Sevmek üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevmek üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Kasım 2010

OLSAM...

" me and you and everyone we know" filminden bir kare...


Bir kitabın ayracı olsam... Kitabın cümleleri uçuşurken uykunun arasında, ben o sayfaya takılsam, kitabın hikayesini düşlesesem karanlıkta...

Bir bezelye tanesi olsam... Önce tencerenin içinde teslim olsam sıcağa, suyun kaynama noktasına... Bıraksam diri olan kendimi, çeperimi, içimi, içimden geçenleri...

Koltuğun pütürlü motifi olsam... Elin ne zaman farkında olmadan o motifin üzerinde dolansa, anlasam o an aklından geçenleri...

Kahve bardağın olsam... Bardağın dibindeki kahve lekesini süngerle çıkarmaya çalışırken sen, sabundan hoşlanmasam, püskürtsem köpükleri bir o yana bir bu yana... Sonra durulanınca rahatlasam, banyo yapmış yaramaz bir çocuk gibi...

Saatin olsam... Her sabah bağlasan beni bileğine.... Zamanı gösterirken sana, aslında ben kalp atışlarını dinlesem dakikalarca... Kalbin attıkça zaman yavaşlasa...

Her zaman oturduğun kafenin masa örtüsündeki bir pöti kare olsam... Karşında sohbet edecek biri yoksa, bana anlatsan gününü, içinden geçenleri.... Sussam, konuşmasam ama anlattıklarınla doldursam dört köşemi...

Montunun düğmelerinden biri olsam... Soğuğa karşı iliklesen beni bir yanına ve sıcağa geçtiğimizde merhaba der gibi ayrılsak iki tarafa...

Şans eseri ayakabının altına takılan bir çakıl taşı olsam... Yollarını öğrensem, adımlarını izlesem, seninle dursam, seninle yürüsem, sonrada beni bırakman gereken yerde tabanından sökülsem... Deniz kenarında, geçtiğin parkın birinde, Taksim’in orta yerinde... Kalakalıp özlesem seni öyle...

Masanın yanında duran pencerenin üstten 8. Jaluzisi olsam... Sen dışarı bakıp gökyüzünü içine doldururken, ben sana bakıp okusam hayallerini....

Üzümlü kekin içindeki bir tane üzüm olsam... Tam sen “Üzümlü keki çok seviyorum” diye düşündüğün o an, ben bunu tüm üzümler adına üstüme alınsam, desem ki o da seviyor beni....

Gümüş rengi anahtarlığın olsam... Cebinde tutup beni, kaybetmesen hiç bir yerde ve her baktığında hatırlatsam evini...

Gömleğinin sol yakası olsam... Hani düşünceye daldığında oynadığın köşeşi... Parmakların değince sakinleştirsem seni...

Dinlediğin şarkıdaki minik bir es'ten sonra başlayan çoşkulu bir yalvarış olsam... o an aklına düşsem, baştan alsan tekrar müziği....

Yastığın olsam.... Seninle aynı rüyaya beraber dalsam... Sabah uyandığımızda en az senin kadar darmadağınık ama mutlu uyansam...
.
.
.

__

Ya da ben, ben olsam

Sen de sen

Ben seni özlediğimi söyle(yebil)sem

Sende “bende” desen... “Bende özledim seni..”

Sonra sarılsak

Sen ben olsan, ben de sen...

Sarılsak...sarılmış olsak...



Ve öylece kalsak...

bir daha hiç özlemesek birbirimizi...,..
.
.
Brajeshwari.dd / 2.11.2010
.
.
NOT: bu yazıyı yazarken şarkı dinlemedim :) sessizdi ortalık.. ama bu yazıyı başlatan şarkıyı söyleyebilirim belki... TIK /
.
Bu yazı ona, onlara, karşı yakadaki güzel bir dosta,.. özlediklerime yazılmıştır...

29 Aralık 2009

Sadece Seversiniz...


Çocukluğumdan beri oyun gibi yön hesabı yapıyorum...
İngiltere'de yaşadığım odanın yatağı nereye düşüyor mesala...
Harika tatiller geçirdiğim Kaş, şu an bulunduğum noktadan ne tarafta?
Ve şimdi sol tarafa dönüp, pencereden baktığımda aramızdaki kilometrelere rağmen karşımda oturuyorsun... Ben seni çalıştığın masada görebiliyordum o anda...

Kendimi alıcı gibi kullanıyorum. Bulunduğun yer neredeyse, o tarafa dönünce alıcılarım açılıyor... Sevgiyle ve mutlulukla doluyorum bir anda... Biliyorum ya o taraftasın!.. Biliyordum oradasın...

Biliyordum, yeterdi...


