Farkındalık üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Farkındalık üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2010

Sihirli Kelime



Yaklaşık 8 yıl önce çocukluk arkadaşım Afro ile beraber bir cafede oturmuş, bekliyoruz. Ankara’dan başka bir şehire taşınmış bir arkadaşımız ile yıllar sonra buluşacağız. Üstelik evlenmiş ve bu buluşmada bizi eşiyle ilk kez tanıştıracak. Heyecanlıyız aslında... Ne çok anımız var beraber...konuşulacak bir dolu şey... ve bir eş... nasıl biri acaba? Geldikleri gibi sarılıp, özlem gideriyoruz. Sohbet başlıyor. Eşini seviyoruz. Sevimli, sıcakkanlı... Biz kızlar anılarımızdan, hayattan, işlerden konuşuyoruz. Eşi bizim gevezeliğimize gülerek eşlik ediyor. Bir süre sonra sohbet “ ee evlilik nasıl gidiyor” diye devam ediyor. Arkadaşımız evliliğin güzelliklerinden bahsederken, eşi de katılıyor, mutlu olmalarına seviniyoruz. Sonra laf dönüp dolaşıp, evlilikte erkeğin ve kadının görevlerine geliyor, ister istemez, evliliğin zorluğu ile ilgili karşılıklı minik açıklar vermeye başlıyorlar. Dialog kızışırsa, arada kalmamak için, biz sohbeti tamamen izlemeye geçiyoruz... Eşi bir anda kendini temize çıkarmak için, kadınların aklının nasıl çalıştığına dair konuşmaya başlıyor. Tam konuyu örnekleyecekken, arkadaşımız eşini susturmak için, gülümsüyor olmuyor, sonra “ Öp o zaman ” diyor. Bir bakıyoruz birbirlerine dudaktan minik bir öpücük konduruyorlar. Aralarındaki evlilik dialoğu ne zaman tıkansa “ öp o zaman” işe yarıyor. Biz Afrodelfino ile her defasında bu öpüşme anına bakan terbiyesizlerden olmamak için, birbirimize bakıyoruz. Onlar öpüşürken, bizimde bir noktadan sonra sinirimiz bozuluyor. Hangisi birbirine “ öp o zaman” dese, biz de birbirimize yanağımızı uzatır buluyoruz kendimizi... Öpücük dolu bir buluşma oluyor anlayacağınız... Hala mutlular, çok mutlu olsunlar. Öpücükleri onlara güzel bir çocuk hediye etti. Bize de klas bir cümle bıraktılar... Ne zaman sıkışsa muhabbet “ Öp o zaman” işe yarıyor. Hem gülüyoruz, hemde yanağa bir öpücük konduruyoruz.

Arabayla derse giderken bu anı aklıma geliyor ve gülümsetiyor. “ Öp o zaman” olmasa, acaba kavga ederler miydi karşımızda ? Bilmiyorum ama sihirli bir cümle bulmuşlar, ne güzel...

Derse giriyorum. Herşey süt –liman... Nefesler, başlangıç hareketleri ve farkındalığın derinleşmesi... Sonra ısınma hareketlerine geçiyoruz. Bazı duruşlarda ister istemez acı hissediliyor, kollar –bacaklar çalışıyor. Her ne kadar öğrencilere nefese, mutluluğa, güzel şeylere odaklanın desem de, yüzlerinde derin bir konsantrasyonun sabitliği kalakalmış. Aklıma bir fikir geliyor. Güzel şeyler düşünmek için güzel şeyler hayal etmeli, o zaman deneyelim diyorum.

Kolları gerdik, bedeni yana düşürdük, “nefese odaklandık ve güzel şeyler düşünüyoruz. Mesala dondurmalı, çikolata soslu, ılık brownie”... Gülümsüyor hepsi...

Hareketin diğer yönde olanını yaparken bakıyorum gözleri açılmış, yeni güzel bir şey duymak istiyorlar. “Şimdi deniz kenarındayız, elinizin altındaki kumları hissedin, denizi duyun, biraz sonra denize gireceğiz”...

Ders böyle devam ediyor. Hayalleri eğlenceye dönüştürdüğümüz bile oluyor. “ Piyango size çıkmış, yoga yapıyorsunuz”... “ Phuket adalarına tatil çıkmış size , haftasonu yolculuk ”... “ Beğendiğiniz bir şarkıcı düşünün, sizin güzelliğinizi anlatan bir beste yapmış, gözlerinizin içine baka baka şarkınızı söylüyor ”...

Herkes gülümsüyor...

Ders gülümseyerek devam ediyor... Bendeki hayal mahsülü cümleler bitince, acıya odaklanabilecekleri bir anda siz ne düşünüyorsunuz diye soruyorum... Cevap veriyor biri “ Oğlum askerden sağsalim dönmüş, tatile gidiyoruz”... Hepimiz bu mutluluğa katılmak için, ağrıyı unutup destek olurcasına hareketi doğru ve kaygısız yapıyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz diyorum “ Kpss’i kazanmışım, artık işim var “ diyor diğeri... Bacaklarımızı o kpss için iyice kaldırıyoruz. Katılıyoruz hem mutluluğa, hem de dilek yogası yapıyoruz adeta...

Ders sonra normal rutininde devam ediyor. Herkes mutluluğa odaklı, gülümsüyor bir şekilde... Sonlara doğru karın hareketlerine geçtiğimizde,” nefesi tutmayın, çatlarsınız sonra” diye uyarıda bulunuyorum. Öğrencilerden biri soruyor bu sefer “ siz ne düşünüyorsunuz peki şimdi ” diye... Tam “ Bu duruşta bile, çok güzeliz” demeyi düşünürken, boynumdaki kolye çeneme takılıyor, kolyeyi çenemden kurtarayım derken, kolye çenemi çiziyor ve ağzımdan o an “ o la la” diye bir efekt çıkıyor. Bu benim her yerde kullandığım bir sesli efekt aslında...”Tüh ya” demek yerine, “hay bin kunduz” demek yerine, sevindiğimde, şaşırdığımda çok kullanıyorum da, derste ağzımdan nasıl çıkıyor anlamıyorum. Bunun üzerine hepsi o lala diyerek bacaklarını çekip, indirmezler mi? Söyleyemediğim olumlamam yerini buluyor. Gülümseyen herkes güzelleşiyor.

Ders bittiğinde o lala hepsinin dilinde... Matları toplarken konuşmalarında cümle sonlarında kullanıyorlar. Kendi şifrelerini bulmuş gibiler... Hafifliyorlar söyledikçe...
Hafızalarında böyle bir anıyla hatırlayacaklar bu dersi... Belki de yüzlerindeki çizgiler aşağıya doğru düştüğünde, hatırlayıp gülümseyecekler...

Hatırlasınlar ve gülümsesinler...

En zor anlarda bir kelime- bir sözcük vardır mutlaka, mutluluğa ve gülümsemeye açılan bir şifre... Gün içinde belki farkında olmadan kullandığımız, hayatımız boyunca söylenmiş binlerce sözcüğün içerisinde, duruyor aslında öylece...
.
.
Brajeshwari / 13.05.2010

09 Şubat 2009

SORU SORMA FARKINDALIĞI




Türkler, ses ile cevap veren bilgisayarı görünce şaşırmışlar. Bir soru sormaya karar vermiş biri.. Geçmiş karşısına...

Naber?” demiş.

Bilgisayar tüm sistemi search etmiş, taramış hardiskini, cevabı bulamamış ve error verip, bozulmuş.

Sorular ne kadar önemli hayatımızda. Sorduğumuz kadar, bize sorulan da. İş görüşmelerinde sorulur, sınavlarda sorulur, sohbetlerde sorulur, sorulur da sorulur. Soruyu doğru anlamakta önemli sanırım. Cevaplar bazen içinde saklı oluyor soruların..

İnsanları sorularından tanımak aslında o kadar kolay ki. Sorunun asıl amacı gerçeği öğrenmektir. Gerçeği öğrenirken, yargı, inançsızlık, öfke, aşağılama da sorunun içine gizlenebilir. Soruyu soran bu yüzden, cevabı verenden daha çok belli eder kendini... Biz nasıl sorular soruyoruz acaba gün içinde?

Annem her eve gelişimde sorardı “Burcu sen mi geldin?” Demek annem gelmemi beklemiyor yada hoşgeldin demeye çalışıyordu aslında. Ben sık sık sorarım mesala “Gerçekten öyle mi?” diye. Bu bir yöntemdir zaman kazanma adına. Bir de “Aa yemeğini bitirmedin mi” sorusu vardır, tabağa ve kalan yemeğe bakarak. Bunda da “ama o kadar yaptım, niye yemedin ki” sitemi vardır alt satırda. Sohbetin ilk dakikalarında ard arda sorulan, “Ne iş yaparsın?", "Nerede oturuyorsun?", "Evli misin?" gibi sorularda bir statü dengelenme arayışı gibidir bana göre. Kısa cevapların analizi karşı tarafa kalır genellikle... Sormak isterim tüm soruların arkasından “uygun düştüm mü acaba sana” diye... "Ne var, ne yok?" “Ne yapiyorsun? “Nasil gidiyor?” gibi sorular ise nasıl anlamsızdır aslında... Evlilikler sorulan soruların yanlışlıklarıyla bitmiyor mu? “Nerdesin?”, “Niye konuşmuyorsun”, "Neden bunu böyle yapıyorsun?” soruluyor, “Özledim seni, Konuşalım mı” demek yerine, çoğu zaman varılan nokta soru imi gibi sallantıda... Sınavda başarısız olan birinin kendine sorduğu “Niçin böyle oldu”, onu ne kadar sağlıklı bir cevaba götürür? Bu soru nasıl bir ruh haline sokabilir bir insanı, düşünün. Bu sorunun yerine “Nasıl başarabilirim?” daha cevaba yakın bir soru değil mi sizcede?
.
Konuşmalarımız sorular üzerine kurulu, sorularımızın arasında aslında gerçek niyetimiz gizli. Neyi öğrenmeyi çalışıyoruz, aslında nedir demeye çalıştığımız.. Peki gerçeği arayışımız nerede saklı?

Çocuklar çok güzel sorular soruyorlar. Anne babaları delirtseler bile tek bir amaçları var, gerçeği öğrenmek, sadece gerçek ile ilgililer.. Soruların içinde “biliyorsan hadi cevap ver” yok, içinde “hadi madem bunu da bil” yok... İçinde ego yok... Sadece merak var, öğrenme merakı... İçten gelen, öğrenmeye ve gerçeği anlamaya odaklı.. İnternette okuduğum birkaç çocuk sorusunu paylaşmak isterim sizinle..

- Anne balıklar su içer mi ? Peki balıklar terler mi ?

-Akşam olunca biz uyuyoruz ya, sabah kalkacağımızı nerden biliyoruz peki?

- Anne ben nerden çıktım?
- Karnımdan çıktın sayılır yavrum... Sezeryan ile doğurmuştum ya ben seni...
- Pekiiiii oraya nasıl girdiiiiim?

Yetişkinler de her şeyi bilemez. Onların da cevaplarını bildikleri ve bilmedikleri sorular vardır elbet. Ama esas olan çocuğun beklediği sorularını her zaman dinlemeye hazır olduğumuzu ve birlikte yanıt aramak için yanında olduğumuzu bilmesi ve hissetmesi... Burada soru gibi, cevaplama da da aynı samimiyet ortaya çıkıyor. Bu yaklaşım bile, doğru cevabı alamayan çocuğun iletişim yeteneğini güçlendiriyor.

Soru sormak, ne kadar önemli aslında.. Soru sorma eğitimi de bu noktada başlıyor. Gerçeği mi merak ediyorsunuz? Cevabı önemsemeden mi soruyorsunuz? Sohbet kurduğunuz insanlara sorularınızla aslında ne demeye çalışıyorsunuz? Neyi soruyorsunuz aslında soru cümlesinin alt satırında? Peki kalpten mi geliyor soru cümleleriniz?

