Hayatı anlamaya çalışmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayatı anlamaya çalışmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Aralık 2011

Ağaçların Kalpleri vardır...

İstanbul/ Ağustos 2011
.
.
Uzun zaman yazamadim... Böyle sanki ayva yemişim de, boğazımda takılı kalmış lokmam... (Bu dönemde ayvayı da gerçekten yemiş olabilirim tabii...) Uzun zaman yazamama bahaneler uydurdum; hayat karışıktı, vardır bir nedeni dedim önce... Sonra artık sözün enerjisi bitiyor, herkes yazıyor, konuşuyor, susmak lazım heralde,... dedim. Biraz dinlemeliyim dedim, ama kendi blogumdan tüm bloglara, twitter iletilerine kadar baştan sona okudum da, okudum... Sonra, yeni odam ağaç görmüyor, ayrıca sadece çatıları gören küçük bir camı var, ondan ilham gelmiyor olabilir, dedim... Çok bahanem vardı. Tüm bunlara rağmen inat edip, ne zaman word belgesini açıp yazmaya başlasam, bir korku doldu içime, boş beyaz sayfa ürpertisi koydum bunun ismini de...
.
Hepsi geçti... Ruhumla, kalbimle, göz yaşlarıyla şeffaflaşarak bir dua etmiştim bu yılın başlarında... Duamıydı, yakarışmıydı bilmiyorum, belki de kendinden bir vazgeçişti. Sadece şunu dediğimi çok net hatırlıyorum...”Tanrım, çok korkuyorum ve artık bu korkunun içinden geçmek istiyorum, yardım et bana”.... Bununla beraber, yolum değişmeye başladı. Zordu, zorluydu hala biraz zor ama artık yüreğimi basan o korku kalmadı. Ateşiyle, yürek yangısıyla yürüyen biri gibiydim bir süre... Hayatın beni bağlayan iplikleri bazen boşalıyordu. Kimse farketmiyordu ama, bazen yüreğimden ellerime kadar varıyordu titremelerim... Hiç olmadık şeylere ağlar buluyordum kendimi... Ama her seferinde bir güç, sanki kocaman elleriyle beni sırtımdan tuttuğu gibi silkeliyor, sonra olduğum yere ayakta bırakıyordu. Ben kalbiyle ayakta durabilen biriydim. Kalbimden yıkılırdım önce... Yükselirken kalbimden büyürdüm... Bedenin diğer tüm uzuvları, sadece uzuvdu. Ayaklarıma baktım o an... “Yeryüzünü kavra” ne zordur yeryüzünden daha minik ayaklar için... Ayağa kalktığım her sefer, ayak tabanımın daha güçlü yere bastığını hissettim. Kalbim bu ortaklığa çok sevindi.
.
Artık sözlerin hiç bir önemi kalmadi aslında... Cümleler enerjilerini kaybediyor, tüketiliyor her yerde... Tüketelim...Tüketelim ki bitsin... Bir tabaka daha sıyrılırız. Bir tabaka daha atarız üstümüzden, kendimizi anlatarak olmaktan... Göz göze gelişin, birbirine aşkla- dostça sevgiyle dokunmanın, bir gülümsenin cümle olarak tanımsızlığına varırız belki o zaman... Uzaklara telefonsuz varır belki sevgimiz, sadece düşünerek bile... Cümlelerimizden başlar arınma belki böylece... Hayatın içinde fazla fazlalıklarımızdan da atabiliriz sonra... Çifter çifter aldığımız eşyalar, ağzına kadar dolu buzdolaplarımız, homini homini yediğimiz yemekler... hepsinden azaliriz sonra biraz daha... Korktukça fazlalaştığımızı anlarız... Sözde, eşyada, eylemde....
.
Ağaçların dilleri yok... Üzerlerinde kıyafetleri de... Kökleri var, tutabildiği kadar sarılırlar toprağa... Yağmur yağarsa, güneş açarsa ne mutlu... Ne çoşku gösterirler, ne üzüntü... Dayanırlar, sabrederler ve bence kalpleri de var onların... Yoksa nasıl bu kadar güzelleşebilirler, renk renk, heybetli ve çoşku dolu...
.
Gerçeklikten koptuğum her an, bir ağaca baktım bu dönemde.... Yürürken, oturduğum kafede, ofisin penceresinde... Zamanın aslında bizim sandığımızdan farklı olarak, bir ağaç ritminde geçtiğini hissettim. Rüzgar esti, yaprak kıpırdadı, dallar dansetti... Ağacın gökyüzüne uzanışını izledim. Gövdesinin yaşamla beraber, kabuk bağlayan izlerini takip ettim. Renklerinde çoşkusunu anlamaya çalıştım. Beni en çok onlar sevdi, onlar iyileştirdi sanki...
.
Geçen gün, bir marketin çiçek bölümünde 2 tane bodur bonzai ile tanıştım. Minik, sevimli ve çok yakışıklıydılar... Şımarık mor menekşeler, koket kırmızı açelyalar hiç umrumda değildi. Bu ikisi orada öylece sus pus duruyorlardı. İkisine de gülümsedim. Konuşmadan, beraber eve geldik, onları en güzel topraklar ve saksılarla şımarttım. “Ne gerek vardı, çok teşekkürler” dediler de ben duymadım. Suyu yiyince, kendilerinden geçtiler de sustular. Sabahları benden geç uyanıyorlar. Öyle mutlular sanırım. İskender’le de iyi anlaştılar. Minik kaplumbağam, sabah yürüyüşlerinde onların saksılarının içine giriyor. Sanırım sabah meditasyonu için en uygun yeri buldu...
.
Çatı katındaki odada, minik penceremin önünden onlara bakıyorum her sabah....
Beraber büyüdüğümüzü, beraber zamanın ritmini yakaladığımızı hissediyorum...
ve her sabah hatırlıyorum.
.
Ağaçlar asla korkmazlar....
.
.
.
Yazının ve minik Bonzailerin şarkısı....