Bazen elinizi tutmuş, yanağınızı öpmüş birini hatırlamazsınız, ama bir sözüyle kalbinizde kapılar açan birini unutmak kolay olmaz. O kapı her açıldığında onu hatırlatır... Beraber sözcüklerle kat ettiğiniz yol, kendinize doğrudur ve en önemlisi herşeyden çok Gerçektir...

Beden alıcı gibi... O konuşmadan bilirsiniz ne diyeceğini, bakmasanız bile bilirsiniz gülümsediğini, kalpten kalbe sızar sevgi... Kimse konuşmaz, kimse bilmez ama siz bilirsiniz... Ve aslında o bilinmeze rağmen çok tanıdıktır hissettikleriniz ve hayatlarınıza dokunursunuz....

Birbirinizi iyi tanır olmanız için içki masasina oturmanız, kötü gününüzde yardımınıza koşmuş olması, iki tekerlek üzerinde yolculuğa çıkmanız gerekmez. Yol çoktan alınmıştır.... Kilometrelerle değil, kalbinize ulaşan kelimelerin arasındaki saniyelerle hesaplanabilir vardığınız mesafe...

Başka bir dünyadan, başka bir hayattan bilirsiniz birbirinizi... Şimdiki hayatınızda karşılaşmışsınızdır, Tanrı'nın size hediyesidir sanki...

"Elektrik tellerindeki asılı duran kırmızı topları farkettin mi?" diye sormuştum... O topun çocuklar oynarken ipe takıldığına dair bir hikaye anlatmıştı... Hep gülümsüyorum hatırladıkça...

Görüşürüz diye vedalaştığımızda, biliyordum artık görüşemeyeceğimizi... Bazen söylemeye gerek olmaz böyle şeyleri... Bilirsiniz... Bildim bende... Görüşeceğiz, ama "nerde ve ne zaman" olduğunu bilmiyorum dedi içim sessizce... Kızmadım. Kızamazdım... Mutluluk diledim sadece...

Seçemezsiniz seveceğiniz insanları, sadece seversiniz... Kalsa da, gitse de...

Son yıllarda çok sevmekten korkuyorum... İçimdeki pusulada boş kalıyor kalbimde düştükleri yön... Ya da kapıları açan sözler, sahiplerini özlüyor bazen... Sanırım özlemekle baş edemiyorum ben...

Yönümü sana doğru çevirdim şimdi, bir boşluğa sesleniyorum sadece...
Duymadığını bilsemde, yerini sana saklı tutuyorum
boşlukları sözlerimle dolduruyorum.....
ve sadece özlüyorum...


.

29 Temmuz 2009

Sevgiyi anlatmanın BiR yolu


Geldiğinde kocaman sarıldık birbirimize… Sayısal olarak beraber az zaman geçirmişte olsak bu sarılmada kocaman bir şey vardı paylaştığımız, ondan bana, benden ona akan… Kollarını boynuma doladığında, kalbimde sıcaklığını hissettim. Kavuşmak değildi, özlemek hiç değildi hissettiğim, çok güzel sevgiydi dolup dolup birbirimizden birbirimize taşan… Gözlerimi kapattım sarıldığımızda, o vardı, ben vardım, uzadı zaman… Usuleten yapılan öpüşmeler, usuleten merhaba yerine geçen sarılmalar, usuleten omzuma dokunan ellerden yüreğime böylesine akmayanlar aklıma geldi o an… Sevgiyi anlatmanın bin yolu varsa, göstermenin de binbir yolu… aslında tek bir yolu vardı ki, o da yüreğinle sevebilmekti, hepsinden daha da gerçek olan


***
25 yıldır arkadaşız… Ne kadar büyüsekte, bir halimiz vardır ki göz göze geldiğimiz anda birbirimizi o çocuk halimizle görürüz… Üzerimizde kapri pantolonlar vardır, yine iki afacan yüzme antremanından kaçmışız sanki o an… Kıkır kıkır bir gülme tutar bizi… Kaç yaşında olursam olayım, onunla çocukluğum olurum… Bilirim her göz göze gelişimizde, onda ve bende koca bir tarih saklı, orada saklanır, ufacık olur, yaşatırız çocukluğumuzu birbirimize baktığımız an gözlerimizde… Ondan bana hep bu akar yüreğime...

****
Okulda sıra arkadaşımdı. Yıllarca dipdibe oturduk. Ona en çok " Ne düşünüyorsun" diye sorardım. Anlatmaya çalışırdı, olmadı mektup yazardık... Şimdi de "Ne düşünüyorsun" diye sorarız sık sık birbirimize... Soru sessiz sorulur, cevap sessiz verilebilir, gülümsenir aynı sırada oturup bakar gibi aynı noktadan aynı gökyüzüne...