Bu bir farkındalık oyunu.. Gündelik bir farkındalık oyunu.. Şimdi kendimize bakalım. Sadece ve sadece gerçeği arayalım sorularımızda, sorarken yargılamayan, sorarken soru dışında başka bir anlamı cevap bulmaya çalışmayan sorular, iletişimimizi ve şeffaflığımızı arttıracak. Kuşkuları, kıstasları, hesap sormayı, haklı olmayı, tartışma ruh halini, egomuzu, mesajın doğru anlanma kaygısını bırakıp, sorularımızda gerçeği anlamanın pozitif çizgisine yoğunlaşalım. Dürüst ve içten olalım sorularımızda ve gelecek cevabı da aynı şekilde kabul edelim. Bu bizi daha üst bir gerçeklik mekanına çıkaracak bir yol aslında... İletişimimizi güçlendirirken, gerçeğe de ulaştıracak bir yol... Soru varsa, cevaplarda her zaman gelir. Soru ne kadar içten ve doğruysa, cevaplarda öyle olacaktır.

Soru sormayı tekrar öğrenelim aynı bir çocuk gibi..
Neyi soruyoruz gün içinde ?
Aslında neyi öğrenmeye çalışıyoruz içtenlikle ?
Cümlelerimizin sonunda soru işareti mi var,
yoksa görünmeyen bir ünlem mi genellikle ?
.
.
Görsel buradan alınmıştır.

02 Şubat 2009

Kolları -Bacakları Var, bir de Endişeleri..?

Üniversitenin ilk yıllarında Torso çizdik. Bu kolları ve bacakları olmayan heykeli, binbir açıdan çizdim. Hocalarımız, bizim çizim yeteneğimiz gelişsin ve kas yapısını öğrenelim diye torsoyu önümüze koysalar bile, canlı bir modelin heyecanını duyamadık ilk seneler.. Canlı modelin, bir ruhu vardı çünkü..

Torsonun, kollarının ve bacaklarının olmayışı, hep hüzünlü geldi bana. Ne düşünürdü acaba sola düşmüş haliyle ve ne anlatırdı duruşunun arkasında aslında bize. Sorularımı, araştırma çizgilerinin arasında sorup durdum. Böylece gelişti aslında çizim yeteneğim. Torso, bize başka birşey öğretmişti aslında. Beyaz seramik bedenin arkasında duran nedene ulaşmaya çalıştık yıllarca...

Canlı modelli çizim derslerine başladık sonraki yıllarda. Her ne kadar modeli, sadece anotomisiyle ve ölçü beden olarak görmeye çalışsamda, onun çıplaklığının arkasındakileri hissetmek ve bunu çizime yansıtabilmek daha kolay oldu torsodan sonra...

Okul bitti ve ben hayatımda, bedenin -şeklin ötesinde saklı duranları hep daha önemli buldum. O derinliği anlamayı, ona ulaşmayı ve ona dokunmayı da... Ve oradan yaradana varmayı, ruhun yada bedenlenmişliğinde arkasında...

Ben hiç unutmadım o Torsoyu... Çoook şey öğretti bana..

Birgün küçük bir top bulup, çizim atolyesinde kızlara karşı erkekler futbol oynamaya başladık. Hepimiz çok eğleniyorduk. Oyunun ortalarında, biri topa olağanca gücüyle vurdu ve top yanlışlıkla Torsoyu buldu. Torso yerinde sallandı, sallandı, öne doğru düştü bir anda. Hiç birimiz bu düşüşe engel olamadık. Sol tarafında, kalbinin üst kısmı kırıldı.

Ayakları olsaydı kalkabilirmiydi ?
Hepimiz kalkıyoruz ya hani düşünce, düştüğümüz gibi ?

Kolları olsaydı peki ?
Topun ona doğru geldiğini görseydi ve tutsaydı, bir anda ?

Olmadı. Çizim hocamız, onu kırık heykellerin arasına koydu. Torso, kalp kırıklığından emekli oldu.

****
Ben bunları niye anlatıyorum ve nereye varmaya çalışıyorum diyenlerinize.. Sona yaklaşıyoruz aslında...

Hayatımızda mucizelere inanıyorduk değil mi hepimiz. O zaman soruyorum. Canlı bir torso size ne öğretebilir ? Elleri olmadan, nasıl dokunur kalbinize ve ayakları olmadan nasıl kalkar düştüğünde? Tüm bunları öğrenmek isterseniz, sizi Nick Vujicic ile tanıştırmak istiyorum. Hakkındaki tüm hikayeyi veya konuşmalarından örnekleri aşağıdaki videodan veya linklerden öğrenebilirsiniz.


Ama ön bir bilgi olarak, bir röpörtajından kısa bir alıntıyı paylaşmak istiyorum...

“Hayatımızda kötü şeyler şans eseri veya tesadüfen olabiliyor. Tanrı'nın bir nedeni olmadan hayatımızda hiçbirşeyin olmasına müsade etmeyeceğini ve mutlaka bir amacı olduğunu bilmenin huzuru içindeyim. Ben Finansal Planlama Akademisinin Ticaret Ana Bilim Dalından başarıyla mezun oldum. Aynı zamanda bir motivasyon spikeriyim ve mümkün olan her yerde her fırsatta hikayemi başkalarıyla paylaşmayı seviyorum. Bugünün gençlerini mücadeleye zorlamak ve cesaretlendirmek için bazı konuşmalar geliştirdim. Aynı zamanda kollektif bir şirkette konuşmacı olarak çalışıyorum. Gençlere el uzatmak ve Tanrının benden yapmamı istediği her ne olursa olsun kendimi hazır durumda tutmak gibi bir tutkum var. Ve Tanrı neyi gösterirse onun yolunda olacağım.

İlk kitabımın adı "No Arms, No Legs, And No Worries"("Kolları Yok, Bacakları Yok, ve Endişeleri Yok") olacak. Ben, birşeyi yapmak için arzuya ve tutkuya sahipseniz bunu Tanrı'nın önderliğinde kısa bir zaman içinde başarabileceğinize inanıyorum. İnsanlar olarak, kendimize sebep yokken limitler koyarız. Tannrı bize istediğimiz herşeyi başarabileceğimiz gücü vermişken kendimize limit koymak ne kötü değil mi? Bu durumda Tanrı'yı ve bize verdiği gücü hiçe saymış olmuyor muyuz? Tanrı'nın ve bize verdiği gücün muhteşemliğine inanırsak, yapmak istediğimiz şeye odaklanabilir ve onu başarabiliriz.

Şimdi, arkanıza yaslanın ve hayatınızda başarmak istediklerinizi, hayallerinizi ve hedeflerinizi düşünün. Zamanın herhangi bir noktasında onları zor yada imkansız bulursanız hikayemi yeniden okuyun ve hedeflerinize yürümeye devam edin “...

Hepiniz bu adamı çok seveceksiniz. Onu izledikten sonra "Tanrım kollarım var, bacaklarım var." diyip şükredebilirsiniz ya da bu güzel adamın gerçek anlamda söylemek istediklerini anlayabilirsiniz. Tercihi size bırakıyorum.

Haydi gülümseyin ve mutlu olun, hayatınıza bir bakın..
ve en önemlisi ayağa kalkın !!

Bu adama kocaman sarılın sonra.
Kalbinizle sarılın,
sarılmadan kollarınızla....
:)

****

Nick Vujicic from razener on Vimeo.

Bu videoyu göremiyorsanız _ buradan izleyebilirsiniz.

Çok duygulandığım bir diğer röportajı için tıklayın.. (*****)
37 dakikalık sahne konuşması için tıklayın.
NickVujicic Web site


_________


Nick Yazı alıntısı / Torso Görsel

14 Ocak 2009

Sizin aynanızda neler var?

Çok sevdiğim arkadaşım, hocam Brajabanita, bir yıl önce aylık Reiki çalışmalarının birinde, katılımcılara "Aynalık" konusunu anlatma görevini bana vermişti. Bugün dosyalarımı karıştırırken çalışma notlarını buldum. Bu notları sizlerle paylaşmak ve blogumda yayınlamak istedim.
Bana Arkadaşını tarif et, sana kim olduğunu söyleyeyim.
Karşımızda gördüğümüz ve bizi rahatsız eden her şey ve herkes ASLINDA “Biziz”.

Kimi nasıl tarif ediyorsanız, Siz ,O' sunuz. Evrendeki çekim yasası şöyle işer “Benzer olan birbirini çeker”. Bu anlamda, hayatımıza giren insanlar da bir şans sonucunda orada değildirler. Hayatımıza bir şekilde dokunmuş olan her insan, çekim yasası sonucunda bir aynalık göreviyle oradadır. Birinin bize aynalık yapması demek, bize kabul etmediğimiz ve kimse fark etmesin diye büyük bir gayretle kendimizden bile sakladığımız yönlerimizi göstermesi demektir. Ayna gibi, bunu; sizden yansıyan enerji ve size dönen mesaj olarak algılayabilirsiniz. Kime “kıskanç” diyorsanız o sizsiniz. Kimi “çıkarcı” görüyorsanız o sizsiniz. Ve ilişkilerimizde hep karşı tarafı eleştirirken, biz aslında eleştirdiğimiz şeyleri kendimize yormayı beceremeyiz. Bu zor bir şeydir. Ama bunun farkında olarak ilişkilerinizi gözden geçirirseniz, iç temizliğiniz çok daha hızlı olur-ilişkilerinizde huzur bulur ve sevgide kalmayı başarırsınız.


Hayatımızdaki aynalık görevi yapan insanlar bize ne gösterir?

Korkularımızı, kendimizde olan ama kendimize itiraf edemediğimiz özelliklerimizi, bizi anlatır. Biz; bize aynalık görevi yapan herkese minnettar kalmalıyız. Çünkü bizi tanımlayan herşey onlarda gördüklerimizdir.

Beyaz bir mekan düşünün. Orada sizden başka bir şey yokken tanımsızsınızdır. Eğer duvara bir siyah nokta çizilirse, siz o siyah noktaya göre tanımlarsınız kendinizi “ben kütle olarak o noktadan daha büyüğüm” gibi.. Bir çöp adam çizildiğinde “ ben canlıyım o değil” diye tanımlayabiliriz kendimizi. Hayatımızdaki insanların bize aynalık etmesi de böyle birşeydir. Sizinle aynı enerjide olan insanları etrafınıza çekersiniz. Siz bu enerjileri çözdüğünüzde ilişkilerinizde değişimi fark edersiniz. Bu enerjiyi çözemeyip, devamlı söylendiğinizde hayatınıza giren insanlarda size hep ayni enerjileri öğretmek için aynalık yapmak için gireceklerdir hayatınıza.

Çevrenizdeki insanlar hakkında yorum yaparken, şunu aklınıza getirmekte fayda vardır. Birine “Çok inatçı” biri dediğinizde, evren size “bak sende inat ediyorsun” dediğini hatırlayın. Bu farkındalığa varmanız zor olabilir. Çünkü egonuz işler. O yüzden kendinize zaman tanıyın. Kendinize sorun “ben hayatımın nerelerinde, hangi zamanında inatçılık ediyorum da (ettim de), burada kendimi görüyorum”.. Ve aynalarınız ile samimi olun. Çünkü onlar sadece ve sadece sizi gösterir. Önce kabul edin. Sık sık ve aynalığı yaşadığınızı hissettiğinizde bunu kabul edin, olduğu gibi kabul edin ve kendinizi bağışlayın. Egonuz ile savaşmadan, direnmeden kabul ederek işe başlayın. Kabul etmek ve bunu insanın kendine itiraf etmesi çok büyük bir adımdır. İçinizdeki değişim, gerçek kabul ile başlayacaktır. Kendinizi kabul edip, bunu sevgiye dönüştürebilirseniz, karşınızdaki kişiyi de affedersiniz. Siz enerjilerinizi değiştirdiğiniz zaman karşınızdaki kişilerin size karşı olan davranışlarını da değiştirmiş olursunuz. Sizden giden mesaj değiştiğinde, karşıdan yansıyıp size dönen mesaj da değişmiş olur.