(Jai Sri Ram means "Victory to Lord Rama"./ Religious Hindus consider chanting Jai Sri Ram is a way to get rid of anxieties./ Lately it has been used by Hindu nationalists as a slogan in Indian politics.:)

23 Haziran 2011

Göz Hizası





Çocuk yogası eğitmenlik derslerinde beni en çok etkileyen öğreti, bir çocukla göz teması kurmak için karşısında eğilmeniz gerektiğiydi. O zamana kadar çocuklarla iyi ilişkiler kurabildiğimi sanırken, bu eğitim ile aslında onları yalapşalap sevdiğimi anlamam da uzun sürmedi. İlk çocuk yogası dersimde, sınıfa girdiğim zaman kendi kendime şunu dediğimi hatırlıyorum “ ne kadar da küçükler”.... Küçük oldukları için tatlıydı eller, ayaklar, etekler,çoraplar... Fakat gözleri hiç küçük değildi. Kocaman, net bakan o gözlerle ilk doğru teması kurduğumda, hepsinin bakışları tek tek içime işledi. O günden sonra bir çocuğu yanaklarından öpmenin, etlerini mıncırmanın, ona çocuk ağzıyla birşey söylemenin sadece insanın kendi büyüklük egosundan başka birşey olmadığını anladım. 2 yıl boyunca çocuklarla yaptığım derslerde dizlerim çürüdü. Ancak bu şekilde onlardan birşeyler öğrenebildim.