***
"Müzik dinleyelim" diyorum. "Olur "diyor. Tüm gün konuşmadan oturuyoruz ofis odamızda... “Biliyor musun, saydım ! bugün sadece 10 kelime sarfettik birbirimize” diyorum en afacan halimle...."En iyi dostlar sessizlikte anlaşır" diyor gülümseyerek... Gün içinde çalan telefonlar, bitmeyen iş trafiğinde beynimin- içimdeki koşturmacanın durmasını istediğimde onun sessizliğine sığınıp, dinleniyorum. Sanki "Sakin ol “diyor, “dur ve hayatı dinle..."

***
Hep güldürüyor beni... Gülerken ağlamak geliyor bazen içimden... Öylesine ki sadece mutlu görmek istiyor beni, biliyorum... Aradığında telefonu açtığımda bile gülümsemeye başlıyorum... İçten içe hayatı fazlasıyla ciddiye alıyor aslında... Bazen o nüktedan haliyle yeni bir espriye ortam hazırlarken, içimden durduruyorum zamanı... Kalbimin hissettiklerini kare kare çekiyorum, hiç unutmamak için yürek hafızamda o anı..
.
.
Dokunduğun gerçektir... Söylediğin doğru yere ulaşıyorsa gerçekleşirsin..
Ama gerçekten yüreğinde hisediyor ve hissettiriyorsan gerçeğin ta kendisisisin...

.
Soru yok, cevap yok, yargı yok...
Dirençsiz, mücadelesiz, olduğu, olduğun gibi....
Açılır kapı, dolar yüreğine
dolup dolup taşacak gibi...
sözcükler susar,
dokunmaz kimse kimseye
ama yine de

akar sevgi...
.
Sana yazmak istedim bu yazıyı aslında...
Ama seni anlatamam... Çünkü varlığını kelimelere sığdıramam...
Yüreğime işlediğin o inanılmaz sevgiyi ve hissettirdiğin güven duygusunu bilirim bir tek... Her gün içime sızan, beni yaşamım boyunca her zaman ayakta dimdik tutan...
Teşekkür ederim varlığına...
İyi ki doğdun güzel adam...
Canım Babam...
.
.
görsel buradan alınmıştır.

30 Ocak 2009

Kelimelerin içine sakladım seni..




Bugün en deli şarkıları dinleyerek başladım güne. Günlerdir “Tamba Tumba Esmer Bomba” ruh halime dönmek istiyordum. Tamam, bugün komik bir gün olsun dedim. İpodumu boynuma astım, kulaklıkları takıp, evde özgürce dans ederek odalar arasında hazırlanmaya başladım. Kendime en olmayacak dans figürleri yaptırdım. Onu-bunu taklit ettim. Moonwalk bile denedim. Bir de kollarımı havaya kaldırıp, iki yana savurdum konserdeyim sanki. Böylece güne güzel başladım.

Seslerin içinde, sessizliği duydum sonra
bir anda... Aklıma geldin.

Nerelerdeydin şimdi ? Vucudum hangi yöne çevirdiğimde, senin olduğun yöne düşüyor dedim. Vazgeçtim. Bunu bilebilmek, ne işime yarardı ki?

Aynanın önünde hazırlanmaya başladım. Yüzüme baktım. Sende acaba ara sıra hatırlarmısın ki , benim seni hatırladığım gibi? Bunu düşünmekten vazgeçtim. Kalemi aldım, gözlerimin altını çizdim.

Arabaya bindim, aynı caddeden ve aynı kavşaktan geçtim. Yeşil yandı geçtim. Başka manzaralara gittim geldim. Ne beni alıp oralara götürdü, bilemedim.

Ders bitişi, “hiç tanımadığınız insanların enerjisini hisediyormuyuz” diye bir sohbet açıldı. Sonra sohbet, bazen insanlarla konuşurken onlara dokunmaktan- dokunamamaktan, vedalaşırken sarılmaktan veya bazen sarılamamaktan bahsederek devam etti. “ Kime sarılmak istiyorsunuz yada o anda ne hissediyorsunuz peki” gibi bir soru sormuş bulundum karşımdaki tatlı kadına... Hiç açıklama yapmadan kollarını açtı, sarıldı bana sonra.. İçime doldu tüm hissettikleri, teşekkür ettim bu supriz kucaklaşmaya... Aslında kimlere özlemle sarıldım kimseler bilemezdi o anda..

Bir arkadaşımın ameliyat olduğunu öğrendim bir telefon konuşmasında... Neyseki tehlikesi olmayan, küçük bir operasyonmuş. İlk önce üzüldüm. Aramıyorduk birbirimizi uzun zamandır.. Aramayacağımız da bir gerçekti artık.. “Umarım iyisindir, iyi ol” dedim içimden, düşüncelerimin arasında... Geçmiş olsun dileklerimle, sevgimi de yolladım ona...