Eğer çevrenizde yalancı insanlar varsa ve sizi bu huyları ile rahatsız ediyorlarsa, “Yalancı benim” demeyi öğreneceksiniz ya da onlara kızıp köpürerek çevrenizde kendinize çektiğiniz yalancı insanların sayısını artıracaksınız. Siz yalancı olduğunuzu kabul ederseniz, ya yalan söylemekten vazgeçeceksiniz (beyaz yalan bile olsa) ki size de yalan söylenilmesin, ya da yalan söyleyen insanlara kızmaktan vazgeçeceksiniz. Çünkü onlar da aynı sizin gibi bir takım korkuları yüzünden yalan söylüyorlar. Aynalık aynı zamanda korkularımızı da tanımlayan bir mekanizmadır. Aldatılmaktan korkan bir kadın, aldatılması gibi bir aynalık yaşayabilir. Bu anlamda yine aynamızı görmemiz gerekir. Korkularımızı kabul etmemiz, bunun nereden-ne şekilde kaynaklandığını çözmemiz ve onu sevgiye dönüştürmemiz gerekmektedir.

**Aynalıklarımızı bulmanın en kolay yolu yazarak çalışmaktır. Özellikle yakınlarınızla ilgili bir liste çalışması yapmanız çok faydalı olacaktır. Örneğin, kardeşinizi nasıl tarif edersiniz?; onun hangi huyları sizi sinirlendirir, rahatsız eder? Bu çalışmayı samimi bir şekilde gerçek duygularınıza sadık kalarak, hiç hafifletmeden ve kendinizi mazur göstermeden yapmanızda fayda var. Çünkü bu çalışmada egonuz yanınızda işbaşı yapmış olacaktır ve sizin kendi içsel farkındalığınızı ve dönüşümünüzü engellemek için elinden geleni yapacaktır. Egonuzun karşısında durabilecek tek anahtar kendinize karşı dürüst olmanızdır.

Bu listeyi yaptıktan sonra, tek tek her madde için kendinize "ben bunu, nerede, ne zaman, kime yaptım?" diye sorun.. Bazı maddeler için ise, ilk bakışta hayatınızda tam karşılığını göremezsiniz. Mesela eşiniz için "sürekli beni eleştiriyor" şeklinde bir maddeniz olabilir. Oysa belki siz onu hiç de eleştirmiyorsunuzdur. Ama belki içinize dönüp samimi bir şekilde kendinizle yüzleştiğinizde çocuğunuzu sürekli eleştirdiğinizi görebilirsiniz. "Ama o daha küçük, onun yönlendirilmeye ihtiyacı var." şeklinde kendinizi mazur gösterebilirsiniz. Ama evren bunu anlamayacaktır. Evren'e göre siz ne kadar olgun bir ruhsanız, çocuğunuz da o kadar olgun bir ruhtur. Onun sadece zaman zaman sizin rehberliğinize ihtiyacı vardır.**

Bunları yapmaya başladığınız zaman, aynalarınızı bir bir fark etmeye başlarsınız. Bu bazen keyifli bir oyundur, bazen de zor ama başarılı bir dönemeçtir. Unutmayın ki, Karşımızdaki insanda tanrısallığı arayıp, keşfedip,fark edene kadar kendi içinizdeki tanrısallığı da bulamayız.

Özetle..
-Aynalarınızı farkedin.
-Kendinize karşı dürüst ve samimi olun
-Aynaların size, sizde olanı gösterdiği şey ne ise Onu olduğu gibi kabul edin.(sesli onaylayın)
-Hissettiklerinizi sevgiye dönüştürün.
-Size aynalık eden kişiyi affedin ve aynalığı için teşekkür edin.


UNUTMAYIN
1- Ayna çalışması o kadar aydınlatıcıdır ki, egonuz sizi bu çalışmadan kaçırmak ister.
2. Hiç kimsenin kendi karanlık yüzünü kabul etmesi kolay değildir.
3.Temizlik yolunda aynalarını keşfeden herkes için, bu çalışma aslında çok keyif verici de olacaktır.
4.Ve unutmayın, kimseyi değiştiremezsiniz. Sizin enerjiniz değiştikçe çevrenizin enerjisi de değişir.


"Bizim özümüz sevgidir. Kendi özümüzde sevgiyi görmeye başladığımızda aynalarımızda da hep sevgiyi göreceğiz. Tüm bu çalışmalar sevgiye dönüş yolundaki adımlardır."

"İçinizde nasıl yürüyorsanız, dışarıda da onları selamlarsınız."



Kaynaklar ve Yazıya Alıntılar..
**İçimdeki yolculuk-Fatih Koçak
İçimdeki Yolculuk- Hilal Dilek
İlişkiler Üzerine -Neale Donald Walsch

Brajeshwari / 8 Aralık 2007 / Reiki Çalışma Notları


Görsel buradan alınmıştır.

07 Ocak 2009

Eğer ile Meğer

Eğer ile Meğer evlenmiş,
boy boy “Keşke”leri olmuş...



Eğer bugün ben bu hayatı seçmeseydim, kim olabilirdim.
Eğer kendimi değiştirebilseydim, nasıl biri olurdum.
Eğer, bugün geriye dönüp yaptıklarıma baktığımda onları değiştirme gücünü bulsaydım, şimdi nerede olurdum.

Biz "zamanın" çocuklarıyız. Yol geçmişten başlar, geleceğe gider. Aralarda durulur, eğer denir, sorular sorulur. Sonra, geçmişten bazı parçalar meğer ile çözülür. Hayatımız boyunca boy boy keşkelerimiz olur ve sık sık Şimdi'ler unutulur.


Herkes birbirinin cevabını bekliyordu. “Hayatında neyin olmasını istemezdin” ortada dönen soruydu. Amerikada yaşayan arkadaşım, hayatında “Özlemek duygusunu” çıkarmak istedi. Çok özlüyordu çünkü ailesini, arkadaşlarını, vatanını... Başka bir arkadaşım “Ölüm” dedi. Onun da kendine göre geçerli nedenleri vardı. Ben “Keşke'leri” çıkarmak istedim. O zaman bütünü göremediğim için, uğraşıyordum keşkelerin geri döndüremedikleriyle...

Evren bu ya, öğretmek için çarklarını çevirmeye başladı yararıma. Keşke dememek adına, muthiş bir oto kontrolum vardı ilk başlarda. "İki kez düşün, kesin karar ver, eminmisin" diye kendime sorarak başlıyordu her eylem. Böylece herşey kontrol altındaydı. Ama çokta keyifsizdi. Çünkü olasılık hesaplamak, anın ve olayların tadını çıkarma yetilerini kaybettiriyor bir zaman sonra insana...

Geriye dönüp, Keşke'lerime baktığımda, aslında hepsinin beni bir yere getirdiğinin farkına vardım. Bunu anlama sürecim uzun ve zor oldu. Değiştiremeyeceğim şeyler için, kendini güçsüzleştirmekti yaptığım, Keşke’ydi oyunun adı.. Silkelendim.

Hepimizin bir nedeni var. Yaşadığımızın, yaptığımızın ve gördüğümüzün. Bazen duruşlarımızın, söylediklerimizin. Yolculuğumda “iyi ki” eşlik ediyor artık bana..

Aklıma keşke diye başlayan bir cümle geldiğinde, “öyleyse” - “ belki de” ile değiştirmeye çalışıyorum cümlemi. Bu beni harekete geçiriyor. Sevgili Haşim Arıkan tarafından "Hayatı- nızdaki Kontratlardan Hangisini Değiştirirdiniz ?" diye mimlendim geçen yılın son aylarında. Bu mim benim “Keşke” lerimi hatırlattı aslında..

Keşke daha çok sonuç odaklı bir kariyer çizseydim kendime dediğim oluyor.
Kariyer nedir Burcu öyleyse ? diyorum sonra.. Belki de yürüyorsundur şimdi farkında olmasan da...

Keşke daha net durabilseydim hayatımdaki bazı insanlara karşı diyorum bazen..
Ama iyi ki yaşamışım dediğim, hayat tecrübelerim olmazdı o zaman da...

Keşke bazen içimden sinirlenmesem beni seven insanlara...
Fakat onlara sinirlenmezsem, kendimi tanıyamam ki diyor bir yanım sonra..

Keşke daha cesur olsam, hayalini kurduğum o minik sahil kasabasında yaşamaya..
Belki de buradaki görevim bitince, yaşacağım 40’lı yaşlarımda ?

Bazen disiplinsiz hissetmesem keşke kendimi...
O zamanda belki durup dinleniyorumdur, güç kazanıyorumdur aslında kim bilir?

Ben Hayat kontratımdaki herşeyi çok seviyorum. Herşey hayatın getirisi bir nedenle karşımda. Onu keşkelere yormak, benim bu dünyadaki varlık nedenimi anlamamak olur.

Burçlarımız bile değişmiş baksanıza. Mesela ben güya titiz bir Başak burcuyken, artık Aslan Burcu olmuşum. Farkındaydım aslında, ne zamandır bende bir değişiklik var diyordum. Daha güçlü hissediyorum uzun zamandır kendimi. Aslan Burcuyum artık, Aslan Burcu: ) Burcum bile değiştiğine göre, bende değişiyorum. Kontratlarım da değişiyor belki de. Tüm keşke'lere, asla'lara rağmen biz ne yaparsak yapalım evren ile beraber değişiyoruz bizde...

Amerika'da adamın biri yeni ayakkabasıyla işe gidiyor. Fakat, yeni ayakkabısı tüm yol boyu ayağını vuruyor. “Keşke, bu ayakkabıyı giymeseydim” diyor devamlı içinden. Acısı arttıkça, keşkeleri artıyor. Ofisine girmeden eczaneden yara bandı alıp, tüm gününü acısız kotarmaya karar veriyor. Her gün yürüdüğü yoldan, eczaneye doğru yapılan bu rota değişimi, onun işine 30 dakika geç kalmasına neden oluyor. Günlerden 11 Eylül, yıllardan 2001, İş yeri World Trade Center...

Muhtemelen o günden sonra adam, “İyi ki” lerle anıyor o günü ve yeni ayakkabısını ona giydiren nedeni... Öyleyse diyordur belki de, hayata ve akışta karşımıza çıkanlara daha çok güvenmeli, acılara rağmen, talihsizliğimize sığınmadan, bazen rotayı değiştirmeli, geç kaldığımızı sansakta, vardığımız değil, yaşadığımız an önemli...


Görsel buradan alınmıştır.

NOT: "Hayat kontratlarınızdan neyi iptal etmek, neyi değiştirmek isterdiniz? mim konusunda Sevgili Nilambara'nın, Geveze Kalem'in ve Mehtap'in çok güzel cevaplar vereceğini düşünüyorum. Heyecan ile bekliyorum, eğer yazarlarsa, keşke yazsalar diyelim hepberaber...

04 Ocak 2009

Rüyaya Uyanmak...

*
Neden uykudan uyanıp yeniden dünyaya döndüğünüzde, hemen her zaman büyük canlılıkla, rüyanızın sizi bırakıp, giderken keşfedemediğiniz bir bilmeceyi de yanında götürdüğünü hissedersiniz acaba? Rüyanın zırvalığı sizi güldürür, ama aynı zamanda saçmalıklardan oluşan bu örgünün içindeki bu rüyanın içinde, var olan, öteden beri yüreğinizde var olmuş bir şey bulunduğunu da hissedersiniz ?..." Dostoyevski

Gözlerimi kapattığımda teslim olurum uykuya. Hayatta direndiğim gibi “olmaz olmaz” diyerek, uykusuz ne kadar ayakta kalabilirim ki. Bırakırım kendimi, teslim olurum. Başımı alır yastık, usulca susturur aklımı. Üzerimi örten yorgan, sanki auramla bir olur, yamalar boşlukları, ısıtır, tamamlar beni sabaha. Yatağıma uzandığımda, yeryüzünü hissederim altımda, ay ve yıldızlar vardır, bana göz kırpar yukarıda. Uyku “Gün bitti” der, “hadi evine dön ve yenilen”.

