteneği... Bu sadece her anne gibi, çocuğunu koruma ve doğru şeyleri öğretme dürtüsü..

Helezonumu yırtarken garip bir duygu kaplıyor içimi... Özgür hissediyorum bir anda kendimi... Çocuklara çizdiğim 30 kağıttaki helezonu minik minik yırtarak keyif alabilirmişim gibi hissediyorum. Ama sadece kendi helezonumun keyfini sürmeye devam ediyorum.

Helezonum ortaya çıkıyor. Bir anının arkasından mutlulukla bakıyorum kağıttan çıkan uzun sarmalıma... “Kavuniçi parlak bir sarmalım var, güzel de yırtmışım” diyorum. Peki bunu ne yapacağım diye düşünürken, iki ucunu birbirine zımbalayıp, kendime sarmaldan kağıt bir kolye yapmış oluyorum bir anda...

Dişlerimi fırçalarken, kolyem boynumda..
Aynada kendime bakıyorum, yüzümde çocuksu bir mutluluk...
Yarın yapacağımız bu etkinliği anneme adamaya karar veriyorum.
Nasıl olsa gerekli uyarıları evde annelerinden alacaklar, ama yarın ziyan etsinler o kağıtları ve eğlensinler istiyorum.

Annecim, yarın kreşteki tüm çocuklar, sana olan sevgimi gösteren kavuniçi kolyelerle dolaşacak... Belki sen bunu göremeyecek ve sana adanan bu etkinlikten haberdar olamayacaksın ama, Olsun. Ben yaptığım herşeyde bana öğrettiklerinizi, beni büyütürken verdiğiniz emeği, sevginizi de içine katmıyor muyum zaten...
.
Bu arada merak etme , hiçbir çocuk elini kesmeyecek :)
söz veriyorum...
.
İyi ki varsın....


19 Nisan 2010

Bir gün Okula giderken..Tralla la...



İnternet dedektifi olduğumu düşünüyorum bazen... Bir çocuk rondunun mp3’nü bulmak için dört saattir sayfalar arasında dönüyorum. Şarkı diyor ki ; “Bir gün okula giderken, Her şeye dikkat ederken, önce süslü bir hanım Yürüdü adım adım. Tralla la tralla la...” Peki, harika ! Ama nasıl söyleniyor bu rond...

Buldum sonunda... Sonra bir kız topu atıyormuş, topu patlıyormuş. Bom bom bom...

Gece... bilgisayarın önünden kalkıp, çalışma odasının ortasında ayaktayım. Yarın bu şarkıyla beraber yapacağımız hareketleri kurguluyorum. Eminim yarın onlarla yaparken daha eğlenceli olacak bu dans... Şimdi neyi öğreteceğimi düşünmekten, eğlenemiyorum.


Pazartesi sabahlarımın çocuklarla yoga yaparak başlamasını seviyorum. Aslında bunun bana verilmiş bir ödül olduğunu düşünüyorum. Çocuklar hem samimiler, hem de gerçek...

Bir tane erkek öğrencim var. Kocaman gözlü, kahkülleri gözüne düşüyor. 2 aydır beraber yoga yapıp, oyunlar oynamamıza rağmen her ders öncesi dizlerini kırıp, önüme oturuyor ve kilitliyor gözlerini gözlerime... Hiç tanışmamışız, hiç beni bilmiyormuş gibi, net bir şekilde bakıyor, ne soruyor içinden bilmiyorum. Onunla tam göz kontağımı bozmazsam, ancak bir süre sonra karşılıklı gülümseyip derse başlayabiliyoruz. Biliyorum, ona bakarken büyük olmayı bir yerde bırakıyorum, yoksa başlamıyor ders, oyun oyun gibi olmuyor.

Neyi sevmediklerini çok net söylüyorlar ve ben neyi öğretmekte ısrar edersem edeyim, aslında öğrenmeleri gerekeni öğreniyorlar, hem de eğlenerek... Eğlenerek öğrenmek, uzun zamandır biz büyüklerin kaybettiği bir şey... ve birine birşey öğretmeye diretmek...Bunu da çok yapıyoruz biz büyükler !