Ya sen, Sende iyi misin acaba ?

Hande ve Steve’in, tek dişli yakışıklı kedileri Zeytun'un hastalandığını öğrendim aynı telefon konuşmasında. Siyah, asil ve bilge bir kediydi Zeytun. Aramaya elim gitmedi, çok yaşlıydı çünkü.. “Meea” diye miyavlıyordu, yandan tek dişini de göstererek... Hande’ye mesaj geçtim. Cevaben geri döndü hemen “Merak etme iyi. Biz de korktuk ama üşütmüş sadece “dedi.. “Çok sevindim. İçim hafifledi. Zeytun ile camdan sokağa bakışımızı hatırladım, ellerimi sırtında gezdirdim, uzaklara daldık öylece beraber..

Bir kahveyle günü güzelleştirmeye karar verdim, bu iyi haberin üstüne. Dönüş yolumu değiştirdim. Dükkana vardım. Siparişimi verip, paramı uzattım. Tekrarlanan siparişe, “Evet” anlamında kafamı öne arkaya bir kaç kez salladım. Barista bunu anlamakta zorlandı. Halbuki ne güzeldi çocuklar gibi kafa sallamak... Nefesini diyaframdan boğaza çıkarmaya yorulmadan, aklındakiyle birleştirip, sesleri dudaklarının arasından ortaya karıştırıp sunmadan, baş öne- baş arkaya cevaplamak..

Sonra kitapçıya girdim. Müşterinin birinin, kasiyere “almadan önce bu cd’i dinleme şansımız var mı” diye sorduğunu duydum. Ben kitaplara bakınırken, muhtemelen o cd torbasından çıkarıldı. Dükkanda bir süre sessizlik oldu. Çok sevdiğim o biricik parça çalmaya başladı. Gözlerimi kapadım, dinledim mutlulukla... Kitaplar bile gülümsedi sanki o an bana...

Mucizeler yaşanır. Her zaman.. O gece konuştuğumuz konu buydu bir sohbet penceresinin içinde, çok sevdiğim tatlı arkadaşım Özlem’le.. Bir gün önce “yarın hiç işe gitmek istemiyorum” dediğinde, “gitmelisin, farkında ol, belki yarın bir mucizeye tanık olacaksın“ dediğimi hatırlattı. O gün işe gitiğini ve sevdiği bir arkadaşının doğuma girdiğini anlattı. Ne güzel diyorum içimden, mucize doğmuş farkında olmaktan öteye..


Mucizeler hep var aslında, ama sadece görmek isteyene...

Özlesemde, bilmesemde, her gün yeniden yeni birşeyler öğrensemde,..
hafiflemeli şimdi, karşıma çıkan mucizeleri farketmeli
onlara Merhaba demeli...

.....

Eğer kelimelerin arasında
Bulabildiysen kendini
Sadece gülümse istiyorum şimdi, şu anda ...
Bir de başını sallarmısın bana,
Evet anlamında, hani her zaman yaptığın gibi
öne ve arkaya..... ?
.
.
Görsel buradan alınmıştır.

23 Aralık 2008

Bu yazı sana...

Bu yazı, içinde kendini bulan ve okuyan herkese ithaf edilmiştir.
Yani sana...
Biri sana sarıldığında, önce onun kollarını gevşetmesini bekle..


Seni Sevmek, sevmek sadece. Böyle bazen içim şişer benim. Sarılasım gelir tüm sevdiğim ve özlediklerime. Bu duyguyu severim. Güçlendirir beni, yüreğimi genişletir. Herşeyde bulurum sonra seni. Güneş doğarken bulurum, batarken bulurum, kahve fincanından aldığım bir yudumda, uykumda, hatıralarımda, konuşmam bitince telefonumu kapattığımda. Suratsız komşularımla asansör sohbetlerini anlatırım sana, alışverişe gittiğimde neyin güzel ve ucuz olduğunu anlatırım, okuduğum kitabın cümlelerini duyururum sen duymasan bile, kahvemi içerken yanıma oturturum ve bol bol gülümserim sana. Aldığın hediyeye bakarken hatırlarım seni, bazen hiç olmadık zamanda düşersin aklıma. Bazen yüzünü bilmem ama hatırlarım bana hissettiklerini. Severim seni.

Yüzüne –cismine, paylaştıklarımıza değil, isminin yanına dostluk, arkadaşlık, sevgililik, tanıdıklık koymadan, sadece içimdeki varlığınadır sana olan sevgim. Hissettiklerim büyür, başkalarına yayarım senden sonra. Sonra herşeyi severim böyle böyle... Sen bunu bilmezsin belki de...