Şimdi yeni full time işim, hikaye fotoğrafı çekmek... Bazen yine dizlerimin üzerinde, gördüğüm manzarada göz hizasını yakalamaya çalışırken aynı duyguyu içimde hissediyorum. Hikayede gördüğümü karenin içine sığdırmak olsa amacım, bulunduğum yükseklikten herşey tepeden de olsa görülebilir. Fakat fotoğraf anı yakalayıp, içine girmekse, karşınızdaki gözlerle aynı göz hizasında olmanız gerekiyor. Ancak bu şekilde fotoğraf doğru ve yaşayan bir an’a dönüşebiliyor. Okuldaki fotoğrafçılık hocamızın öğrettiği bambaşka birşey de burada yine ortaya çıkıyor, göze netle... Gözlere bak vizörden... Göz en gerçek, o anın ve yaşanmış duyguların şahiti çünkü... Ne kadar net bakabiliyorsa, o kadar gerçek akabiliyor an’ın şahitliği... Bir fotograf karesine bakarken de, ilk önce gözlerden bakmaya başlıyor insan... Biraz yüksekten çekilen bir fotoğraf karesi, kadrajı doğrulamazken aynı zamanda çekenin –çekilene karşı bir büyüklük hissini de ortaya çıkarabiliyor... O yüzden mütevazi kareler, istemsiz güzel kareler olarak çıkıyor ortaya....Göz hizasından- gözhizasına aktarılanlar....

Yıllar önce, ergenliğe yeni giren çocukların yaptığı resimleri inceleyen pedagojik bir kitap okumuştum. Kitapta aile içinde özellikle babaları tarafından korkutulan çocukların babalarını kendi göz hizalarından daha yüksekte çizdiği ortaya çıkmış. Yani hem korku var, hem de bu korku karşısında küçülme... Aynı şekilde sınıfta sevmedikleri – hor gördükleri sınıf arkadaşlarını çizen bir çocukların– resmindeki insan figürünü kendi göz hizasından aşağıda-tepeden veya küçük çizdiği de araştırmaların içinde... Bazen aklınıza gelen birini hangi göz hizasında hatırladığınızı düşünün, bu bile onu algılama biçiminizi söyler size...

Göz hizamızda hayata bakışımız var bir de... Hangi sorun bizi aşıyorsa, yükseklere kayıyor gözlerimiz... Hangi sorun canımızı acıtıyorsa, yerlere düşüyor bakışlar... Herşey yolundaysa dümdüz geniş bir kadrajdan bakabiliyoruz hayata, ufuk çizgisi hep orada...

Bugün gözlerinizi düşürmeyin... Aklınıza her gelen şey de,dümdüz bakmaya zorlayın kendinizi, hayatınıza, zor dediklerinize, kızdıklarınıza.... Boyunuzu, yüksekliğinizi kullanmadan eğilin bazen de görebilmek- göz göze gelebilmek için bir kediyle, bir köpekle, çimlerin arasında gülümseyen minik bir çiçekle... Sevdiklerinize bakın, dondurun o kareleri .... ve göz göze bakışın kendinizle, aynadan, camdan yansıyandan ve gülümseyin sevgiyle...
.
.
.
yazarken bu şarkıyı dinliyordum . Çingeneleri seviyorum TIK

13 Mayıs 2011

Hayatla DaNS


Günlerdir bazen boş sayfalara bakıp, bazen de yarım kalmış sözcüklerimi zamanı değilmiş diyerek tamamlamadan uykuya yatırıyorum. İstanbul serüvenim, Ankaraya geri dönerek sürüyor. Hiçbir şey bitmiyor. Herşey birbirine bağlı... Şehirler, hayatlar, yaşamlar, dostluklar, ayrılıklar.... Gitmek, ayrılmak, kaybetmek, sonlandırmak kelimelerinin anlamı dışında- onlara yüklenen enerjilerden kurtulmak lazım... Bazen “nokta” diye tanımladığımız her nokta, büyük bir harfle başlayacak yeni bir cümleyi doğuruyor içinde... Her gün noktalar koyuyoruz cümlelerimize... Hikayemiz sürüyor... Biz istesekte istemesekte...sürer gider... Sürdürmeye bile gayret etmemeyi öğreniyorum. Arkama baktığımda büyümelerimi, önüme baktığımda yolculuğun sonsuz olasılıklarını görüyorum şimdi...