Geçen hafta, kreşte 3 yaş grubuyla da bir ders yapmam istendi. O zamana kadar yaşları küçük olduğu için algıları çabuk dağılabilir diye bir düşünceye sahiptim. Halbuki diğer sınıflarım 4 ve 5 yaşa göre daha fazla ilgilenip, eğlendiler derste... Daha ben hareketi tam göstermeden, hangi hayvanı yaparsam bilmeye – sesini taklit etmeye candan gönüllü oldular. Dersin sonunda en çok Kurbağa takliti yapmayı sevdiler. Tek sorun yoga matı yada yoga halısıydı. Hepsi, yanımda öbeklenerek oturarak dersi işlemek zorunda kaldık. “Yoga matınıza geçin “ dememin, onlar için ne kadar anlamsız bir uyarı olduğunu düşündüm sonra... Mat neydi ki, eğlenmeye gelmemiş miydik ? Bıraktım sonra, nerde isterlerse orada oynadılar oyunlarını... Yoga matının üzerinde sınırlandırılmasın oyunları istedim, sınırları olmasın şimdiden...

Sonra çok güzel birşey daha öğrendim. Gözleri sizin üzerinizdeyken ve siz yere eğilmişken “ herkes ayağa kalksın” diyemeyeceğinizi... Siz ayağa kalkmadıkça, onlarda kalkmıyormuş. Ailelerin çocuklarına öğretmek istedikleri şeyleri, önce kendilerinin uygulamaları gerektiği gerçekten doğruymuş.

Onların hayal gücünü çalıştıran oyunlar var bir de... Onların hayal gücü inanın bizden daha sınırsız. Biz sadece hikayeyi versek, onlar bambaşka dünyalara taşır o hikayeyi... Bunu öğrenmem komik bir anı olarak kalacak bende... Hepimizin yere oturup, arı vızıldaması yaptığımız bir sırada “duymuyorum sesinizi” dedim ve ortalarında çömelerek dolaşmaya başladım. Bir yandan arı seslerini dinliyorum, bir yandan da ilerliyorum ortalarında... Hepsi arkamdan parmaklarını iğne yapıp, soktum seni dedi vızıldayarak... Popomdan bir sürü arı ısırdı anlayacağınız...:) Güldük bunun üstüne... Bir daha çevremde minik arılar olduğunda, seslerini dinlemek için çevrelerinde dolaşırsam, iğneleri olduğunu hatırlayacağım bundan sonra...

Hayatımın en naif iltifatını da aralarından birinden aldım. O gün derse, eflatun şalvar, başıma pembe bandana, üzerime de spiderman tshirtü giyerek gittim... (Onlar için renkli giyiniyorum böyle... ) Her zaman olduğu gibi sınıfa koşuşturarak girdiler, bir tane yakışıklı yanıma gelip, ayakkabılarını çıkarmam için benden yardım isterken, sessiz sessiz “bugün çok güzelsiniz yoga örtmenimm “ dedi... Teşekkür ettim gülümseyerek, sonra ayakkabılarını çıkarırken gözüm minik çoraplarına takıldı. Spiderman çorapları :)

Hüzünlü ama mutlu anılar var sonra... Bir erkek öğrencim var. 3 yaşında bu kreşe başlamış. Sonra kısa bir süreliğine ailesinin işleri yüzünden yurtdışına gitmişler. Sanırım,anne-baba çalıştığı için o da bu sürede yurtdışında da kreşe verilmiş. Yabancılık hissini ya da yaşadığı travmayı mı atamamış üzerinden, bilmiyorum. Türkiyeye döndüklerinde tekrar aynı kreşe verilmiş. Hiç bir yoga dersine katılmıyor, öğretmeni dışında kimseyle konuşmuyor, utangaç... Onu minik sandalyelerden birine oturtuyorum her ders öncesi, katılması için ısrar etmiyorum. Ama her ders iletişim kurmayı ihmal etmiyorum. Çocuklara oyunda ne veriyorsan, o oynamasa bile onunda önüne koyuyorum. Her ders öncesi hatrını soruyorum, cevap vermiyor ama gülümsüyerek, utanıyor ve yüzünü düşürüyor aşağıya... Geçen gün dersimiz bitti, matları toplamak için yardım istedim öğrencilerden... Matları sürükleyip getirenlere de hem teşekkür ediyorum, hem de iltifat ediyorum bir yandan... “Ne kadar güçlüsün, iki tane mi getirdin” diye... Matları üst üste düzgün dizmeye çalışırken, baktım bu da iki tane mat kapmış gülümseyerek ve hoplaya hoplaya mat getiriyor önüme... O gün o kadar mutlu oldum ki, size anlatamam.

Hangimize baksam, o çocuklar gibi çocuk hallerimizi görüyorum şimdi...
Arkadaşlarımı, süpermarketteki insanları ve hatta annemi, babamı....
Tüm rollerimizi, maskelerimizi, sözcükleri, konumları
bırakıyorum değerlendirmeyi...
O güzel çocukları gördükçe, içim sevgiyle doluyor.

Pazartesi günleri bir hediye gibi...