Seni sevmek, varlığın için teşekkür etmektir. Varlığını bildiğimde, güçlü olduğumu hissetmek ve herşeyi güzellikle başarabileceğimden emin olmaktır.

Seni sevmek, güzeli çirkini –iyiyi kötüyü bir bulmaktır. Hepsi aynıdır, hepimizin aynı olduğu gibi aslında..

Seni sevmek, kocaman yüreğinde yerimi almaktır. Mutlu olmaktır orada mırıl mırıl, sütünü bekleyen kedi gibi..

Seni sevmek, karşıdan karşıya geçerken elimi tut istemektir. Sen buna şaşırıp, 'ben yanımda biri olmadan, karşıya geçemiyorum' sansan da...

Seni sevmek, dinlemektir seni sadece. Anlamaktan ve hak vermekten ziyade, karşımda, olduğun ve hissettiğin gibi kendinle konuşmana tanıklık edebilmektir sessizce...

Seni sevmek, gönlünde misafir olarak ağırlanmaktır. En rahatından, en keyiflisinden ve kendini en evinde hissettireninden...

Seni sevmek, “bunu sana yaptım” “bunu sana aldım” derken, seni de mutlu etmek için delirmektir. Kendimi mutlu ederken, seni de kattım demektir.

Seni sevmek, başka bir katmanda tanıdık olduğumuzu bilmektir. Zamanların üstünde sevmektir sadece.'Kardeştik belki de' diyebilmektir.

Seni sevmek, konuşmalarımızın arasında aslında hiç söylenmeyeni keşfetmektir bazen. İçimi dolduran, yüreğime dokunan ve sözcüklere dökülemeyecek kadar gerçek olan...

Hatrımı sorduğunda, merak edildiğimi bilmektir. Seni sevmek, sadece sevmektir, senin öğrettiğindir bana.

Seni sevmek, çokca özlemektir, sen hiç bilmesende özlendiğini. Eğer hissedersen bil ki, kollarım her zaman açıktır sana aslında..

Seni sevmek, sana saygı duymaktır ve bazen önünde eğilmektir. Ruhunun öğrettiklerine, kişiliğine ve özündeki güzelliğe...

Seni sevmek, zamana bakmadan sevmektir bazen. Yıllara bakılır “bıktım senden” denir şakadan, ama her yeni gün, yeni başlanır sevgiyle, özenle arkadaşlığa...
Bazen o zaman kısacık gelir, ama tanışıklığımız kısadır sadece. Biz birbirimizin hayatında yokken bile, sevmişizdir birbirimizi sanki..

Seni sevmek, masallarında dolanmaktır beraber. Kime benzediğini bilmeden, belki de yanından geçtim az evvel...

Seni sevmek, çocuklaşmaktır çokca. Seviyorum seni, yine gülümsettin beni demektir attığım kahkahada... Başım okşanır, verdiğin bir cevapla..

Seni sevmek, boynundaki incileri sevmektir. Onların sana ne kadar yakıştığını bilip, o diziden bir inci olmak ve seni izlemektir tüm günlük koşturmanda..

Seni sevmek, gülerken üzerine düşerek, omzuna kafamı yaslayabilmektir. Senin kahkahanı da katmaktır kahkalarımın arasına...

Seni sevmek, kokunu hatırlamaktır. Bazen “o bunu çok severdi” diyebilmektir.

Var olduğunu bilmekten mutlu olmaktır. Orada bir yerde, ekranın başında, bir adım yada kilometrelerce uzakta, bazen de kelimelerin arasında...

Mutlu olduğunu bilip daha çok mutlu olmaktır adına. Aklıma düştüğünde, iyi dileklerimi yollamaktır alacağını bilerek, gülümseyerek...

Zamansızlığından yakınırken, yapabileceğim birşey olup olmadığını sormaktır. "Benim elimi, senin elin say" diyebilmektir, ellerimi-zamanımı- aklımı sana vermekten mutlu olmaktır rahatlaman adına...

Sana kısaltma isim takmaktır bazen, bazen de sana özel bir sevgi cümlesi uydurmaktır. İçimdeki isimsiz sadeliğine ulaşana kadar saçmalamaktır bazen. 'Canım' ve 'hayatım'dan başka...

Sarılarak gösteremem, anlatarak gösteremem, öperek gösteremem sevgimi... Bu kadar sevgi, gösterilemez bunlarla..

Seni düşününce, gülümserim ben. İçim ısınır, yüreğim genişler. Gözlerim dolar bazen. Varlığına şükrederim, güçlenirim. Hep orada ol dilerim, bir gün olur da orada olmazsan bile teşekkür ederim, yine de seni sevmeye devam ederim.

