.
.
.
Uzun zaman yazamadim... Böyle sanki ayva yemişim de, boğazımda takılı kalmış lokmam... (Bu dönemde ayvayı da gerçekten yemiş olabilirim tabii...) Uzun zaman yazamama bahaneler uydurdum; hayat karışıktı, vardır bir nedeni dedim önce... Sonra artık sözün enerjisi bitiyor, herkes yazıyor, konuşuyor, susmak lazım heralde,... dedim. Biraz dinlemeliyim dedim, ama kendi blogumdan tüm bloglara, twitter iletilerine kadar baştan sona okudum da, okudum... Sonra, yeni odam ağaç görmüyor, ayrıca sadece çatıları gören küçük bir camı var, ondan ilham gelmiyor olabilir, dedim... Çok bahanem vardı. Tüm bunlara rağmen inat edip, ne zaman word belgesini açıp yazmaya başlasam, bir korku doldu içime, boş beyaz sayfa ürpertisi koydum bunun ismini de...
.
Hepsi geçti... Ruhumla, kalbimle, göz yaşlarıyla şeffaflaşarak bir dua etmiştim bu yılın başlarında... Duamıydı, yakarışmıydı bilmiyorum, belki de kendinden bir vazgeçişti. Sadece şunu dediğimi çok net hatırlıyorum...”Tanrım, çok korkuyorum ve artık bu korkunun içinden geçmek istiyorum, yardım et bana”.... Bununla beraber, yolum değişmeye başladı. Zordu, zorluydu hala biraz zor ama artık yüreğimi basan o korku kalmadı. Ateşiyle, yürek yangısıyla yürüyen biri gibiydim bir süre... Hayatın beni bağlayan iplikleri bazen boşalıyordu. Kimse farketmiyordu ama, bazen yüreğimden ellerime kadar varıyordu titremelerim... Hiç olmadık şeylere ağlar buluyordum kendimi... Ama her seferinde bir güç, sanki kocaman elleriyle beni sırtımdan tuttuğu gibi silkeliyor, sonra olduğum yere ayakta bırakıyordu. Ben kalbiyle ayakta durabilen biriydim. Kalbimden yıkılırdım önce... Yükselirken kalbimden büyürdüm... Bedenin diğer tüm uzuvları, sadece uzuvdu. Ayaklarıma baktım o an... “Yeryüzünü kavra” ne zordur yeryüzünden daha minik ayaklar için... Ayağa kalktığım her sefer, ayak tabanımın daha güçlü yere bastığını hissettim. Kalbim bu ortaklığa çok sevindi.
.
Artık sözlerin hiç bir önemi kalmadi aslında... Cümleler enerjilerini kaybediyor, tüketiliyor her yerde... Tüketelim...Tüketelim ki bitsin... Bir tabaka daha sıyrılırız. Bir tabaka daha atarız üstümüzden, kendimizi anlatarak olmaktan... Göz göze gelişin, birbirine aşkla- dostça sevgiyle dokunmanın, bir gülümsenin cümle olarak tanımsızlığına varırız belki o zaman... Uzaklara telefonsuz varır belki sevgimiz, sadece düşünerek bile... Cümlelerimizden başlar arınma belki böylece... Hayatın içinde fazla fazlalıklarımızdan da atabiliriz sonra... Çifter çifter aldığımız eşyalar, ağzına kadar dolu buzdolaplarımız, homini homini yediğimiz yemekler... hepsinden azaliriz sonra biraz daha... Korktukça fazlalaştığımızı anlarız... Sözde, eşyada, eylemde....
.
Ağaçların dilleri yok... Üzerlerinde kıyafetleri de... Kökleri var, tutabildiği kadar sarılırlar toprağa... Yağmur yağarsa, güneş açarsa ne mutlu... Ne çoşku gösterirler, ne üzüntü... Dayanırlar, sabrederler ve bence kalpleri de var onların... Yoksa nasıl bu kadar güzelleşebilirler, renk renk, heybetli ve çoşku dolu...
.
Gerçeklikten koptuğum her an, bir ağaca baktım bu dönemde.... Yürürken, oturduğum kafede, ofisin penceresinde... Zamanın aslında bizim sandığımızdan farklı olarak, bir ağaç ritminde geçtiğini hissettim. Rüzgar esti, yaprak kıpırdadı, dallar dansetti... Ağacın gökyüzüne uzanışını izledim. Gövdesinin yaşamla beraber, kabuk bağlayan izlerini takip ettim. Renklerinde çoşkusunu anlamaya çalıştım. Beni en çok onlar sevdi, onlar iyileştirdi sanki...
.
Geçen gün, bir marketin çiçek bölümünde 2 tane bodur bonzai ile tanıştım. Minik, sevimli ve çok yakışıklıydılar... Şımarık mor menekşeler, koket kırmızı açelyalar hiç umrumda değildi. Bu ikisi orada öylece sus pus duruyorlardı. İkisine de gülümsedim. Konuşmadan, beraber eve geldik, onları en güzel topraklar ve saksılarla şımarttım. “Ne gerek vardı, çok teşekkürler” dediler de ben duymadım. Suyu yiyince, kendilerinden geçtiler de sustular. Sabahları benden geç uyanıyorlar. Öyle mutlular sanırım. İskender’le de iyi anlaştılar. Minik kaplumbağam, sabah yürüyüşlerinde onların saksılarının içine giriyor. Sanırım sabah meditasyonu için en uygun yeri buldu...
.
Çatı katındaki odada, minik penceremin önünden onlara bakıyorum her sabah....
Beraber büyüdüğümüzü, beraber zamanın ritmini yakaladığımızı hissediyorum...
ve her sabah hatırlıyorum.
.
Ağaçlar asla korkmazlar....
.
.
.
Yazının ve minik Bonzailerin şarkısı....
(Jai Sri Ram means "Victory to Lord Rama"./ Religious Hindus consider chanting Jai Sri Ram is a way to get rid of anxieties./ Lately it has been used by Hindu nationalists as a slogan in Indian politics.:)