En çok kendime... En çok hatırlamak adına... Kendi çocukluğumu...
Hafta böyle başlıyor. Kendimi hatırlayarak...

Yarin her ders öncesi olduğu gibi,
yine dizini kırıp, oturacak önüme,
sonra da gözlerimin içine bakacak
biliyorum.

O bir kaç dakika, döndürecek beni çocukluğuma..
o gözler bırak diyecek, bak bana...
Sonra kalpten gülümseyerek, hatırlayacağız
ve oyunlara başlayacağız beraber...

“Bir gün okula giderken,
Her şeye dikkat ederken,
Önce süslü bir hanım
Yürüdü adım adım.
Tralla la tralla la...”

.Brajeshwari /19.04.2010
.

28 Şubat 2010

Afrika'da Yaşar Zürafalar




Yarın çocuklara vereceğim derse hazırlanıyorum. Bir yandan da yeni bulduğum müzikleri dinliyorum. Mola verdiğimde blogları dolaşıyorum. Sevgili Evren, Oyun ve oyuncak üzerine bir yazı yazmış. Bir nedeni vardır bunu görmemin diyerek yazıyı okuyorum. Son cümle beni düşündürüyor. Şöyle yazıyor. "We do not stop playing because we grow old, we grow old because we stop playing" ..
.
Büyümeyi, öğretileri, hayatın getirdiklerini, tüm bunlara karşılık çocuk ruhunu, onların tertemiz algısını, bir zamanlar bizim de nasıl çocuklar olduğumuzu o kadar çok düşünüyorum ki son zamanlar... Aynı gün hem çocuklarla yoga yapıyorum ve bir kaç saat arkasından yetişkinlerle... Çocuklarla herşey oyunun içinde, yetişkinlerle ise gerçeğin peşindeyiz. Çocuklarla parmak ucuna çıkıp, kollarımızı kaldırıp zürafa oluyoruz. Zürafa ağaçlardaki yaprakları yiyor ve biz eğleniyoruz. Yetişkinlerle aynı harekette; omuzları ve sırt kaslarını esnetiyoruz, baldırlar ikinci kalp merkezi, bu hareket bacaklara kan pompalıyor ve parmak uçları ile yürümenin, kanıksadığımız yürüme stilinden farklı oluşu nedeniyle farkındalığımızı arttırdığından bahsediyoruz.
.
Zürafalar mı?
Onlar Afrika'da yaşıyor...
.
Büyükler de çocuk yogası dersi alsa ne güzel olur. Derslere girebilseler; güzel bir kitabı bitirmiş, filmdeki kahramanda kendini bulmuş ya da bir kişisel gelişim seminerinde kendi hakkında bazı cevaplara ulaşmış kadar mutlu olabilirler.
.
İşte bu nedenlerden dolayı; dersi versem de, en çok kendim için o derslere girdiğimi iyi biliyorum :)
.

Şimdi yaşı büyük çocuklara bir şarkı hediye etmek istiyorum.
Hatırlasınlar, eğlensinler ve çoşabilsinler diye...
arada alkış tutmayı unutmayın :)
Sevgiler...



23 Kasım 2009

Arının zenginliği, balın içinde gizlidir.


İngiltere'de maden ocağında çalışan işçilerin maaşlarına zenginlik seviyesinde bir artış yapılmış. O zamana kadar kıt kanaat geçinen işçiler, böylece hayallerini kurdukları hayata ve zenginliğe kavuşacaklarını düşünmüşler. Gel zaman git zaman, gelir düzeyi artan işçilerin hayatlarında neler değiştiğine dair bir araştırma yapılmış. İşçilerin çoğu aynı yerde, aynı koşullarda yaşarken, çoğunun evlerine ikinci bir buzdolabı alıp, onu da salonun baş köşesine yerleştirdikleri görülmüş.

Zenginlik bir kültürmüş. Ne kadar çok paran olursa olsun, zenginlik kültür ile doğru orantılıymış. Yatlara binmek, lüks arabalara sahip olmak değilmiş. Akşam yemeğinde masana koyduğun bir vazo çiçekmiş zenginlik, swarovski taşlarla süslemek yerine masandaki çatalı bıçağı, evini yaşanır kılmakmış, yalı olması gerekli değilmiş yaşadığın yerin, araban yoksa bile adımlarının farkında olmakmış zenginlik...


Hepimiz çalışırken, para kazanmak için didinirken, bazen iki ucu birbirine zor denk getirirken belki, aslında zenginlik bir seçimmiş... Ne markalarla, ne üstündeki kıyafetlerle ölçülürmüs yaşamın kalitesi...