İstanbulda son katıldığım nefes workshopında, çocuk yogasi derslerimde çocuklarla beraber dans ederken yaşadığım özgürlük duygusunu hissettim. O gün, bu duygunun hep içimde varolmasını diledim. Öylesine ki, bedenlerimiz zihnimizden, yaşamlarımızdan yansıyan tıkanıklıkların izlerini taşıyor. Dans eden insanların kendinden geçtiği anın içinde hiç birşey düşünmediğini görebilirsiniz. Ne zaman ezbere hareket ve tempo tutuşlar başlıyor, işte o zaman dışarıdan iyi görünme kaygısı başlıyor. Ne zaman düşünce akıla takılıyor, dans duraklıyor.

Dans ederken kollarınızı mı kaldıramıyorsunuz, daha çok sarılmalı sevdiklerinize... veya kollarınızı siz açmalısınız öncelikle... Ayaklarınız mı hareket etme konusunda tutuk, o zaman daha akışa bırakmalınız hayatı- her adım risk değildir. Kalçalarınız- beliniz kütük, çalkalanmıyor mu? Cinsel kimliğinizle barış imzalamalı- hayata varlığınızla güven duymalısınız.

Tüm bunları nasıl yapacağız... Sadece ritme bırakarak.... Ritm- vucudun hangi şekle-forma-harekete girmesi gerektiğidir sadece... Bir formülü yoktur. Dinlediğiniz tempoyu kalpten hissettiğiniz ve o tempoya hizalanarak kendinizi bırakabildiğiniz zaman dans edersiniz. Kim ne diyor, kim nasıl dansediyor, hangi figürü attıyor umrunuzda olmaz... Hayat gerçekten böyle bir şey... Akışa bırakmak kendini...

Artık sizin dışınızda dansedenlere, kendi bedeninizin yaptığı figürlere bakmayıp, kendinizden geçerek, temponun içinde akmaya başladığınızda gözlerinizi kapatmak isteyip, gökyüzüne çevirdiğinizde yüzünüzü bir varoluş ipliğine bağlanır sanki ruh.... özgürlük akar içinize...

Aile yogası dersimde çocuklarla sırayla dansediyorduk. Grubunun önüne geçen kendi figürleriyle duvara kadar yürüyor, geride kalanlarda onu taklit ediyordu. Çocukların hiçbiri taklit edilemedi. Sırası gelen anne-babalar ördek gibi yürüdü, dansöz gibi kıvırdı. Onları taklit ettik. Sonra çocukları öykündük. Onlar gibi, çocuk olduk, kendimizi ve bedenlerimizi yuvarladık ritmin içine...

Bol bol dansedin. Hayatla dansınız kolaylaşır..

Bol bol kendinizden geçin...
Kendinizden, kendim dediginizden vazgeçin...

Sadece bir iplik kalır geriye...
Kendiniz koparken, gerçek bağlanır yüreğinize...
Özgürlük, mutluluk, çoşku dolar...
Beden-kalple bağlanır ritmin kendisine...
...
Şimdi muziği açın ve salınarak gözlerinizi kapatıp, kendinizi hayata bırakın.....
.
.
.
Brajeshwari / 12.5.2011 / Ankara


ZAZ - Je veux


Şarkının türkçe çevirisiyle sözleri

ritz'de bir suit oda versen bana, istemem
chanel'den mücevher, istemem
bir limuzin versen bana, ne yaparım onunla ki?
uşaklar teklif etsen bana, ne yaparım onlarla?
neufchatel'de bir malikane, bana göre değil
eiffel kulesini teklif etsen, ne yaparım onunla?