Seni sevmek, bu yılda – sonraki yıllarda da, yeni tanışmış yada tarih çok eski olsa da hep aynıdır aslında.. Sevgi bitmez, birkez yaşanıldıktan sonra..

Şimdi teşekkür ediyorum sana ...
Varlığın içimi doldurdu ve yine gülümsetti beni şu anda...
Kocaman sarılır, sen bırakana kadar da bırakmazdım seni
eğer olsaydın burada..

17 Haziran 2008

Özlüyorum ....


(Niko, yazılarıma da ortak olmaya başladı.. Yazıdaki 3 kare fotoğraf, Kale Festivalinde bana bakanlar ve Niko'nunda şahitlik ettikleri.. Siyah-beyaz "Denizde Çocuk" fotoğrafı da, Kocaman yürekli bitanecik kuzenimin, ben fotoğraf çekmeyi seviyorum diye tüm filtre ve objektifleriyle takım taklavat bana hediye ettiği digital olmayan Canon AE1 ile, 2006 yazında Bodrum'da, suyla oynayışını saatlerce izlediğim çocuğun fotoğrafı... Çocuk, saatlerce su ile oynadı.. Taşları dizdi.. Onları denize attı... Fakat, arka tarafta benim ona gülümsediğimi hiç farketmedi. Umarım onun için bu anlar, ömründe hep gülümseyerek anımsayacağı anlar olur..)
-----

Sanırım çok zor anlatmak seni.. Aşk acısı seni anlatmaya yeterdi şimdi belki..Ama ya aşk acısıyla bütünleşmemişken anlamın, başka birşeyse anlatmaya çalıştığım..

Özlediklerimi anlatmak, hep bende bir mahcubiyet yaratıyor.. Çaresizlik gibi anlattığımı sandığımdan belki... Belki de sözcüklerim “geri dönsem o an’a ve yıllara” diye kıvranıyor gibi geliyor, ondan mahcubiyetim.. Ama aslında en insani yanım özlüyor.. O anlara değer biçerek ve tadını çıkararak özlüyorum deli gibi.. Ne kadar özlüyorsam, kendimi şanslı görüyorum.. Ne kadar özlüyorsam, o kadar değer kazanıyor “özlediğim”... Gülümsüyorum sonra... Çünkü özlediğim herşeyi hala aynı mutlulukla hissediyorum..

Çocukluğumu özlerim sık sık ben...İçimde kendi büyümeme dair izler taşıdığı için belki...Ve yıllar geçtikçe taşır büyümeye direnişlerimi, ben büyüdükçe...Ve çocukça hayallerimi, düşüncelerimi saklarım onunla.. İçimde büyümenin verdiği olgunluğu göstermediğimi sandığım her naif duygunun örtüsüdür ayrıca bu özlem.. Naif ve saf birşeydir orada söylenen, beni bu yaşıma taşımıştır ve tam içimden, kalbimden geçer.. O çocuk kırılsın istemem... Özlerim çocukluğumu.... Gülümseyerek özlerim... O zamanlarımı her anışım, sevgi verir, ılıklaştırır yüreğimi... Geçmişi affetmek, geleceğinizi aydınlattığı gibi, bende çocukluğumu özlemle anarak, taşırım o sevdiğim şaşkın çocuğu hayatımın tüm katmanlarına.....

Hatırlamak, bilerek yapılan bir eylemdir sanki... Ben anımsamayı severim... Birden anımsarsınız çünkü... Bazen gözlerimi kapatıp, dışardan gelen çocuk seslerini dinlerim.. Çocuklar sanki denizde oynuyordur o anda.... Hele bir de güneşte vuruyorsa anımsamama..... Özlerim yine... O pervasız tatil günlerimi, kumsalı, maviyi, denizi özlerim... İlk aşkımı anımsatır deniz bana.... Acemiliğimize gülümserim...

Yolları severim... Geçip giden her manzara, aynı değildir aslında... Bir tanesine takılınca, pencereden kaybolsa bile kalır ya aklınızda.... Anımsatır nedensiz.. Gördüğünüz nadasa bırakılmış bir tarla veya kilden yapılmış testiler satan bir amca da olsa... O manzara, bir sözcük düşürür aklınıza... O sözcüğü duyduğunuz anı özlersiniz... Doya doya yaşarsınız o sözü, söyleyeni, yolu, sindire sindire, kelime kelime ... Duyduğunuz zamanki gibi gülümsersiniz, yol aynı yol olmasa da...