Bir maden işçisi çok kazanmaya başlayınca evine ikinci buzdolabını aldı ve salonunun baş köşesine koydu. Gösteriş değildi onunkisi bence... Belki de hayatı boyunca ailesini aç bırakmaktı onun korkusu.... Şimdi zenginleşmişti ama, korkusunu da ikinci bir buzdolabını salona koyarak biriktirmiş oldu.

Bu hikaye herşey hakkında bir daha düşünmeme neden oldu. Hayatımda var saydığım tüm zıt dengeleri tekrar tarttım. "5 yıl sonra kendini nerede görüyorsun" diye bir soru vardır, bilirsiniz... Bu soru beni çoğunlukla strese sokar ve vereceğiniz cevap bir çok şeye bağlı olabilir. İşinize, sağlığınıza, yolunuzun açık olmasına... Ama 5 yıl sonra mutlu ve zengin olmayı seçebilirsiniz.

Bahçesi olsun isteyen, bir bahçe yaratırdı kendine saksıların çoğalmasına söylenmeden...
O sırada Evren'in yolladığı fesleğen tohumları geldi postadan... Haftasonu güzel saksılar edindim. Tohumları ektim... Bir de hızımı alamayıp limon çekirdeği ektim. Artık bir bahçeye sahiptim... Bir süre sonra Limon çekirdeği filizlenecek, bahar aylarında güneş aldıkça serpilecek ve büyüyecekti. Bundan emindim...

Bir de arılar vardı hayatımda... Tam ben saksılardan kendi bahçemi hazırlamışken hayatıma arılar girdi.

Çocuk yogası bitirme ödevim için arıları araştırıyordum akşamları... Çocuklara temalı bir oyun oynatmaktı ödevimiz... Bende Arıları seçtim... Çünkü çocuklar arılardan KORKUyordu ! Bir çocuk arı maya'yı severken, gerçek bir arı gördüğünde gelip onu sokmasından korkuyordu. Bu korku çocukların arıları tanıyıp, onların yaşamını anlamamasına neden oluyordu. Neden korkuyorsak, aslında onu anlamadığımız için değil miydi?

Halbuki doğanın dengesi için arılar muhteşem hayvanlardı. Einstein'in "Arılar ölürse insanlarda ölür"...demiş... Peki ya iğneleri, hepimizin korktuğu o iğneleri.... "Bir arı kendini tehlikede hissetmezse, asla iğnesini çıkarmaz. Tehlikede ise, önce sesli uyarır sizi" diyordu okuduğum metinde... Arılar iğnelerini kullandıktan sonra ölüyor... Çünkü tırtıklı iğne keseyi parçalayarak çıkıyor. Ve okuduğum başka bir metinde Arılara başka bir gözle bakılmıştı. Kovan kanunları adı altında, "Hayatı seven arı, seni sokmaz" diyordu ilk sırada.... Kovan Kanunları da, aynı yaşam kanunlarına benziyordu.
 
Arılar gibi insanlarda üretmeli, çoğaltmalı, fayda sağlamalı... Bir arı 5 yıl sonrasını düşünmüyordu, konduğu çiçek kadardı zenginliği..... Zenginlik uğruna, dünyada henüz hiç bir arının konmadığı çiçeği de aramıyordu kanımca...

Çocuk yogasi ödevimi yapıyorum. Konu Arılar...

Kulaklarımızı kapatarak vızzzz'ıldıyoruz... Sonra çiçek pozunda duruyoruz... Çiçeklere konuyor arılar... Balın yararlarından bahsediyorum hareketlerin dışında, "Bal, çiçeklerin özündeki tüm güzellikleri ve iyilikleri barındırır" diyorum ve "bal yiyen çocuklar çiçekler gibi güzelleşir" diye de ekliyorum....

Ve iğneler kısmı.... Bir arının biz onu tehdit etmedikçe asla sokmayacağını, önce mutlaka sesli olarak bizi uyardığını anlatıyorum ödevimde... Sonra çocuklarla beraber kulaklarımızı parmağımızla tıkayıp, şöyle diyoruz.... " Çiçeklere gidiyoruzzzzzZZZZ, lütfen yolumdan çekilinizzzzzZZZ"
 
Şimdi saksı saksı ektiğim çiceklerimin yanına gidiyorum...
Yarında işimde gücümde olacağım...
ve akşam olunca tekrar kovanıma geri döneceğim....

Şu ana kadar beni tehdit eden, yolumu kesen kimse olmadı....
İğnemi henüzzzz kullanmadım anlayacağınız...
Aslında doğrusu, yaşamayı seçiyorum her seferinde..
Gerisi, iyilik .., sağlık....