Çok rahat uykuya dalarım. Nefesim anahtardır uykuya dalmaya. Sonra yavaş yavaş bırakırım kendimi rüyalarımın yumuşak kanatlarına. Orada gerçek nedir bilmem. Merakta etmem. Sadece yaşarım. Bulutlara binerim, yeşil ovalardan geçerim, uçabilirim rüyamda. Bedenimin ağırlığı yok olur, büyür ve genişlerim. Engelleri kolayca aşarım, mutlu olunca boyumdan yükseklere sıçrarım. Küçülürüm, ufalırım. Harika manzaralara bakarım, bazen geçmiş anılarımdan ufak birşey yakalarım. Sonra onu evirip çevirir, başka bir zamana taşırım. Acıkınca, en güzel yemeklerden tadarım. Koridorlardan geçerim, bazen ışıklara bulanırım. Yeni insanlar tanırım, onları gerçek hayatımdaki tanıdıklarım sanırım. Tüm bunlar ne kadar sürede gerçekleşir bilmem, hangisiyle başlar ve biter, onu da takip edemem. Sonunda rüya biter, uykunun hediyesi bir bilmeceyle sabaha uyanırım.

Rüyalarımda savunmaya geçmem. İkna etmeye çalışmam onları. Açıklamam kendimi. Rolüm yoktur oynadığım, önemsizdir ismim ve hayatta hangi noktada durduğum.. Akar gider rüya, bende içinde onunla akarım. Bazen hiç istemediğim şeyleri görürüm. Bunlar benim gizlediğim, ötelediğim duygularımdır. Ben ne yaparsam yapayım, onları yaşarım. Ama bilirim rüya bir zaman sonra elbet biter, ben uyanırım.

Uyku, Tanrının insanlara hediyesidir.
Cennetten çalınmış dakikalardır aslında..
Rüyalar gerçekliğin gölgeleridir.
Peki Gerçek nedir?

Öldüğümü görürüm ben bazen uykumda. Korkarım, hatta ağlamak isterim. Ama hiç ölen biri hisseder mi öldüğünü? Bu benim bedenlenmişliğimin ve bilincimin oyunlarıdır. Rüyada ölüm yoktur, gerçekte ölüm dediğimiz ve korktuğumuz o hisler de yalandır aslında..

Rüyamı anlatsam, canlandırabilir misiniz gözünüzde benim gördüğümü?... Hep beraber ortak rüyamızın başlangıç noktasına anlaşarak uykuya dalsak, aynı yerde buluşabilir miyiz sizinle? Ben tek başıma uykuya dalarım ve tek başımayımdır rüyamda da.. Üzgünüm ki, oraya kimseyi taşıyamam, ne kolumda, ne de koynumda...

Rüya da sevgi, gerçek hayatta sözlerin taşıdığından çok daha başka bir algılayışta hissedilir. Kalpten hissedersin. Belki o anda gülümsersin uykunda... Sevgide, aldığın verdiğin yoktur, beklentin yoktur. Görmekte ısrarcı olduğun değil, sana gösterilendir Rüya.

Zaman yoktur. Geçmiş ve gelecek yoktur. Herşey akışta ve anın içinde gerçekleşir. Düşlerken düşün içine girersin. Bir adam üstünüze doğru yürümektedir, gözünüz onun ayakkabılarına takılır, bir bakmışsınız kendinize yeni bir ayakkabı almaya dükkana girer rüya...

İçe bir kapı açılır. Hepimiz, her gece o kapıdan girer ve çıkarız günün sabahında... Bazen sorularla yatarız, sabah cevapları almış oluruz. Dikiş makinesinin icadının bir rüyadan çıktığı söylenir. Mucit, rüyasında yamyamlar tarafından yakalandığını görür ve yamyamların mızraklarının ucundaki deliği farkeder. Adam aslında kabus görmüştür. Ama uyandığında makinedeki iğnenin ucuna bir delik açar ve icadındaki son engelde böylece kalkar.

Rüyalarımızı kim kuruyor ve veriyor? Ben! diyebiliyor musun? Diyebildin mi? Rüyalarını hiç kendin tanzim ettiğin oldu mu? Kendi kurduğun rüyayı, onun başlama noktasını buldun mu? diye sormuş Özdemir Asaf, Yuvarlağın köşeleri adlı kitabında....


Günlerdir bunu düşünüyorum.
Uyku bir teslim oluştur aslında. Gelecek olana, düşlere, hayale yada kabusa. Uyanık yaşadığımız Gün değil, belki de uykumuz ve orada yaşadıklarımız gerçek. Gün içinde, hayata ve akışa böylesine teslim olmak, anın içinde kaybolmak ve belki de onu bir rüyaya çevirmek gerek...

İşte o zaman belki uçabileceğiz. O zaman belki engelleri boyumuzdan fazla zıplayarak aşabileceğiz. O zaman belki, sevgiyi katıksız hissedebileceğiz kalbimizde. Vermeyi –almayı unutarak, gülümseyeceğiz. Rollerimizin, kimliklerimizin içinde kaybetmeyeceğiz kendimizi. İkna etmeyeceğiz kimseyi gördüğümüze ve bildiğimize. “Yanımda ol” diye tutmayacağız kollarından başkalarını, bileceğiz aslında yanlız kalmanın korkunç olmadığını.. Sadece yaşayacağız. Yaşarken, tadını çıkartarak anın, manzaralarda dolanacağız. Uçuşacağız, unutup bedenimizin ağırlığını...

Ya kabuslar ! Kabuslar ise elbet yaşanacak. Ama, annemizin çocukken bizi uyandırıp, “Bitti canım, korkma kabustu sadece” dediği gibi, bitecek. Aslında kabusların biteceğini bilsekte, onlar çok şey öğreterek, yüzleştirerek, bize bizden haber verecek her seferinde .

Çözümü arayarak, hesaplarla ve olasılıklarla yaşamayı değil, rüyalarımızdan uyandığımızdaki gibi bilmeceyle yaşamayı öğreneceğiz zamanla. Sonra bir gün en güzel uykumuza dalacağız. Manzaranın en güzeli gelecek önümüze, ışıklara bulanacağız, kuş olup kanatlanacağız. Hangisi gerçek – hangisi rüya ve tüm olasılıklar önemsiz olacak o an. İşte biz o gün, o bilmeceyi çözmüş olarak bambaşka birşeye uyanacağız.
.
.
GÜN AYDIN'lanacak, dikiş makinesinin mucidi de el sallayanlar arasında olacak, yamyamlar delikli mızraklarıyla "Hoşgeldin dansı" yapacak tamtamlar eşliğinde belki de bize, zıp ZıP zıplayarak :)
.
.
Görseller 1 / 2

18 Aralık 2008

Bir AN'da mutlu olmak

AN, En minik mutluluk birimidir.

Bugün değişmeyi seçiyorum. Bugün, yürüdüğüm yola başka gözlerle bakmayı seçiyorum.

Korkularım, geçmiş karmalarım, endişelerim, mutsuzluklarım, bahane saydıklarım ve bazen de ismini kendi uydurduklarım. Hepsini yanıma aldım, toparladım. Onları elime alabilmem bile zaman aldı, öyle saklıydılar ki içlerde. Şimdi, yanımdalar benimle, bana düşman sandığım tüm duygularım. Kabul ettim hepsini, benden saydım varlıklarını. Kendimi kendimle barıştırdım...

İnkar etmek, bilmekten daha zor. İnkar etmek yorar, bilmek rahatlatıyor insanı.... İnkar; bile bile direnmek hayatın gözünüze soktuklarına ve bilmek; esnemek gibi kollarınla havaya kocaman açıp kollarını. Hepimiz öyle iyi biliyoruz ki aslında kendimizde olanları..

Yolculuğumun farkındalıkla başladı. Koca bir adımdı, adım adım farkında olmaya. Ben ne zaman bu kararı verdim, evren işletmeye başlattı farkındalık oyunlarını. Geçmişi ve geleceği sildirdi önce bana. Geçmişi sevdim, kabul ettim, bazen affettim kendimi. Gelecek endişem çoktu. Geleceğimi de düşünmemeye başladım eskisi gibi. Şimdiye çekmeye gayret ettim tüm algımı. İlk önce günü yaşamaya çalıştım. Gerçekten her yeni gün, yeni bir başlangıçmış dedim. Fakat gün, yine de bizim ürettiğimiz bir kavramdı. 24 saat, sabah, öğle, akşam... Bir gece, “Herşey anın içinde gizlidir “dedi bir kitap. Aklıma kazınan bu cümleden sonra, tüm farkındalıklarımı an’a çekmeye başladım. Şu an, şimdi şu an, şimdi de şu an diye gidiyordu zaman... Bir pişmanlık cümlesi vardır, bilir misiniz ? “Keşke, o an bunu yapmasaydım” diye geçer. Bir mutluluk cümlesi vardır bir de.. "Bir an'da mutlu oldum" deriz sıkça.. Bu cümleler çok önemli bir sır saklamıyorlar mu sizce de içlerinde ?

Şimdi an’ın değerini biliyorum. O kısa zaman diliminde algım olabildiğince, diri, şefaf ve net. An’ın içine yargı koyduğumda, bir sonraki an düzeltmeye çalışıyorum. Geçmiş dolduruyorsam an’ın içine, şimdideyim diyorum. Bir de gelecek kaygısı var, sıkça o an’ın içine soktuğumuz. Bir yıl sonra, yaz gelince, telefon çalarsa, ya gelmezse, bir saat sonra, ya sonra.. Hiçbirini bilmediğimiz hani, labirent gibi... Bunları düşünür bulduğumda hemen duruyorum, durduruyorum kendimi..

Aylardır bilgisayarımın üstünde bir post-it var. Bir tepe var, bir çizgi yukarıya bombeli – tepenin zirvesinde de bir bayrak asılı. Bazıları 'zafer kazanmak istiyorum ' diye böyle birşey çizdim sanabilir. Bazıları 'çan eğrisine' benzetebilir bunu. Aslında o tepe, benim kafam olur kendisi. Üzerindeki bayrakta, “Şu an” dır. Her baktığımda "orada tut kendini" diyorum, unutmuyorum. Çünkü tüm zaferler şu an’ın içinde gizli...

Evren için, bizim hayatlarımız bir anlık bir zaman dilimidir. Milyar yıllık yıldızları, yaşlı güneş sistemini düşünün. İnsan hayatının maksimum 90 yıl olduğunu düşünürsek, Koca evren için 90 yıl nedir ki ? O da şanslıysak eğer 90 yıl, bunun daha kısa olanları da var, değil mi?

O bir an’ı kendi sistemimizde uyarlamak gerekli. Ötelediğimiz herşey aslında farkındamısınız burada, şimdi. Şu anda vereceğiniz her karar, sizin geçmiş hayatınıza ve geleceğinize etki edecek. Bir barışma, geçmişinizi hafifletecek, geleceğinizi aydınlatacak. Bir “keşke’yi” silebilmek, bir “iyiki’ye” yer açacak. Bir iyi niyet, yarınınıza güzellik katacak. Bugün aşka kapıları açmak, yarın kalbinizde misafir ağırlayacak. Hayatın tüm katmanlarına kadar değişim, burada, yapmamız gereken sadece şimdi ona karar vermek...


İsimlerimizi unutalım. Hafifleyelim mi biraz? Hayat rollerimizi unutalım. Öfkeleri, endişeleri, mutsuzlukları da silkeleyelim üstümüzden ve çıkartalım hepsini doldurduğumuz yüreğimizden, severek yanımıza koyalım. Belki, gözlerimizi kapayalım. Bastığımız, bize hayat veren toprağa kök salalım bir anda. Farkında mısınız, ne kadar güvendeyiz aslında? Sonra, uzanalım mı gökyüzüne, bulutlara belki de? Bu hisle genişleyelim. Ruhumuzu genişletelim her nefesle, ışıklarla donatalım içimizi de şöyle güzelce. Bizi çevreleyen hava, cigerlerimize çektiğimizden çok daha fazla etrafımızda, hissedelim, mutlu olalım bu zenginliğe. Şu an’da kalalım. Manzara çok güzel değil mi? Yüzünüze rüzgar esti mi? Peki güneş var mı sizinde gökyüzünüzde?