aşk isterim, eğlence, iyi huy
beni mutlu edecek olan paran değildir
ölürken kalbimde bir el olsun istiyorum
haydi birleşelim, özgürlüğü keşfedelim
tüm önyargını unut
buyur benim gerçekliğime

iyi görgünden sıkıldım, bana çok fazla
ben ellerimle yerim, ben böyleyim
yüksek sesle konuşurum, dolaysızım
ikiyüzlülüğe son verelim, ben kurtuldum
çifte konuşmalardan yoruldum
bana bir bak, sana kızgın bile değilim, sadece ben böyleyim

aşk isterim, eğlence, iyi huy
beni mutlu edecek olan paran değildir
ölürken kalbimde bir el olsun istiyorum
haydi birleşelim, özgürlüğü keşfedelim
tüm önyargını unut
buyur benim gerçekliğime

10 Ocak 2011

Konuşan ELLER...


Ellerinize baktığınızda ne görürsünüz? Onlar nasıl hizmet ederler bizlere? Ellerin bir hafızası olsa, anlatsa nasıl bir hikaye çıkar acaba? Onlar bazen sadece araç hayatın içinde, bazen gerçekten aktarıcı gönülden geçenleri iletmeye,.. yaratarak, yazarak, dokunarak.....
.
Hamur yoğuran bir kadının elleri, kadının marifetinin dışında, hamura neler katar kimbilir... Karnı ağrıyan bir çocuğun annesinin dokunuşu ilaç kadar etkili değil midir?
.
El'in ne çok anlamı var, ne çok atasözü ve deyim üretilmiştir el ile ilgili... Aristo el için “araçların aracı” demiş. Yaşamın tanığı, en sadık hizmetkarlar, beynin en önemli uzuvları ve en yalansız olanı... Elini uzatırsın ilk tanıştığın insana, el sallarsın senden ayrılana, bi elini savurursun bazen boşver manasında, elini koyacak yer bulamaz bazen insan heyecanlanınca... Görmeyenin gözleridir, duymayanın sesi-dilidir eller...
.
Şehrin en gürültü saatinde, bir cafeye oturuyorum. Yoga dersinden yeni çıkmışım ve ders sonrası hissettiğim huzuru sindirmek için bir çay alıp, görünmez oluyorum düşüncelerimin içinde... Ellerime bakıyorum. Tüm ders, parmaklarımın kocaman açılıp, matı kavrayışı, yere köklenmesi ve hareketin içinde beni dengede tutuşlarının sızısını hissediyorum avuç içlerimde... Sanki bu ders fazlasıyla ellerime yaramış gibi... Enerjileri temizlenmiş, nötrlenmiş, hafiflemiş, esnemiş, gerinmiş nefes alıyor yepyeni adeta ellerim... O an telefonuma bir mesaj düşüyor. Sanki her şey doğru kurgusuyla ilerliyor, tam ben bugün ellerimin bunca farkındayken... “Bugün buluşalım mı?” diyor mesaj... “olur,saat 5.30 uygun” yazıyorum parmaklarımla tuşlayarak...
.
Hikayenin başı aslında şöyle başlıyor. Aylar önce Ankaradan İstanbula dönüş yolundayım. Otobüs koltuğunda ellerime bakarken, kalbime düşüyor bu istek önce... Zihin habersiz... Bilirsiniz, kalbe düşünce ateş, o artık evrene teslim edilmiştir... Kalpte ateş büyür, evren sizin için çalışmaya başlar...
.