Keselerinde tuttukları çiçek tozlarının bir kısmı kovana varmadan,
uçuşarak dökülür toprağa....
içlerinde güzellikler barındıran renk renk yeni çiçekler büyür böylece..
onları taşıyan arılar ve toprağa ulaştıran rüzgar sayesinde.....

02 Kasım 2009

Havlayan Kadınlar



Aylin Hoca “çocukların ilgisini çekmek ve hayal gücünü geliştirmek için tüm yoga hareketlerini oyun haline getireceğiz” dediğinde gülümsedi içim... Burada olmaktan mutluyum dedim...

Her tür oyunu oynadık, bazen zürafa olduk, bazen kaktüs, bazen de komiklik olsun diye birbirimizi gıdıkladık. Bu işi çocuklarla yapmak harika olacaktı da, 18 tane kadının köpek duruşunda havlaması gerçekten şaşırtıcıydı.


Çocuk yogası öğreniyorduk. Oyunlar, oyun kurgusuyla anlatılan asanalı hikayeler, oyuncaklarla eğitsel çalışmalar... Hepsini bir grup çocukla paylaşma fikri, bende öğrendiklerim dışında binlerce yeni fikir doğuruyordu. Bunu da yapabilirim diyordum, not ediyordum defterime...

Biz stüdyonun bir duvarından diğer duvarına kurbağa gibi zıplarken, yada çember olup beraber kol kola girip uçak pozu yaptığımızda aklımdan sadece “ çocuklar bunda ne eğlenir ama” diye geçiyordu. Yaş ortalamamız 25- 40 arasındaydı. Hepimizin buraya geliş nedenleri farklıydı. Bir grup ana okul öğretmeniydi, bir grup kreşte çalışıyordu, pedagog vardı aramızda, anneler vardı sonra, bir de benim gibi bir kaç eğitmen... Hepimiz çocukca bir nedenden gelmiştik oraya...

Kendi nedenimi kursun ilk başladığı gün, tanışma kısmında söylemiştim. “Hepimizin içinde bir çocuk var. Ben de bu yüzden burdayım”...

Tüm ders boyunca içimdeki büyüğü, dersi ve oyunları öğrenmek için örgütledim. Notlar aldım durdum... Fakat içimdeki çocuğu bulmakta zorluk çektim. Yanımdaki matta köpek duruşunda havlayan kadınlar vardı ve ben her havlayışta irkildim. Tanrım ben nasıl bu kadar büyümüştüm..

Eve geldiğimde, geçirdiğim günden keyif aldığımı biliyordum. Ama bir yandan da sorup durdum, köpek pozunda neden havlayamadığımı... :) Oysa tüm gece rüyamda bir hikayenin içindeydim. Denizde taş oldum, ağaç oldum, balık oldum öğrendiklerimin eşliğinde... Hikaye de köpek duruşu yoktu, havlayamam diye belki de...

Dersten sonra bir hafta normal hayata devam ettim. Ama bu soru aklımın bir köşesinde durdu... Büyümüş çocuklara baktım durdum öylece... Olur da benim gibi irkilmesinler diye, İçimden havlar gibi yaptım onlara sessizce...

Sonra cevabı sokaktaki bir köpek ile göz göze geldiğimde buldum. Çocuk olmak, olmamayı gerektiriyor. Yani olarak olmuyor. Ben kendi içimde köpeklerle havlaşmak yerine, onlarla konuşan bir çocuk buldum o an... Kafasını okşamak, dost olmak için ikna eden... Havladığında “peki” diyip, sevilmek istemeyişine saygı gösterip, yine de köpekleri çok seven...


Şimdi kendi çocukluğumu arıyorum, en sevdiğim Yoganın içinde...
Hikayeler düşlüyorum. Oyunlar oynuyorum içimde...
Tüm bunları benim gibi başka çocuklarla paylaşmak için sabırsızlanıyor,
ve bazı çocukların havlamaktan yada havlayandan çekinmesini anlıyorum.
.
.

25 Nisan 2009

Elmas mı Bu ?



kimilerinin yara izleri yüzündedir
bir kahramanlık taşır orada öylece...

kimilerinin dizlerinde vardır yaranın izi...
yüksek bir yerden düşmüş olabilir belki....

kimilerinin yara izleri çocukluktan kalma.. Unutulmuştur orada...

kimilerinin yara izleri çocukluktan değildir... büyümeye koşarken olmuş olabilir..
kimilerinin yara izleri kalbindedir... bir aşktan hatıra...

kimileri yara izini tutarak yazar,
ya ondan aldığı güç ile yazmakta...
ya da kelimeler ile pansuman yapmakta oraya.
..
bazen de elin hemen altında saklanmaya çalışılmakta,

YARA aslında hala için için kanıyor da olsa....