Ben arkadaşlarımı özlerim sonra çokça... Çok yakınımdayken, yanımda otururlarken bile özlerim bazen... Artık uzağıma düştüklerinden belki... Bizi güzel anlarımızdan uzak düşeren içimizdeki mesafelerdir.. O yol geri gidilmez.. Yakındadırlar ama uzaktır mesafeler... Ama yine de içim gülümser, ben yanımdakini özlerim..

Bazen bedenen benden uzakta kalanları da özlerim. Onlar sözcüklerle ifade edilmesi zor bir kelime olan “kilometrelerce” uzakta da olsa benden... İçimde hep bana çok yakındırlar.. Onlara içimden sarılarak, özlerim.. Bilirim onlarda sarılırlar bana ve sarmaş dolaş gülümserim..

14 yaşımda annemin “Artık tek ve kendi başına bunu başarmalısın “diye beni ağlata ağlata yolladığı bir izcilik kampı vardı... Hayatımda bir hafta gördüğüm ve bir daha görmeyeceğimi bildiğim oda arkadaşlarımla vedalaşırken ağladığım anı bile özlüyorum ben... Ne güzel bir ağlamaktı o... İsimleri aklımda kalmadı hiçbirinin, özür dilerim.. Ama çok özleniyorsunuz, lütfen bunu bilin..

Annemin yemekleri var sonra... Özlerim çok fena... Yapmaya çalışşam da onunki gibi olmayan hani... Değerini hiç bilememişim gibi, önümdeki tabağa bakarken özleye özleye yiyerek, kendimden geçerken midemle gülümsediğim..

Ve vedalar var tabi... Özleyeceğimi bile bile veda ettiklerim.... Ellerimden kayıp gidenler.... Çok özlesemde, gülümsetenler yine de.... O özlemi, hayatımda varoldukları için, içimden teşekkür ederek gülümsemeye çevirebildiklerim...

Bu anların tarifi mümkün değil... Aşk ile olan özlemin bir kıvranışı vardır.. Benimkilerin hepsi hayatı duyumsamaya dair anlardan ibaret aslında... Hayatı ve değer verdiklerimi özlemle anmazsam, ben olamam...Özlediğim herşey çok kıymetli.. İyi yada kötü gülümsetiyorlar ya beni, yeterli...

Çölleri seviyor biri, bir yandan da doğayı özlüyor... Sanırım ağaçlara sarılmayı özledi ve kendine gülümsemeyi bu aralar ihmal etti.... Başka birisi de özlüyor, sabah kahvaltıda nutellanın bile eksik olmadığı ve tüm günün ona ait olduğu Pazar günlerini... Çok çalışmaktan yorulmuş olmalı, sanırım tembel güne gülümsemeyi özledi.. Birisi mesai saati bitince koşarak evine gitti, özlemle öptü –kokladı, sarıldı kızına... Ve aslında o an, gülümsedi kendi çocukluğuna.. Biri denizi özledi, gitti, içinde buldu kendini....Ne kadar özlediğini hatırladı suyu ve onda yarattığı dinginliği... Biri, genlerinde olan yaratıcılığı özledi.. O gün fotoğraf makinesinin vizöründen baktığı çocuk, en doğal haliyle ona kocaman gülümseyerek dondurdu kareyi... Ve biri de, tekrar anne olmayı özledi.. Yakında ağırlayacağı misafire gülümsediğini karnını okşayarak belirtti... Bir diğeri, o gece özlemeye dair bir yazı yazdı, hatırlayarak bir sürü güzel an’ı ve geçmişi...


Hepimizin özlediğimiz anlarımız, anılarımız olsun dilerim..
İşte bu an...Bu an unutulmaz bir an dediğimiz...
Bunu dediğimiz her an gülümsüyoruz zaten ne ilginç ki...

Çok şanslıyım ki çok özlüyorum....
Ve hep gülümsüyorum.

:)

Brajeshwari / 17.06.2008

04 Haziran 2008

Sarmaşığa sarılmak..

( Bu yazı hiçbir kimse veya olaya dair değil, kendi bağımlı olduğum duygulara veda niteliğinde yazılmıştır.. Bazi bitkilerimi büyütüyorum zevkle hala bahçemde.. Umudumu yitirmeden, aynı ilk gün ki aşkla...)

Fısıltıların çiceğidir o.. Sarmaşık... Sarılmak ki, dünyada bir çok insanın beceremediği...

Bir köşeden başlar büyümeye... Gölge ve kuytu yerdir orası.. Sarılmak için büyür... Varolur belkide sarılacağı binanın hiç farkında olmadığı o kör köşesine..

Bilir mi o kör köşeyi derim her sarmaşık gördüğümde.. Köşeleri mi sever yoksa ... Onlar sizinde köşelerinizden mi sızar, dış duvarlarınızdan en gizli odalarınıza....