Şimdiye kadar, sormadık, ne istiyorsun – ne değiştirirsin diye kendimize. Eskilerle boğuştuk, gelenlerle savaştık, söylendik, geleceğe baktık, bekledik belki de. Ama şimdi karar verme zamanı. Bakış açımızı değiştirme, değişme ve aslında yenilenme. Şifa zamanı şimdi, yaşamın tüm katmanlarına, kendimize varmaya çalışırken adımladığımız o yola, şimdi,.. şu anda...

Şu an’ın içine serpelim tüm dilekleri, kararları, sevgiyle. Birazdan kuşlar gelir, onları alıp taşırlar bizim yerimize. Önce geçmiş zamana yol alırlar, topraklarımıza ekerler tohumları, sonra geleceğe uçarlar sevgimizi taşırlar büyüyen köklere, gübre niyetine....

Geçmiş yok, gelecek yok.
Herşey şimdi, şu anın içinde,
geçmişte –gelecekte...

Değişime karar verdiyseniz, dilekleriniz de hazırsa
şimdi adresi veriyorum hepinize...

Sıfır noktası
zamanın en minik köşesi,
kafanızın tepesi,
Tam burası,
şimdi / Turkiye : P

fotograflar : 1 / 2


02 Aralık 2008

Görmek için, Gözlerini kapa.

Mutluluk, senin için önemli olana yakın yaşamaktır ..


Yabancılık hissiyle dolu bir aysın sen Aralık.. Biten bir yılın, tüm ağırlığını taşıyorsun. Bir yandan biten ve başlayan ne diye soruyorum, anlamsız geliyorsun. Diğer yandan, üzerimde 11 arkadaşının birikmişleri.. Hangi birini anlatsam ki, nasıl olsa bitti geçti..

Bir yerde durmak üzere, deviniyor bu ay herkes. Aslında hareket eden kim o da belli değil. Herşey mi çok hareketli, biz mi hareket edeniz.. Sormamak gerekli...

Elle tutulur şeyler değil, anlatacaklarım. İçimizde bizden iki kişi. Kış uykusuna yatmak istiyor biri ve yeniyi karşılamak üzere parti çoşkusuna geçmesi gerektiğini düşünüyor bir diğeri.. Kış uykusu için herşey çok hızlı ve yoğun geliyor bünyemize, kapatamıyoruz gözlerimizi. Partiye hazırlanmak adına, çoşku yok, bulunamıyor. İnançsız belki bu kutlamanın öncesi her ikisi..

Aralık, düşündürüyor ama düşünmüyoruz aslında. İçimizde bakılması gereken duygular taşıyoruz. Ne zaman, kafamızı içeriye uzatsak bir fırtına kopuyor orada, duruyoruz. Açıp bakamıyoruz, uzun zamandır onları taşıdık her yere, bırakamıyoruz. Bu temizlik, gelecek bahara da yapılabilir diyoruz.....

Yorgun bedenlerimiz, hep koşupta varmak istediğimiz yere ulaşamanın verdiği bir bıkkınlık taşıyor. ( Pardon sizin nereyeydi yolculuk? )

Kar yağdı mı diye, her sabah baktığımız manzara bizi mutlu etmiyor. Kar yağsa ne iyi olacaktı. Bu da bahanemiz aslında, içimizde o çoşkuyu yakalamak adına. Hava karanlık, biz havayı değiştiremiyoruz. İçimizde de aynı kasvet duruyor yerli yerinde bizde de, içimizde, öylece..

Beynimiz dolu, biz buna koca bir yılın yorgunluğu diyoruz. Ekonomik krizi, işimizi, çocuklarımızı, yoğunluğumuzu, küskünlüklerimizi ama en çokta değişen olaylara karşı görüşümüzü değiştirmemenin tembelleğini bahane ediyoruz alt satırlarda aslında..

Hastayız sonra. Belimiz “Dikkat” diyor. Grip, yatağı gösteriyor. Biz hiç dinlemiyoruz.

Yüzümüz somurtuyor. Kış geldi diyoruz, uykusuzum, yorgunum.. Ama aslında biliyoruz ki içimiz somurtuyor.

Evimizi, kalemizi özlüyoruz. Bu havalar insanın içine dönüp, kendini dinlemesi için gerekli diyoruz. Halbuki kaçıyoruz, saklanıyoruz o kalenin içinde, kendimizden dışarıya, görünmemek adına aynalarda...

Astroloji bu ay enerjiler yoğun, Merkür yaklaştı, Jupiter uzaklaştı diyor. Tamam diyoruz, ondan bizim Aralık ruh halimiz.. Herşeyin nedeni üstümüzdeki gezegenler ve şu üzerimize bulanan gri enerjiler..

Yorgunuz sonra. Uykulardan, yorgun uyanıyoruz. Bazen uyanmaya neden bulamıyoruz. Belki, uykumuzda düşünmekten yoruluyoruz.




Geçecek biliyoruz tüm bunlar..Hepsi geçecek. Ne zaman belli değil, ama geçecek daha önce geçtiği gibi...

Zamanın bölünmezliğini anlamış biz büyük çocuklar, içimizdeki kendi çocuk ruhumuza baktığımızda yeni yılın gelişini hissetmek istiyoruz aslında. Ama büyümüş halimiz izin vermiyor, kocaman olduk, büyüdük ya..

Aralık ayını sevmek zorunda değiliz. Ama yeniden başlamak zorundayız.. Yılın son günlerinde, ne yaşadık diye muhasebe yapmayın.. Öyle bir hesap kitap sistemi işleyebilseydi keşke.. Yeni yıldan istediklerinizi listelemeyin.. Sadece 12 ay, 365 gün için dilek dilemek anlamsız gelmiyor mu size de..

Şu ana bakın... Şimdiye, bugune... Yorgunluğunuzu bırakın ve altındaki tüm bahaneleri de.. Aslında bugüne, günün içinde yeni olana hazırlıklı olun. Gün yeni, siz bugün yenisiniz, dönen sadece sayılar... Her an yeni birşey oluyor. Her an yeni birşey olmakta, yaratılmakta.. Bugün bir cümlenizi bile değiştirebildiğinizde, evrende yeni bir şey yaratıyorsunuz. Dün ağladığınız şeye bugün bakıpta gülümseyebildiğinizde, evrende gülümsüyor sizinle .. Sadece bugün bazı şeyleri halletmenin zamanı aslında. Direnmenin, gizliden reddetmenin ve karşı koymanın yorgunluğu belki de yaşadığımız.. Hep bu öğretildi bize farkında mısınız? Biriktir, sakla, lazım olur sonra...

Bugün onlara kucak açıp, barıştığımızda, onları gerçekten sevdiğimizde, direnmediğimizde, bıraktığımızda ve sevgiyle uğurladığımızda yer açacağız. Tüm eski zamanlara, bugüne, geçirdiğimiz an’a ve yarınlarımıza katman katman şifa vereceğiz aslında. Gün yeni, şu an yeni..

Kış mevsimi güzeldir. Soğuktur. Isınmak ister insan.. Sıcak olan herşeye neşeyle yönelmenin zamanıdır kış. Sıcak bir çayın, sıcak sohbetlerin, sıcak hayallerin, sıcacık gülümsemenin ve en önemlisi kendimize sarılıp, ısınmanın zamanıdır şimdi.. Aralık güzel bir aydır, yılın yorgunluğunu taşımaz, yeni olanın gelişine sığınmaz ve biliyor musunuz hava da soğuk değildir aslında... Herşeyi daha iyi görmek için, şimdi gözlerini kapa..

fotograf: deviantart

11 Kasım 2008

Kelimeler ne taşır ve gelir size ?


anımsadıkça bilebilecek insan
neyi unutmaması gerektiğini..

Kelimeleriniz ne kadar güçlü dendiğinde, ifade ettiğim şey tam anlaşılmış mı dersiniz? Ya da kendimi doğru ifade ediyorum ve böylece vurucu noktalar yakalanıyormuş diye mi düşünürsünüz?

Son zamanlarda içimde daha çok sessizleştim. Eskiden hem konuşurken, hem de düşünürken kelime çokluklarımla çebelleşirdim. Şimdi sessizliğin enerjisiyle, kelimelerimin enerjilerini şarj etme deneyimi yaşıyorum. Son günlerde sesleri dinliyorum. İnsanların bazılarının akıl seslerini, bazılarının boğaz seslerini, bazılarının da kalp seslerini kullandığını anlıyorum artık. Kendimi bu konuda eğitmeye başladım. Son günlerde takip ediyorum kendimi, seslerimi ve diğerlerini...

Akıl sesi, sanki akıldan düşüyor ağıza. Bazen kalp ile bağlantı kuruyor olsa da çoğunlukla akıl konuşturuyor ağızı. Düşünceler çıkıyor, çoğu düşünce olarak kalmış orada tıkabasa. Hiçbiri süzgeçten geçmemiş. Kafa karışıklığı seziyorum. Gelgitleri anlıyorum. Ses o kadar vurgusuz ve net ki, karşıdakinin ağzından kelimeler yuvarlanıp önüme düşüyor adeta. Bakıyorum, akıl sesimle dinliyor görüyorum kendimi, hemen kalbimle dinleyerek, süzgeçten geçiriyorum o aklı ve düşünceyi. Genelde şöyle kelimeler duyuyorum akıl sesiyle çıkan konuşmalarda “ ben, ... böyle düşünüyorum.. ben.....olmaz ama... bana göre.....sonra dedim ki.....ben “ Bu konuşmalara cevabım “Haklısın” olarak duruyor sessizliğimde bir kenarda..

Boğaz sesi var birde. Boğazdan çıkıyor kelimeler. O ses çığlık gibi. Boğazın içinde ses gidiyor geliyor, nefes alınıyor arada, anlaşılmak istiyor sanki. Sesin sahibi arada kalbinden yardım alsa da, sadece boğazdan gelen ses kelimelere dönüşüyor. Genelde gözleri sulanmaya yakın oluyor boğazdan konuşmaların. Ya da bir süre sonra akıl sesine dönebiliyor kalp sesini yok sayarak. Kelimeler şöyle oluyor boğaz sesiyle konuşmalarda “ ama ben.... yani.... Anlamadım ki... Niye böyle.. Çünkü.. Yine de.... Aslında.... Sen “ Bu konuşmalara cevabım “ Anlıyorum” duruyor hep bir kenarda...

Kalp sesi var bir de. İçtenliğinden anlıyorsunuz bu sesi. Çok vurgulu değil. Su gibi akıyor adeta. Çok kelime fazlalığı da yok cümlelerde. Bazen sessizlik bile olabiliyor konuşma aralarında.. Nefes akılda dolaştırılıp, boğaza inmiş ve gögüs kafesinde demlenmiş belli. Sonra kelimelerin içinde birşey var, sizinde kalbinize ilişiyor aklınıza uğramadan. Konuşanın yüzünü görmesinizde, içi de gülümsüyor hissediyorsunuz. Bu konuşmalara kalbimde yanıt veriyor genelde. Ve dudağımda bir tebessüm oluyor her seferinde..


Şamanik şifacılıkla ilgili okuduğum bir kitabın önsözünde ki yazı aklıma geliyor. ”Bu kitaptaki meditatif çalışma bölümlerinde, kelimelerin size doğru ulaşması için enerjilerine dikkat edilmiştir. Kitabı okuduğunuzda, enerjiler sizde çalışmaya başlar. Yeter ki kapılarınızı açık tutun” Bir kitabı, parça parça okursunuz. Bir kitabı önemli satırları çizerek okursunuz. Ben ilk kez, elimdeki bu kitabı boyut kazanmışcasına derinlemesine okudum. Enerji yüklü olduğu söylenen kısımların kelime ve cümle dizilişlerini, içerdiği anlamları, bana ulaştığında hissettiklerimi bir daha check ettim. Anlar gibi oldum, ama anlamadım. Geçenlerde evin en sessiz, kendimin en dingin olduğu bir zaman diliminde aynı kitabı rastgele okumak için elime aldım. Bir sayfasını açtım. Okuduğum pasajda içimdeki sorunun cevabını buldum sanki. Kalbimle hissettim. Kitabı gülümseyerek kapattım.