Güzel arkadaşım Pöti ile buluştuğumuz başka bir akşam, sohbetin içinde nedensiz sese dönüşüyor içimdeki ateş... “Ben işaret dili öğrenmek istiyorum” demiş oluyorum sadece paylaşmak adına... Öyledir ya işte, evrenin sizin için çalıştığının tebessümü... “ Bizim şirkette Murat var, işitme engelli, ders veriyor, senin için sorayım mı?” Ben soru sormadan cevap veriyor Pöti’min aracılığıyla evren bana... İçimdeki isteğin, heyecanın, mutluluğun arasında gülümsüyorum yollarımın açılışına... ”Tamam” diyorum mutlulukla... İşte hikaye böyle başlıyor...
.
Kocaman sesli harfler, gürültünün arasında, sessizliğin minik elleri geliyor aklıma... İşitme engelli çocukları düşünüyorum. Onların ses olan ellerini... Dünyayı tanımak, kendilerini anlatabilmek, dokunmak adına işaretler ile elleriyle ördükleri kelimeleri... Seslilerin dünyasında kendi sessizliklerindeki aydınlık yüzlerini...
.
Sessizlikte durabilmek cesaret ister. O cesur çocuklara anlatacak çok hikayem, oyunlarım var benim... Onlarla yoga yapmak istiyorum aynı şimdi çocuklarla beraber yaptığım gibi... Arının hikayesini, korsanların maceralarını, korkak kaplumbağanın cesaretini anlatmak istiyorum onlara da... Oyunlar oynamak, duyamadıkları kendi kahkahalarını kulaklarımla değil, kalbimde duymak istiyorum aslında... 35 yaşıma kadar öğrendiğim tüm kelime ve sesleri bırakıp, onların dilini öğrenmek için Murat’ı beklerken oturduğum bankta bu istekle yanmaya devam ediyor kalbim...
.
Murat beni eliyle koymuş gibi buluyor. Dedim ya, evren yine yardımcı oluyor. Yan yana yürüyerek, oturacağımız mekana doğru ilerliyoruz. Murat dudaklarımı okuduğu için, yan yana yürüyüşlerimizde yüzüme bakıyor devamlı... Ne kadar unutulan birşey, yüzüne bakarak, gözlerinden anlamak, dudaklarından dökülen sözcüklerde izlemek bir insanı... Oturduğumuz gibi sohbet etmeye başlıyoruz. Murat; kendiyle barışık, öz güvenli harika biri, tanıdığım, bildiğim biri gibi... Zekasına, rahatlığına, samimiyetine, cesaretine hayran kalıyorum. Konuşurken yavaş ve vurgulu konuşmaya çalışıyorum. Söylediklerim dudaklarimdan dökülürken, ses ve vurgular beynimde yankılanıyor. Sesimi düşürüyorum en alçağına, Murat beni yine anlıyor. Sanki konuşmasam, yine anlayacak gibi gülümsüyor her defasında...
.
Sohbetimiz bittiğinde, dersimize başlıyoruz. Ben çoktan bana maille yolladığı alfabeyi çözmüş olduğum için, üzerinden geçiyoruz harflerin... Sonra sayıları, zaman tanımlarını öğreniyor, minik cümleler kuruyoruz beraber... Ben küçük bir çocuk bilinciyle, daha çok daha çok öğrenmek istiyorum. Bir an önce seslerimizi unutup, ellerimle anlatmak istiyorum herşeyi...
.
Aralarda sohbetimiz devam ediyor. O kadar çok şey yapmak istediğini anlatıyor ki, o hayallerini anlattıkça bende çoşkuyla doluyorum. “Yok böyle bir Dans” programının tüm geliri, işitme engelliler için yapılacak bir okula gidecek. Ama niye işitme engellilerde dans etmiyor o programda” diyor ve ekliyor ”Ben Tango, salsa biliyorum”... Hak verirken, hayranlıkla dinliyorum onu... “İşitme engellilerin oluşturduğu korolar kurmak istiyorum, tiyatro oyunları hazırlamak..” diye devam ediyor. Tanrı bana, benim gibi hayalleri olan bir aracı yollamış diyor içim bunları dinlerken...