Ders bitmişti. Öğrencilerle ayaküstü sohbete başlamıştık. İçlerinden biri benimle konuşurken hep gözlerini kaçırıyordu. Gözü gözüme değdiği anda, gözlerini çevirip düşüncelerini savuyordu aklından... “Bu gözünün üstündeki iz ne güzelmiş” diyivermiş oldum aniden.. Yüzünde bir soru işareti belirdi,” Gerçekten mi?” dedi şaşkınlıkla gülümsedi.. “Öyle” dedim. “Boncuk gözlerine, kalbinden yansıyan duru güzelliğine hoş bir nişan gibi..." Rahatladı bir anda...”Sana ait, senin o ve sende güzelliğe bürünmüş çok güzel bir iz.." Öyleydi gerçekten... Bütünün içinde, bir anlamdı ona anlam katan, simetride farklılaştıran... Ben bunu dediğimde daha da rahatladı, eli gitti gözünün üstüne, üzerine sürdüğü koyu farı silindi, farkına bile varmadı o an.
.
İzler vardır. Çirkindir, çirkin diye bilip, onu öyle taşıyana....
İzler vardır taşıyanın kabuluyle güzelleşir, parçası olur onun, bütünleşir.
Ben çok severim izleri... O İzleri takip etmeyi...

.
Bal rengiydi gözleri, kızıl kahveydi saçları... Teni bembeyazdı. Ben ona incir surat derdim. Öyle güzeldi ki, incir gibi "ye beni" derdi adeta... Yüzünün sol tarafında, köpeğinin bıraktığı ince bir iz taşırdı kaşının ortasından yanağına kadar inen... Ona baktığımda, yüzünde o yaraya rağmen köpeğine duyduğu sevgiyi görürdüm. Küçüktü, kendinden 3 kat büyük köpeğine sarılırken olmuştu yara. Yüzü kanlar içinde, oynamaya devam ettiğini anlatırdı her defasında... Köpeği öldü, o hep o izi taşımaya devam edecekti kendi yüzünde, köpeğini hatırlayarak sevgiyle...
.
Benimde bacağımda bir izim var böyle... 18 yaşımda, yazlık evimizin olduğu yerde, motosiklette kiralanıyordu. Rüzgarı seviyordum o zamanlarda da... Bir de çok aşıktım birine, daha hızlı gitmek istiyordum olduğu yere... Motosikleti akşam saati dükkana teslim ederken, bacağımı egzost borusuna yapıştırdım. Çok acı çektim, 2 hafta denize giremedim. Geçti acısı bir süre sonra, ama izi kaldı o zamandan hatıra... O yara benimle beraber büyüdü. Bileğimde olan yara şimdi dizimin yakınlarında... Her gördüğümde, o deli hallerimi hatırlarım. Yine olsa, aşk için yine yaralanırım. Çocukken duvara çizerek boy ölçülür ya, ben o yaranın dizime gelişiyle üzerimde çizdim büyümemin çizgilerini adeta...
.
Görünen yaralar vardır böyle... Bir iz taşır, hikayesi vardır. Ne güzelmiş dedirtir hep bana...
.
Bir de başka izler vardır, insanlar yüreğinde taşır. Görünürler bazen, bazen de saklanırlar yolunup durdukları kabuklarının altında... Ben o izleri de severim. Beyazlamaya başlayan saçlar gibi, yaşama dair anılardır onlar, varlığı sevilerek taşınabilir.
.
Kimi saklamayı seçer, fondotenle örter yaralarının üstünü...
Yokmuş, hiç olmamış gibi...
Oysa yürek fondoten tutmaz, yara ister istemez gösterir köşeden kendini...
.
Bazımız yaralı bereli sanar onunla kendini...
Bazımız taşır üstünde onu, sadece ona ait olan değerli bir mücevher gibi...