Her büyüme gibi, heyecan katar, yeşilliği ve sarmalamasıyla insanı... Duvarınız sayesinde büyür sanırsınız, oysa doğadır onu vareden, unutursunuz.... O duvarlar ki, en dış çeperiniz, korur sizi kaleniz gibi...

Sarmaşıklar, arap saçları gibi karışık değildirler.. Aşağıya doğru ilerlemez büyümeye olan iradeleri... Yükselir onlar, büyür yaprak yaprak... Uzar sarmaşık sizi de içine sararak.....

Bir sicim bağlarsınız büyüsün diye.. Büyüdükçe unutursunuz o sicimi... Sonra büyüdüğünü görerek mutlu olursunuz sadece.... Yolunu sicimle siz seçseniz de, yana doğru ilerlemeye başlamıştır çoktan dış çeperinizde... Sonra yine ipler dolarsınız bedenine... Siz hizaladıkça, o dağılır.. Unutursunuz yine, yolunu çizmek için uğraş verdiğiniz sicimi de, ipi de.......

Sarmaşıklar sıcak tutar evinizi derler... Duvarlarla nefes aldığındandır belki... Duvarlar ve yapraklar bir nefes alır...O bir nefes duvara yetmez işte...Nefes alamaz olur duvar, sarmaşık büyür, ısıtır evi ve her köşeyi, içten içe çoşkulandırır... Gerçi kim sarılsa size öyle, sıcacık olmaz mı içiniz de , yüreğiniz de...

Balkonlarımızdan geçer, içeriden kök vermişse odalarımız arasında dolanabilir sarmaşık.. Ve bazen manzaramız olabilir bizden dışarıya bakarken... İçinde böcekler besler, onları da taşır çeperlerimizden... Çoğalır, kemirir, olmadık yerde karşımıza çıkar o minik minik böcekler.... Suçlu hep böcekler olur, sarmaşık sadece büyür.... Suçluyu görmeyiz, derdimiz belki de sadece “sarılınmış olmak”..

Bazen biz dikeriz kendi topraklarımıza, ayağımızın ucuna.. Sarsın diye bizi...Sarsın...Sarılmaya ihtiyaçtan...Sarılınmaya... Kale gibi sağlam duvarlarımız vardır ama yetmez.. Bir güzellik katar çehremize, sıcak tutar..Fısıltı çiceğidir o, kulağımıza fısıldar.. O büyüdükçe beraber uzanırız sanırız gökyüzüne... Çoşkuyla büyür..Güneşe yaklaştıkça, sanırsınız ki sizde güneşe artık yakınsınız..

İncir ağacının kötü kalpliliği yoktur sarmaşığın köklerinde... Duvarları parçalamaz o, yolları ayırmaz.. İncir ağacı, toprağında yılanlar besler, dallarında cinler taşır, terkedilmiş evlerin dibinde zaferini işaret eder kimilerine göre de.. Oysa ahh o sarmaşık... ince ince yol alır. Hayatınızda sevdiğimiz ve severek körü körüne sarılsın dediğimiz herşey gibi sarılır bize ..

Sarmaşık duygularımız, sarmaşık ilişkilerimiz vardır bizim... Besleyip büyüttüğümüz böyle... Sarılmaya ihtiyaçtan... Sarılınmaya belki de.... Her sarmaşık gibi sanırız sıcak tutarlar bizi... Her sarmaşık gibi odalarımızdan sinsice girerler içeri...Ve biz onları besler büyütürüz, sanırız ki beraber uzanabiliriz gökyüzüne ve güneşe... Yanılırız.. Adaletlidir güneş oysa her birimize....

Budanması uzun zamandır ihmal edilmiş, tüm dallarıyla beni saran sarmaşıklarım.. Sarmaş dolaş bir hayat geçireceğimizi sanmıştım. Oysa siz bana değil, ben size sarılmışım bunca zaman.. Anladım....

Budadım sizi bugün...

Ve biliyorum güneş beni de ısıtır, sever ve büyütür..
Adaletlidir güneş çünkü her birimize.... Artık biliyorum..
Ve şimdi gerçekten nefes alıyorum duvarlarımla, bedenimle..

Duvarlarım çıplak kaldı...
Kalsın...Sağlam kaldığı sürece çıplak kalsın...

Odalarımı soğuk sanıyorum...
Oysa içerde ben varım... Isıtırım nefesimle....

Ve sarılınmıyor artık bedenim bir sarmaşığın yalan aşkıyla sarılınmak-sarmalanmak ihtiyacı içinde.. Olsun..

Ben sıkıca sarılıyorum kendime...
...

Brajeshwari / 03.06.2008