Gerçekten kelimeler ne taşır. Anlamlar, ifadeler, duygular dışında. Yoga’da bazı mantralar kullanırız. Bu mantraların söylenişlerinde dilin damaktaki bazı meridyenlere dokunması nedeniyle, zihin sakinleşir. Ayrıca enerji verir, denge, ahenk ve huzur sağlarlar. Bazı insanların ” Hmm yoga mı yapıyorsun, OMM diyerek uçuyormusunuz ?” diye sorduklarında, aslında bu ses frekansını ve felsefesini anlatmadıklarını söylüyorlar sorularında... Kısaca değinmek gerekirse, OM mantrası, A-E-OU-M seslerinden yararlanarak çıkarılır. A sesi// akciğerlerin üst kısmı üzerine ve beyine etki yapar. Bu Hristiyanlar'in ruhani ayinlerinde bolca kullandıkları, huzur verici bir ses olarak bilinir. E sesi// boğaza, ses tellerine ve güçlenmesi için Troid üzerine etki yapar. Her birisi arka arkaya üç defa çıkarılan bu sesler, ait olduğu dokular içinde, besleyici bir kan birikmesine sebep olur. OU// sesi bütün karın organları üzerine etki yapar: Mide, karaciğer, karnın alt kısmı ve ince bağırsakların çalışmasını düzenler. O sesi // ağır ve derin olarak çıkarıldığında, bütün göğüs kafesini titretir ve akciğerleri harekete getirir. Onun etkisi ince bağırsaklara ve eğer onu; sonuna kadar nefes vererek iyice çıkarırsanız, cinsel güç üzerinde de etki yapar. OM // Hindu yogileri tarafından kozmik ses olarak nitelendirilmiş bir sestir. Kafatası sinirlerini ve kubbesini titreştirir. Eğer bu sihirli ses üzerine iyice konsantre olunursa, zihinsel fonksiyonlarınızın hissedilir derecede berraklaştığını farkedebilirsiniz. I// bu serinin son sesidir. Uzun bir şekilde, hafifçe dudaklarda bir gülümseme meydana getirerek çıkarılması gerekir. Sevinç verici ve parıltılı olan bu ses, burun, boğaz ve bronşlarda etki yapar. Yani "mantra"nin kullanılışı, kelimenin bu gizli gücünden, şuurlu bir şekilde yararlanmaktan başka bir şey değildir. Ayrıca Şanskritçe de 'man' zihin ve 'tra' özgürleştirici anlamına gelir.

Seslerden oluşan kelimelerinde böylesine gizli güçleri vardır. Bana göre, kelimeleri salt anlam ihtiva eden harfler olarak görmek, dünyevi bedenimizde varolup, yaşayıp gideceğimize inanarak ruhu yok saymaya benzer. Onları seçerek kullanmak gerekir.

En sevdiğim kelimeyi çocukluk arkadaşım Billur hayatıma sokmuştur mesala. Telefon ile yaptığımız sohbetimizin bir kısmında bluğ çağımızda, yazlıktaki bir aşk mecaramızı hatırlatmaya çalışıyordu. "Anımsıyor musun" demişti. Ne güzel kelimeydi anımsamak. Hatırlamak gibi beyni yoran bir kelime değildi. Hatırlamak gibi, geçmişe dair sayfa açtırmıyordu “neydi?” diye sorarak kendinize. Anımsamak bana o anı duygularıyla yaşatmıştı. "Hatırlıyor musun" diye sorsaydı, cevabım “hayır” olurdu. Çünkü aşık olduğumuz çocukların tiplerini hatırlamıyordum. Ama anımsamıştım, o günü, o ruh halini, çocukluğumuzu...

Kelimeler güçlüdür. Onları kullanmak serbestisini edindiğimizden beri har vurup, harman savuruyoruz sanki. Aynı nefesimizi har vurup, harman savurduğumuz gibi. Sadece konuşuyoruz, düşünüyoruz. Kelimelerin ağızdan dökülüşüne bakıyoruz, hangi kaynaktan çıktığını anlamaya malasef çalışmıyoruz.

“Sevgi” derken kalbinizden mi konuşuyorsunuz? Ya “Seni seviyorum” derken boğaz sesinizi kullanarak, soru işareti mi takıyorsunuz cümlenin dibine? Ya öfkeliyken, nerde sesiniz ? Peki “Mutluyum” derken, gülümsüyor musunuz kalbinizde doldurduğunuz nefesinizle birlikte?

Cevaplar nerede ?
Sesinizin geldiği kaynak aklınızda mı yoksa kalbinizde mi?


Gözlerinizi kapatıp, mantrayi deneyimleyin..

.


fotograflar: deviantart


03 Kasım 2008

Boşluğu anladığın zaman dolacaksın..

Ölümden niye korkacağım ki?
Ben varken o yoktur,
o gelince de ben olmayacağım.
Lucretius


Hayatı tıkabasa yaşamak, dolu dolu yaşamak mıdır ?
Mobilyalarla dolu bir evde, eksik olan şey nedir? İş ve ev arasında sıkışmış birinin, neye ihtiyacı vardır? Cebinizde para yoksa, ne vardır ? Peki açsanız, mideniz ne ile doludur?

Hayatın tanımında doldurmak diye birşey olmalı diye düşünüyorum. Hepimiz dopdoluyuz. Tıkabasa doluyuz. Boşaltma işlemini de, yenilerini doldurmak için yer açmak adına yapıyoruz sadece. Adına da temizlik diyoruz.

Kalplerimiz dolu. Acıyla, küskünlüklerimizle dolu. Bazen pişmanlıklarla dolu. Bazen de karşı tarafa duyduğumuz aşkla dolduruyoruz içini, eskisinin üstüne. Boş bir kalbiniz olsa yaşayabilir miydiniz?

Cüzdanımız dolu. Kredi kartlarıyla, faturalarla, kimlikler ve parayla. Boş bir cüzdanınız olsa yaşayabilir miydiniz?

Midelerimiz dolu. Biraz önce yediğiniz yemekle, içtiğiniz çay ile. Mideniz boş olsa yaşayabilir miydiniz?

Çantalarımız dolu sonra. Anahtarlar, cüzdan, parfüm, minik akıl defteri, uğur taşları.. Bunlar, benim çantamda sayabildiklerim sadece. Nereye, nerelere taşıyorsunuz siz çantanızı ve içinde olanları ?

Ya çantanız boş olsa? Cebinizi doldururdunuz değil mi? Bozuk paralar bir yanda, anahtarlar bir yanda. Eğer arka cebinizde varsa, cep telefonu oraya...

Hayallerinizde eminim benimkiler gibi bir doludur. Hayali olmayan insan var mıdır bu evrende ?

Benim aklım da dolu sonra... Düşünmem gereken birşey olmadığı halde onu da doldurabiliyorum. “Masa lambam için, beyaz ışık veren bir ampül almalıyım” diyor aklım mesala şu anda. Yarın sabah için düşünüyorum sonra, “arabamı yıkatmaya versem, zamanım olur mu diğer işlerimi yapmaya”..
.
Konuşmalarımda dolu dolu hep benim. Eski patronum, odasında yaptığım bir konuşmam sonrası “Sen dakika da kaç kelime konuşuyorsun” diye sormuştu. Ne anlattığımı dinlemedi diye üzülmüştüm.

Sohbetlerimi anlatmama gerek yok sanırım. Oturamam sessizce. Sıkılırsam, daha çok konuşurum. Dolmalı o an, o sohbete ayrılan zaman...

Dolaplarım dolu sonra benim. Alışveriş yapıp, buzdolabım dolu olunca evimde herşey tamam sanıyorum. Keyif basıyor üstüme... Kıyafet dolabımda doludur. 3 kazak, 3 pantolon ile yaşamayı beceremem, öyle yaşayabilenleri çok imrensemde..

Evim dolu sonra... Henüz adım atacak yerim var, şükürler olsun ki. Fakat sanki aldığım ve eve gelen herşey mitoz çoğalıyormuş gibi, yer bulamıyorum bazı şeylere...

Zamanın dolu aslında... Her anım dolu... Yapmam gerekenlerle dolu... Boş olacağım zamanlar da dolduracaklarımla dolu...

Kahve bardağım dolu mesala... Bakın boş sayfamda doluyor şu anda...

Kalplerimiz, çantalarımız, cüzdanlarımız, hayallerimiz.... Tatillerimiz, midelerimiz, akıllarımız, sohbetlerimiz.....Kariyerimiz, özgeçmişimiz, tencerelerimiz, dolaplarımız, evlerimiz... Hepsi Dolu.... Bu doluluğu mutluluk sanıyor ve mutlu oluyoruz ?
.
Duvarların içinde yaşıyoruz aslında.. Bakınız çevrenizdeki duvarlara. Evin içindeyiz, arabanın içindeyiz, bu yazının içindeyiz. Birşeylerin hep içindeyiz. Ve hep birşeyleri dolduruyoruz. Hayatımız aslında binbir dolu kutucuktan oluşuyor. Hepsinin içinden de başka kutular çıkıyor.

Ama boşluğu da özlüyoruz..


Aslında biliyormusunuz, KORKUYORUZ.

Boşluktan korkuyoruz. Çünkü, boşluk başedilmesi zor birşey. Boşluk tanımsız ve fazlasıyla ürkütücü. Boşluğun tanımı ölüm aslında içimizde. Hepimiz ölüme koyduğumuz anlamların korkularını yaşıyoruz. Yaşadığımızı anlamak ve korkularımızdan kaçmak adına dolduruyoruz herşeyi. Bu, bir tür savunma mekanizması aslında. Böylece güvendeyiz sanıyoruz. Bu yüzden de özgürleşemiyoruz. Yüklerimiz ağır geliyor. Nefessiz kalıyoruz. Toplamaktan yoruluyoruz. Düzeltmeye çalışıyoruz, olmadı yenisini koyuyoruz. Kendimizi böyle kandırmak için tüm çabamızı harcıyoruz. Çünkü çok Korkuyoruz.
.
Boşluklara bakın hayatınızda. Rahatsız ediyorlar değil mi? Etmesinler. Bırakın boş kalsınlar. Boş kalınca birşey olmuyor. Hissedin o boşluğu.. Bir süre sonra o boşluk size yarattığınız korkuları fısıldayacaktır, dinleyin. Sesi duymamak adına, panikle doldurmayın içini.. Özgürleşmek istiyorsanız, boşluklar yaratın ve en önemlisi o boşlukları yaşatın. Boşluğu anladığımızda gerçekten dolacağız. Farkında mısınız?
.
fotograf : deviantart
>

16 Ekim 2008

Döne Döne, Elmayı ye !


Sağlıklı yemek yemek, seçmekle başlar yiyeceğiniz şeyleri...Bir hamburgere asla hayır diyemem. Ama hamburger yerine artık bir çorba içiyorum, doyuyorum. Bende çikolataya bayılırım. En kriz anlarımda koca bir kare çikolatayı, gözlerimi devirerek yiyip, pişmanlık duyarım elimde kalmış boş paket kağıdına hüzünle bakarak.. Ara sıra yapıyorum bunu yine.. Çok yapmadığım için, ödül niyetine keyif alıyorum almasına ama, tatlı yerine bir elma yemek beni dindiriyor artık "krizlerimde "..
.