.
Bugün bir arkadaşım oldu benim. Kendisi tam 6 yaşında... Parmağımdaki obsidyen yüzüğüme baktı, sonra da cebinden bir taş çıkarttı heyecanla... Taşı gösterip, bundan yüzük yapmak istediğini söyledi...” Ama bu alalade bir taş” dedim görgüsüzce. ”Başka yüzükler alayım ben sana, mesala uğur böcekli, barbie bebekli ?”. Hayır dedi ısrarla “Bunu istiyorum. Bunu takacağım ben...” Gülümsedim içimden... İpe bağladık taşı, altından ataçla yüzük yaptım parmağına, bir de sağlam olsun diye yapıştırıcı sürdük taşın altına. Tüm gün eli havada dolaştı Leydi havasında... Herkese gösterdi yüzüğünü... Onu öyle görenlerden biri sordu...”Ne güzel bir yüzük bu, taşı nedir, değerli mi”... “Evet” dedi ama anımsayamadı bir anda... Koşarak yanıma geldi. Kulağıma fısıldadı.” Hani bir taş vardı ya.. hımm... Elmas !! Elmas !!...” dedi ve hızlıca gitti soruyu soranın yanına... Adamın pantolununu çekiştirip, ”Elmas bu, baakk” dedi yüzüğünü uzattı tüm ihtişamıyla, üzerine de hikayeler uydurdu sonra. Gülümsedim.
.
Kimine göre, cebinde bir elmas yok yüzük yapılabilecek..
Kimine göre, yüzüğümüz yok, üzerinde böcek yada bir barbie bebek..
Kimine göre, ipten ve ataçtan yüzük mü olur ?
Kimine göre yerdeki taş, bildiğin çakıl taşı işte....
Ayrıca elmas yüzüğü olsa ne yapacak ki?
Kimisi senin yüzüğünü çöp der, güzelmiş derken yüzüne...
.
Kimisi cebindeki taşları hala saklamakta en kuytu köşede, kendisi bile görmez o dipte...
.
...
O Elmas yüzüğünü taşırken etrafta,
Saklamamasını diledim eğer birgün hepimiz gibi
olur da yara alırsa...
.
İçimden "umarım böyle taşırsın" dedim
Elmas bir yüzüğü taşıyan Leydi havasında..
.
Kim değer biçebilir ki,
sen onu elmas bildikten sonra..
.
.

16 Mart 2009

Şarkıya EŞLİK etmek size kalmıştır..


Şefkat dolu göğsünde, sanki tenine değer yüzün... Tüm bildiklerinden, daha çok ait hissedersin orada kendini... İçine şefkati sızar, ondan mı sana, senden mi ona büyür- çoğalır, bilinmez.. Tüy gibi hafifletir, ışıkların içinde ışıklar giydirir. Yüzü neye benzer önemli midir? Her yüzde, bir bakış vardır ki güzel kılar içinde anlam bulan aksini... O bakış ki tüm soruların cevaplarıdır, sızar parıl parıl bir sevgi ve o ki herşeyin en gerçeği... Güzelliğin tanımı ancak böyle birşey olabilir, şeffaf- su gibi, içine akar temizler seni ve tüm varoluş nedenlerini.. Kokusu Anne kokusuna benzer, büyülüdür, büyütür. Güven verir kokusu, sonsuzluğu bilmek gibi... Seni alıp, başka bir masala götürür. Binbir çiçeğin kokusunu taşır, emek kokar, ekmek kokar, rüzgar kokar, deniz kokar, derinlere götürür, sarar tüm benliğini... Ellerindeki sıcaklık dokunmadan ısıtır, asla acıtmaz tenini... Elini çekti sansan, orada mı hala diye açıp bakarsın gözlerini... Oradadır, ancak içine baktığında duyarsın “buradayım" der, "hadi bana bırak kendini...”

Herşeyin üstünde, herşeydir O... Göğsünde bizi besler, korur ve hiç bırakmaz bizi sevmeyi..

Çocukların oyun alanı ancak halının üstünde geçer ya bir yaşa kadar... Mutfak nerededir bilmez, banyo neresidir bilmez. Parka giden kapı nereden açılır hiç bilmez, kim kapıdan girer, tanıdık mıdır, yeni mi tanışılır? Kim o kapıdan çıkar, bir bilinmeze doğru gider, bilmez. Sadece oyuncakları ve halı vardır sınırları belli...

Kucağından indiğimizde bize bakar, yürüyeceğimize bizden fazla inanarak... Emekleriz, gülümser... Önümüze konan oyuncaklardır hayat.. Oyuncaklara bakar anlamaya çalışırız, renklerine aldanırız, üst üste koyarız, yürütürüz halının köşe kenarlarında, döndürürüz, bazen savaştırırız birbiriyle, kırarız, onlarla bir hayat kurarız. O yine bakar bize sevgiyle... Gülümseriz güven içinde...

Sevdiğimiz oyuncaklarımız olur, gözden düşerler bazıları bazen... An gelir sıkılırız oyuncaklardan, ama yenileri gelir keyifleniriz, aynı köşelerde yeni oyunlar keşfederiz. O hep bakar bize.. ”Haydi oyna” der, “oyna kendi kendine” oturduğu o köşede...