.
“peki bana bir şarkı söylesene” diyorum hayallerinden biri olan şarkı söylemeyi duyunca... “ Son bir sigara içelim, yavaş iç, öyle git gideceksen...” diye şarkıyı sessizce mırıldanıyor. Sözler tamam, beste az çok yerini tutuyor. Ama aklımda sadece, şarkının sözlerinde geçen “ yavaş iç” kısmı kalıyor, onun şefkatle elinin üstüne dokunarak yavaş kelimesini işaret diliyle gösterişi kalbime dokunuyor. “Nasıl dinliyorsun” bunları diyorum. Kulağında bir kulaklık var Murat'ın... Sesleri algılamasına yardımcı olan bir kulaklık... Müziği sonuna kadar açıp, sözleri de internetten bakıp şarkıcının dudaklarını okuyarak dinlediğini anlatıyor. Dinlediğim, sözlerini ezberlediğim tüm şarkıların kolaylığı aklıma geliyor.
.
Dersimiz bittiğinde bir kırtasiyeye gidip, bana bir defter alıyoruz. Defterime ders notlarını yazmak ve bu defteri de onunla seçmek istediğimi söylüyorum. Bu sefer yine yan yana ama kol kola yürüyoruz. Yoldan geçen bir motoru farkedip, beni geri doğru çekip “Dikkat” diyor. “Motorun sesini mi duydun” diyorum. Hem önümüzdeki arabanın aynasından gördüğünü, hemde duyduğunu söylüyor. “Nasıl bir ses duydun” peki diye soruyorum. Sorum, onun kulaklığı yardımıyla ne kadar duyduğunu anlayabilmek adına... Bana şöyle cevap veriyor..” Gerçek anlamda duymak nasıl birşey bilmediğim için, sana tam cevap veremem. Bir ses hissettim sadece" diyor... Bunun üzerine başka soru soramıyorum. Gerçekten duymanın ne demek olduğu üzerine onun kadar sessizliğe bürünüyor içim çünkü... Koluna daha sıkıca tutuyorum.
.
İsteğim üzerine, Murat yeni defterimin ilk sayfasına tanışmamıza, bugüne dair bir not yazıyor. Defterimi kapatıp, sonra dolmuş durağına geçiriyor beni... İşaret diliyle “Çok güzel bir gündü, teşekkür ederim” diyor. Ben önce ellerimin acemisi, sesli olarak söylediği şeyi tekrar edip, sonra işaret diliyle ilk tam cümlemi kuruyorum. Sarılıp, ayrılıyoruz. Dolmuş hareket ettiğinde defterimi açıp, yazdığı notu okumaya başlıyorum. Yüzümde kocaman bir gülümse, kalbim sıcacık oluyor...
.
Gece yatağıma yattığımda yiğenim Defne'nin uyumadan önce ellerini kullanarak, o sıralarda öğrendiği herşeyi bilinçsizce peşpeşe yapışı aklma geliyor. Tel sarar Defne derken ellerini çevirmesi, kaç yaşındasın dediğimizde bir işaretini parmağıyla gösterişi , gel diyişi... Bende uyumadan önce öğrendiğim herşeyi aynı Defne gibi hatırlayıp yapıyorum, en sonunda evrene, mucizelere, aracı olana, gönlüme ateşi düşüren ve yardım eden O’na işaret diliyle teşekkür ediyorum.
.
Ellerim kalbimin üstünde uykuya dalıyorum....