Yemeği seçmek gibi, artık hayatı da seçerek yaşamayı öğreniyorum.. Bu ayrıştırmayı hiç bilmezken, şimdi niyeyse bünyem kabul etmiyor fazlasını.. Gazete okumaya son verdim, beş aydır bihaberim herşeyden.. Gözüme gözüme sokulan tüm güç oyunlarını, pompalanmış magazin haberlerini, kandırılmışlığımızı okumayı red ederek başladım işe.. Televizyon izlemeyi bir yıl önce bıraktım. Biz, akşam yemeği saatinde, şehitlerin ölüm haberini izleyemiyoruz.. Hastanede ihmal sonucu ölen yeni doğan çocuk haberlerini izlerken, evet bu “gerçek” diyorum ama izlerken elimden birşey gelmiyor ki, yapabileyim.. Kalbimiz bunlara dayanmıyor.. Bize dayatılan ve izlettirilen herşeye karşı, nasıl mutlu, sağlıklı ve tüm bunların üstünden başarılı bir hayat sürmemizi istediklerini anlamıyoruz.. Gündeme bomba gibi düşen haberleri, gündemden çıkınca duyuyorum. Son zamanlarda arkadaşlarımın arasında, ekonomik kriz konuşuluyor. Ben dinliyorum. Herkesin inandığı, bildiği ve ilerisi için ürettiği bir görüntü var. Ben dinliyorum. İnanmadığımdan değil anlatılanlara bakışım, karşımdakinin bunca inanmışlığından ürküyorum.. Bilmediğimi öğrenmek adına da dinlemiyorum.. Bilmek, bana neyin faydasını sağladı diye düşünüyorum. Benden çok uzak birşeymiş gibi dinler görüyorum kendimi..

Gördüğünüz gibi tam uzaylıyım.. Çok ta sıkıcı olduğumu düşünüyor olabilirler. Çünkü, "biliyor musun ? duydun mu?" diye başlayan cümlelere “duymadım” “bilmiyorum” diyorum sıklıkla. Karşı taraf, kaptırıp anlatamıyor böylece duymam gerekeni.. Kolaysa sar baştan anlat Burcu’ya şimdi herşeyi... Ekonomik krizi, nedenlerini, varsayımları, olacakları, tavsiyeleri, olası senaryoları, kim ne demişleri... Diyemiyorsun ki, inançlarını kaybetme- dünyadaki enerji dengeleniyor. Bir yerde açlar varken, diğer tarafta obezler niye var.. Güç nedir? Güç gerekli midir? Oyunlara inananlar kendini oyunun içinde bulur.. Denge için teraziler hep bir sallanır..

Zenginlik içinde değilim (henüz !).. Hatta ekonomik krizin, daha vuku bulmadığı zamanlarda krizlerin vurduğu biriyim.. (Krizler, kendilerini büyütür ve yenileri doğururlar.. ) Çözüm, neden ve eylem planı çalışmalarımı 1 yıldır yuvarlak döngülerde gidip-gelerek / çıkıp- inerek/ yükselip- düşerek/ kazandığımı sanıp-kaybederek öğrenenlerdenim... Hala da aynı yolun öğrencisiyim.. Yaralarımı, umut bağladıklarımla değil, inançlarımla sardım.. Artık gözlerim açık düşerken, biliyorum ineceğim zemini ve aslında nasıl kendi yarattığım bir halüsünasyon olduğunu yerin.. Gidipte, gelemediğim noktaların hep içimdeki gelipte, gidemediklerim olduğunu da öğrendim.. Onlar benim asıl korkularımdı.. Korktuğumdan gidemedim, geldiğim yer ise hep aynı yerdi.. Çıktım ve indim sonra.. Merdivenleri çıktım bir umut, çıktım dediğim basamakta umutsuzluğumla kendimi aşağıya tekmeledim.. Bir de kazançlarım, kaybettiklerim var tabi... Kazanç ihtiva ettiği anlam nedeniyle sadece kazançmış, kaybetmeyi öğrenmek aslında hayat sermayesi. Döngüm çok uzun sürdü benim.. Bu süreçleri bir- bir, döne-döne yaşadım.. Çaresizlikle döndüm.. Çareyi buldum mu diye döndüm.. Bu sıra da kendimi ve olduğum hali kaybederek döndüm.. Bu dönüşleri, içimden kusarak döndüm. Tek istediğim aslında, köşebaşından dönmekti.. Köşeyi dönüp, sağlam adımlarla –düz ilerlemekti.. O köşe hiç gelmedi.. Ben döndüm..

Sonra, dönüşün içinde artık direncimi kaybettim.. Ben ne yapsam dönüyordum. Bıraktım.. Gerçekten bıraktım. Bu satıra, bırakmaktan keyif almaya başladığımı yazacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.. Uzun süre keyiften çok, teslimiyeti yaşadım.. En zor ve uzun dönüşlerim bu dönemde oldu sanırım.. Soyguncuların olay yerini terkettiğini ve artık beynine dayanmış bir silahın olmadığını, çok sonra farkeden bir rehinenin ruh halindeydim. Gözlerimi açtım.. Önce birini –sonra diğerini.. Dönüyordum hala... Önümden geçenlere baktığımı hatırlıyorum.. Merdivenler, çıkan ben- inen ben, Düşen ben- düşüren ben, Kusan – kustuğuna kusan ben... Dönüyordum.. Sonra sonra, dönenin ben değil – benim çevremde yarattığım şey olduğunu anladım.. Durduğum yer sabitleşti belki de.. Çevremde yarattığım; düşünce kalıplarım, başkalarının düşünce kalıpları, dış dünyanın enjekte ettiği inançlarım, inançsızlığım, toplum tapuları, korkularım, korkutulduklarımdı. Dönmeye karşı dirençlerimdi bana hız veren... Duruldu bir anda..Durdum..

Güneşe bakıyorum... Dönüyor.. Bende onunla dönüyorum.. O ne tarafa döndürürse yüzünü, bende onunla dönüyorum.. İnançlarımı aldım elime, çapaklarını temizliyorum şimdi.. Hayallerimin arasına giren, korkulu düş kırıklıklarını seviyorum.. Düşüpte kanattığım yaralarımın, kabuklarını sökmüyorum artık.. Ben artık, kendi etrafımda dönüyorum.. Gezegeniyim güneşin...Hayatın akışında, kendi çevremde dönüyorum..
.
Duydun mu ? Ne olmuş? Ekonomik kriz, işsizlik, parasızlık, bir dönem sonra takas yaparak yaşarız artık!!, ah bu çocukları nasıl bir dünya bekliyor diyenlere bakıyorum işte uzaylı gibi.. Kustum ben, yeter çok döndüm diyemiyorum... Ben bu dönme dolaba bindim, buna binmek için sırada sizinle beklemeyeceğim diyemiyorum.. Uzay ve Güneş sisteminde yerimi alıyorum hemen... Önce derin bir nefes alıyorum.. Ayaklarımı yere basıyorum sonra sağlamca.. Ve başlıyorum içimden kendime şunları söylemeye....



Dönmelisin... Kendi inançlarınla, umutlarınla, hayallerinle dönmelisin..
Haydi, kendi etrafında dön...
Güneşle ve hayatın getirdikleriyle dön..
Sakın durma
Durursan

Yine kusarsın..

Boomp3.com


tv / Ben-Güneş ve Belimdeki hulahop fotoğrafı : deviantart


02 Ekim 2008

HuLaHoP

.
Büyümemiş bir çift olarak, bugün Güçlü ile oyuncakçıya girdik.. İkimizde kendi yönlerimize doğru ayrıldık..Ben çocuklar için yaratıcı kutulara göz gezdirmeye gittiğimde, Güçlü maket reyonunda turluyordu. Benim sevdiğim kutularda, bazen incik boncuklar oluyor, bazen şeffaf küreler boyuyorsun, bir kez mini saksılar vardı bir kutuda, boyası da içindeydi. Bir güzel alıp, boyamıştım onları.. Annem kaktüs ekmişti içlerine..

Yine aynı oyuncakçıdaydık..Oyuncakçılar büyükler içindir aynı zamanda, bilirsiniz.. Çocuk sahibi olsanızda -olmasanızda, sizinde gözünüz kayar şöyle oyuncaklara... Benim zamanında Barbie bebek yoktu dediğim çok olmuştur dolaşırken.. (Bunların Makyaj malzemeleri bile var ohaa...) Çim adam mı, hiç görmemiştim küçükken böyle birşey.. Bu yumurtayı sulayınca, yumurta kırılıp, bir yaprak büyümeye başlıyormuş içinden, üstünde de “i love u” yazıyormuş yaprağın ( pamuktan fasulye yetiştirmeyi hayli ilerletmişler...) Prenses kostumu mü? ( içine giremem ki şimdi bunun, hmm belki sadece tacı olabilir koca kafama..) Bir oyuncak ayıyla çocukluk geçirdim ben be, bu ne Nemo’ mu?... Hah hulahop, bunu biliyorum ! ( annem almıştı pazardan, 19 Mayıs gösterisi için ablama...)

İşte yine o günlerden biriydi.. Oyuncak reyonları arasında, çocukluğumun oyuncaklarıyla gördüklerim arasında istatistiki -duygusal bir kıstaslama yaparak ilerlerken, bir yandan da içimden içimden konuşuyordum.. Ne aradığımı bile unutarak, bir rafın önünde hayallere daldığımı farkettim..


Mutlu çocuk çift mutfaktadır. Uzakdoğulu hanım çocuğumuz yumurtaları karıştırırken, Sportif beyi de, brokoli (?) kızartmaktaydı pür neş-e . O an’ın tarifi yoktu. Bey çocuğun, Uzakdoğulu hanım çocuğuna bir bakışı, bir gülüşü vardı ki... Birazdan, plastik masalarında oturacaklar, renkli plastik tabaklarının içinde brokolili yumurtayı yer gibi yapacaklar ve çok mutlu olacaklardı belli ki.. Sonra Bey çocuk, arkadaşlarıyla dışarda futbol oynamaya çıkmadan önce, mutfaktan içi dolmuş çöp torbasını dışarıya atmak üzere alacak, Hanım çocuğumuzda, beyinin gitmesiyle ev işlerine girişecekti. Bulaşık makinesine tabakları dolduracak, makineye sığmayanları şöyle bir elde durulayacaktı mutlu mesut.....
.


Sonra, Temizlik seti vardı o rafta.. Benim real hayatta böyle bir setim yok sanırım. Kız çocuğu, temizlik heyecanını bastıramamış olmalı ki, kahkahayla poz vermiş.. Ben ne güzel viledalarım şuraları dercesine..Ya şu elektrik süpürgesi, beni benden aldı. Ne temiz kadınım, yarabbi şükür !!



Temizlik bitince, bebeklerle ilgilenme zamanı şimdi.... Biri uyurken diğerinin altı bağlanmalı.. Çok uslular, ağlamazlar.. Yatarlar öyle...Yata yata büyürler.. Sırayla uyuyor birde...Biri zenci, babası başka ama annesi benim... En sevdiğim şey, birini uyut, diğerini altını temizle pış pışla... Gecede hiç uyanmaz bu yavrular... Annelik böyle birşey işte, bazen zor ama değişilmez bir duygu... Anneyim ben !!



Hazır bebekler yatarak kendi başlarına idare ederken, alışverişe gitmek lazım...Taze meyveler almalı plastikten..Yazar kasanın önünde sıra da olmuyor, verdim mi kredi kartını 5 dakikaya evdeyim.. Komşu kadınları uğrayacaktı öğlen... Onlara çay demler, kısır yaparım. Çaylarımızı yudumlar gibi yaparken, çoluk çocuktan bahseder, eşleri çekiştiririz hem.. Çadırdan da olsa evimiz, diz üstünde de servis yaparım... Kendime laf getirtmem, ne kötü ağırladı diye !!


Akşam Çocuk beyim futboldan ve atçılık oynamaktan yorgun gelmeden, çamaşırları makineye atmalı önce.. Sonra birkaç sökük çorabı, dikiş makinesiyle dikmeli... Evim evim güzel evim...

Böyle sürdü raftaki oyuncak setlerine bakarken, kendimle konuşmalarım, konuşturmalarım.... Hanım kadınlar, Çocuk beyler, daha minnacıkken üzerimize sinen kimlikler, taklit ettiğimiz görevler, hayatın gerçeklerinin kurgudaki oyun halleri, çocuk olmanın unutulduğu- güya çocukları büyümeye hazırlayan oyuncakların arasındaydım. Hızlaa uzaklaştım..