Bazen bir oyuncak kırılır, ağlarız. Yenisini ister, ağlarız. Bazen canımız sıkılır, ağlarız. Uykumuz gelir ağlarız. Nerdesin der ağlamalarımız... Gelsin ve bizi kurtarsın diye yalvararak ağlarız. Onun güven verici varlığını ararız. Oradadır halbuki.. Ya arkada oturduğu köşede, ya da başka bir oda da, ama hep gözü ve kulağı bizim üstümüzde... Onu görünce biraz daha ağlarız. ”Neredesin” dediğimizde, bulamadığımız içindir ağlamamız, bunu gözyaşlarımızla sorarız.

Yürümeye başlarız, destek aldığımız koltuk köşelerinden... Elimizi tutar bazen, bazen bırakır “haydi yürümeyi dene” derken.. Yürümeyi öğrendiğimizde, halıdan büyütürüz oyun alanını... Odalar, duvarlar ve kapılar... Koltuklar, yataklar, sandalyeler... Tehlikeli alanlar ve düğmeler, prizler, ocaklar... Yeni keşifler aynalar, çekmeceler, ağza götürülmeyecek yiyecekler... Büyütürüz hayatı, büyürüz.. Kelimelere başlar sonra yolculuğumuz... Sözsüz yapabildiğimizi, kelimelerle taşırız büyüdükçe.. Büyürüz.. Yeni insanlar ediniriz oyuncaklar yerine... Halılardan sonra başka oyun alanları yaratırız. Büyümüşüzdür.. Doktor oluruz, anne oluruz, iş adamı... Böyle böyle büyürüz.. Her şeyi bildiğimizi düşündüğümüzde bile, aslında hep aynıdır o oyun alanı... O köşeleri olan ilk halı.....

Biz büyüyen çocuklar, yine oyun bozulsa, oyuncak kırılsa ağlarız, ve önünde durduğumuz kapı açılmasa,.. oyun arkadaşımız bizimle geçinemese,... oyundaki patron çocuk saçımızı çekse,... elimizdeki yemek yere düşse... “Niye” derken, Nerdesin diye diye ağlarız, tek farkla büyüdükçe içimize akar gözyaşlarımız..

O hep oradadır aslında... Gözü üstümüzdedir, gülümsemektedir.. “Burdayım der” gözlerinde aynı sevgiyle, kucaklar bizi... Başımızı göğsüne koyup, bırakırız kendimizi... Tüm sorular biter, cevaplar susar... Binbir çiçeğin kokusuyla, sarıp sarmalar benliğimizi, taşır en derinlere, ait olduğumuz yere... Güneşli bir günün, ılık rüzgarı gibi okşar başımızı... Sıcacık sarar varlığıyla, dokunur elleriyle kalbimize... Doldurur içimizi sessizce, sevgiyle hatırlatır varlığını yüreğimizde.

Oyun devam eder yada yeni oyunlar başlayabilir. Kapıdan yeni biri girebilir, size yeni bir oyuncak hediye edilebilir, dün oyunda size mızıkçılık yapan çocuk yarın size sarılıp, öpebilir. Kimbilir ?

Bilemezsiniz.

Ama onun hep yanınızda olduğunu bilirsiniz.
Bırakırsınız kendinizi güven içinde kollarına...
O hep oradadır ve size bakıyordur gülümseyerek...
Kalbinizi doldurarak sarılırsınız varlığına,
Teşekkür edersiniz bu güzel güne
Hayata ve O’na, ...
Gracias a la vida.. ( dinlemek için TIK)

teşekkürler hayat, bütün verdiklerin için
iki göz verdin bana, her açtığımda onları
kusursuzca ayırt edebiliyorum siyahı beyazdan,
ve cennetin yıldızlı görüntüsünü,
ve de kalabalıklar içerisindeki sevdiğimi

teşekkürler hayat, bütün verdiklerin için
bana ses ve harfleri verdin,
ve onlarla haykırıp, düşünebildiğim kelimeler,
anne, arkadaş,kardeş ve yanan ışık,
bir de sevda, duygularıma yol gösteren

teşekkürler hayat, bütün verdiklerin için
sesi verdin, bütün şiddetiyle hayatı içeren
gece gündüz cırcır böceklerini ve kanaryaları kaydeden,
çekiç seslerini, motorları, köpek havlamalarını,
fırtınaları da, ve sevdiğimin yumuşak sesini de.

teşekkürler hayat, bütün verdiklerin için
yorgun ayaklarımın adımlarını verdin
onlarla şehirleri ve gölcükleri gezdiğim
ve kumsalları ve çölleri,
dağlar ve ovaları
ve yürüdüğüm, senin evin, senin cadden, ve senin avlunu

teşekkürler hayat, her şey için...
teşekkürler....

..

Görsel burdan alınmıştır..