Terzilerin çocukken dikiş makinesi var mıydı? ya Aşçıların plastikten sebzeleri ?

Kumla oynayıp, toprağın tadına bakarak, solucan sevip, sokak kedilerini ayağımda sallarayarak, yokuştan aşağıya patenle kayarak, duvarlara tırmanarak yaşadığım çocukluğumu seviyorum. Reyonlar arasında dolaşırken, anaokulunda gördüğüm, bu gördüklerime benzer kurguda- muşambadan yapılmış Kızıldereli çadırı geldi aklıma sonra... Ne inanılmaz bir çadırdı o benim için anlatamam.. Bize aitti, sadece bizim oynamamız içindi.. İçine girer, dışardan dolanır, delirerek eğlenebilirdik... Ben ise çadırın içine oynacakmış gibi girip, atlayıp-zıplayanları, öğretmenimizi, dışarıda evcilik oynayanları takmadan, tam bir Kızıldereli edasıyla bir köşesine kıvrılıp uyurdum öylece... Çadırın tadını tam çıkardığımı düşündüm bu anıyı hatırlayınca..

Belki de ben, küçükken bir oyuncak mutfağım olmadı diye, yemek yapmayı sevmiyorum.. Annemi arayıp, elektrik süpürgesinin neden horhorladığını soruyorum ki, düzenli çöp torbasını değiştirmem gerekiyor, öğreniyorum.. Diz üstünde divane olarak servis yapamıyorum, genelde bize misafir gelenlere “istediğinizi yiyin –için, kendi eviniz gibi davranın” diyerek, bu işten de sıyrılıyorum.. Neyse ki çamaşırları makineye atabiliyorum... Yarabbi Şükür !!

Annem hep resim çizdirdi bana küçükken, hayalimdeki evleri hep oraya çizdim. Meyveler neye benziyordu, şekillerini, kokularını, tatlarını düşündüm çizerken.. Çorabımda delikti..
*
*

21 Eylül 2008

Eksilerek büyümek / Haraşo Şal


İlmek atmak istiyorum günlerdir.... Bu bir farkındalık çalışması... Her ilmekle büyüyen bir parça düşünün. Ama o büyürken, içimden de bir parça gidecek veya an ve an/ ilmek ve ilmek kendime kazandırdığım yeni bir parçaya sahip olacağım...Ve bunların hepsini ilmeklerle yapacağım.....


Şişleri tutmak ustalık istiyor.. Onların kalınlık numaralarının, tahta veya mika oluşlarının ustalığımı konuşturmak için geçerli kriterler olmadığını biliyorum. Elleriniz ne zaman kavrıyor onları, işte o zaman ustalığınız veya acemiliğiniz anlaşılıyor.. Ne kadar kararlıysanız, o kadar ustalaşıyorsunuz.. En önemlisi nasıl –ne kadarla başlayacağınızı bilmeniz gerekiyor.. Yanlış olabilir, dar gelebilir, bol da, ya da taşımaz ip yaptığınız örneği sırf başlangıçta yaptığınız hesap hatasıyla.. İple, düğüm dalaşınız da olabiliyor sonra.. Dolaşıyor ip, isyan edebiliyor.... Yılmamak lazım... Bu bir emek işi, bu bir yaratım süreci ipin üstünde...Cambaz kendiniz, ip siz....

Ama peki ne yaratacaksınız ? Bir hırka mı, bir şapka, bir şal mı ? Yoksa içinizde bir boşluk mu yaratmak istediğiniz?

Annemin geçen ay binbir emek ile, ilmek ilmek örüp, bana hediye ettiği kazağı düşünüyorum... Kimbilir kaç ilmekle büyüttü onu ve bu arada kendisini de kaç ilmek eksiltti..

Örgümü düşünüyorum... En zoru başlangıçlar sanırım... ya da “Başlayabilme Cesareti”.. Karar vermeye, çoğaltmaya, sökmeye, eksiltmeye cesaret gerekiyor......

Aylardır söküp söküp, doğruya başlamak adına verdiğim çalışma geliyor gözümün önüne... Şimdiden geriye doğru söküyorum devamlı...Olmadı bu, yeniden başlayabilirim lüksü var örgü de ya hani... Hayatımda da bunu yapıyorum....Bazı duygu, düşünce ve inanç kalıplarımı geriye doğru söküyorum son zamanlarda.... Olmadı üstüme ördüğüm duygu, ilmek niyetine attığım düşünce ve bir kıyafet gibi taşıdığım inanç çünkü.... Bazen giyinmeyi, örtünmekle karıştırır ya insan.. Örtününce, kendinden de gizledi sanır onları... Örtünmüşüm bazen sadece... Şimdi söküyorum..

İlmek ilmek söküyorum... Bazen inatçı ilmekler, çözülmüyor, düğüm oluyor... Biliyorum bu inatları, direniyorlar diyorum gülümseyerek... Aynı benim dirençlerim bunlar, tanıdık.. Bir hışımla çözerim seni diye ipe asıldığımda direnen, ama sabır ve sevgiyle üstüne eğilince kendiliğinden çözülüveren... Sabırla çözüyorum artık.. İlmeği atarken kendimi çoğalttığımı düşünürken, düğümü çözerken de yarattığımı ve boşluğu çoğalttığımı biliyorum kendimde artık.... Kendi etrafında biraz daha yuvarlanıyor, büyüyor böylece yumaklarım...

Tabi yumaklar komik görünüyor... İpte dalga dalga kıvrımlar var, sanki elektrik çarpmış.. Düğümler çözülürken, incelmiş olabilir bazı yerlerimden iplerim... Tabi, çok yol kattettiler.. Hem büyüdüler beraber, hem de çözüldüler.. Ama ne olursa olsun, yeniden örülebilecek yumaklara sahibim...
.
Şimdi yeni birşey yaratmalı onlardan.... Annemin bu konudaki ustalığını düşünürken, ondan bana birazda olsun mutlaka geçmiştir bir yetenek diyorum, gülümsüyorum.. Şişlere bakıyorum gülümsüyorum, hallederiz biliyorum.. Yumaklarıma bakıyorum sonra, hallerine görüp daha da gülümsüyorum...Sakil görünüyorlar, yorgunlar sanki ama biliyorum ki hala güçlüler...

Bu eğrilmiş ipleri büyütme zamanı şimdi... Bir şal yakışır bu yumağa ve taşıdığı anlama... Kendi ayazlarımdan korur beni, mevsimlerimin soğuğunda ısıtır.... Onlar büyürken yeniden, bende içimde sökülen ama kalan son izleri eksilteceğim ilmek ilmek. Ve her ilmekte biraz daha azaldığımı hissedeceğim gülümseyerek.......

Kış geliyor...
Havalar soğurken yapılacak en güzel şey sökmek, dikmek ve kesinlikle örgü örmek....
.
Brajeshwari / 21.09.2008

30 Temmuz 2008

Bir Damlanın içinde yaşıyorum.


(Niko ile Beypazarında ve Kapadokyada çektiğim fotograflar bu yazıma eşlik ediyor yine... İlk kare ise, benim tamamen rastlantısal çekildiğim bir kare.. Niyeyse bu yazıya denk düştü bu fotoğraftaki tek gözümün yakalandığı bakış..)


Kaç ömür geçirdiğini söylemedin bana.. Nereden nereye gittiğimizi de sadece sen biliyorsun... Benim bilmediklerim, seninle birlikte öğrendiklerim aslında...


Sakince öğütledin bazen... En yakın olduğumuzda, kendimi iyi hissettirdin... Hep yanında olmak istedim sadece... Hep sana yakın... Bilgeydin, sakindin ve sevgi dolu....

Sen varken bana hiçbirşey olmaz dedim... Büyüdüm, sayende ilerleyebildim.. Canın acıdığında bile durdun, sabrettin... Hiçbir yerin kanamaz senin... Acıyabilir belki.. İzin verirsem ben ancak acıtırlar seni... Merhem bilmez o acılar.. En yalın haliyle bu durumu, ancak senin deyiminle “ zaman” çözebilir.

Elle tutulmazsın.. Kocaman sarılınmazsın... Sırtımı sıvazlamazsın.. Ama hissederim seni.. İçimde –içerden güç verirsin.. Varlığını fısıldar, sevginle iyileştirirsin... Ve ne zaman sevgiyle baksam.. Bilirim ki beraberiz..

İnancımı yükseltirsin her zaman...Evrene ve yaradana olan...

Ellerim sahicidir.. Dokundukları gibi, dokunulabilirler.. Sana dokunamam.. Dokunmak seni hissetmenin yanında sadece dokunmak olarak kalır.. Seni hissetmek, tüm hücrelerimle, tüm varoluş nedenlerimle beraber gelir.. Dokunmak sadece anlamak, kavramaya çalışmak içindir.. Oysa seni anlamak için, çaba gerekmez... Varlığınla anlam kazanır herşey zaten..

Ama bu gerçekler sadece benim bildiğimden ibarettir.. Seni hisseden her kişi, zaten kendinde de senden bir parçayı bildiğindendir.. Tanıdık bulduğundan....Tanır olduğundan içindeki sevgiyi...

Bunca zaman zorladığım için pişmanım seni.. Ama ancak bu vakit anlayabilmişim değerini.. İncinmek her insanın bedeninde izler bırakıyor.. Ruhsal organımız olan ego izin vermiyor incinmemize... Halbuki seni bilmek incitmezmiş hiçbir şekilde... Ben aslında hep seni incitecek şeylerden koruduğumu sanmışım.. Oysa incinmek bir yanılsamaymış bir bütünken seninle..

Bir damla bile dolunca ancak damlarmış.. Ne güzel söz oldu bu bana Subhankari’den gelen.. Damlalarım doluyor artık beklemeden... Ve aktığı yerde, aktığı kadarına ve damladığına razı olarak.. Damladığında yaydığı ve kıyıya ulaşan dalgalarla değil - damlayıp karıştığıyla –kavuştuğuyla mutluluk duyan... Her kavuşmada daha çok damlanın arasında bütünün içinde- bütün olarak kendini tanımlayan...

Kaç ömür geçirdin bilmiyorum.. Kaç hayat taşıdın bu bedene kadar... Nereden nereye gidiyoruz bunu da bilmiyorum.. Bilmemek yormuyor eskisi gibi artık beni.. Neyi biliyoruz ki zaten.. Sadece sanıyoruz o kadar..

Şu aralar o damlanın içinde doluyorum sadece.. Zamanın bana uygun gördüğü müddeti dolduruyor, doluyorum. Sonra damlayarak bütünüme karışacağım ve kavuşacağım ... O kavuşmada aynı içimde hissettiğim sevgiyle sarınacağım sonra...

Sarınmak için ellere ihtiyaç yok... Duymak içinde kulaklara... Hatta görmek adına gözler bile yalan gösteriyor bazen... Ben tüm bu yanılsamaya rağmen, kocaman sarılındığımı hissediyorum, sevildiğimi duyuyorum içimde. Ve malasef bunların bir görüntüsü mevcut değil gözlerimin şahitliğinde..

Sadece damlalar var.. En saf haliyle kendisiyle tamamlanan, diğerlerine kavuşan ve düştüğü yerden dalga dalga kıyıya haber salan... Size kadar ulaşır mı o dalgalar bilmiyorum.. Eğer siz kıyıdaysanız ve sadece bir deniz görüyorsanız gözlerinizle... Ulaşır belki.....

Belki de o suyun içinde buluşuruz kimbilir... Damlalar elbet kavuşur birbirine.. Sudaki yansımamıza yada bizim gördüğümüzü sandığımız yanılsamalara kanmadan... Karışır, bütün olur, sarılırız birbirimize ... Suyun içine düşen ve o an sadece minik bir damla iken –beraber sarılırız bir bütün olan kendi gerçeğimize... Kimbilir....
..
.
Brajeshwari / 30.07.2008