Brajeshwari/ 8.01.2010
.




Imagine Glee from Daniel Reigada on Vimeo.

30 Ekim 2010

AŞK yeter !


Yazamıyorsan bir sebebi vardır... Sakın kelimeler küstü sanma sana... Dura'kalıyorsa cümle orta yerinde... Tamam o zaman yazma sende... !


Burada olmanın bir sebebi vardır. Şimdi - şu anda... Sorma veya yargılama, sadece yaşa...

Çevrendeki güzel insanların yanında oluşlarının bir nedeni vardır mutlaka... Bol bol söylediğin 'iyi kilerin' arasında saklıdır o güzel neden aslında.... Bilirler, bilirsin... Sözsüzdür gerçek nedenler....

Gözyaşlarının da nedeni vardır. Ne kadar ağlarsan o kadar temizlersin kendini ve insan olursun daha fazla... Utanma, saklama.... Ağlayabildiğin için çok şanslısın aslında...

Kaybolmanın bir nedeni vardır. Yollar seni bambaşka bir yere çıkarır, aslında orda olman gerektiğini ve orayı sadece kaybolarak bulabileceğini anlarsın zamanla...

Çok özlemenin bir nedeni vardır. Katmerlenerek kabarır içindeki sevgi... Özlemeyi sevmeyi öğrenirsin sonra...

Kulak ağrılarının, ondan dolaylı baş dönmelerinin bir nedeni vardır mutlaka... Yer ayaklarının altından kayarsa, sende ayakların yerine olmadı(!) başının üstünde durabilirsin sonuçta... Yapamıyorum, başım dönüyor dediğin o yoga duruşuna girersin korkusuzca... O zaman öğrenirsin kulaklarındaki sorun döndürmez yeri, ayaklarındır hızla iteleyerek döndüren evreni...

Bu koşturmacanın içinde olmanın bir nedeni vardır. Koştuğun/Koşmadığın için belki de hız almıyor sanabilirsin kendini... Varmak diye birşey yoktu ya, hız neden olsun bu durumda?

Kafanda sorular olmasının bir nedeni vardır. Soru varsa, cevapta vardır ve elbet açılacaktır yolları yakında... Belki güzel uyandığın bir günün sabahında, belki cevap hayata baktığın başka bir açıda, belki de alacaksın cevabı öylesine bir an’da...

Yine öğrenci olmanın bir nedeni vardır. Biter mi hiç bilgi... Kim bu hayattan gerçekten herşeyi öğrenip gitti ki?

Beklemenin bir nedeni vardır. Kıvransan da, zamanı ileri almak, başkalarının aklına girip düşüncelerini öğrenmek istesende boşuna... Beklemediğin zaman varmış olacaksın –olacak olana...

Mesajların bir nedeni vardır. Bazen bir konuşmanın içinde, bazen aslında sana direkt söylenmemiş bir sözde, bazen bir blogun cümlelerinde,... Sanki sadece sana yazılmış gibi, merhem olur sızlayan köşene...

Bitmelerin nedeni vardır. Sadece görevdir biten... Biribirimize bağlı olduğumuz bu yaşamda, veda da yoktur aslında...

Kötü şeylerin bir nedeni vardır... Aslında, görülmeye layık bir 'iyi' saklanır onunda ucunda, bucağında...

Yağmurun nedeni vardır... Güneşin de nedeni vardır elbet...

----


Susmamın bir nedeni vardır. İçimdeki ben, duyurur kendini bana... Herkes konuşur, o söyler en ben olanı, bana... Susar, dinlerim, gülümsemem karışır mutluluktan akan gözyaşlarıma, o anda ellerim kavuşur kalbimin tam ortasına....

İçin için aşkla yanmamın bir nedeni vardır.... Dolar, büyür, çoşar, sarsalar, sarar, yorar, yakar, büyütür, azaltır bazen... ama Aşktır. Vardır,... Herşeyi kabul edersin, seni yaksa da –çoğaltsa da... şükredersin sonuçta..

Herşeyin bir nedeni var. O bilir. Biz bilemeyiz.
Bende bıraktım kendimi, sözcüklerimi, nedenlerin içindekileri.....
.
.
.

Yazamamın nedeni var...
ve sözcüklerin yetersizliğinde

şu kadarcık yazabilmiş olmam da nedenli........ (?)

.

She left Home ( Jane Birkin) -instrumental

Şarkıyı indirmek için TIK!

06 Ekim 2010

Tam bir BİR, “daha çoktan” değerlidir.



Bir Ekim sabahına uyandım. Her sabah üşüyerek uyanmaya başlamıştım. Uyanınca önce rüyanın hatrına yatakta bir süre hiç birşey yapmadan oturuyor, uyku ve uyanıklık arasındaki evremi pencereden dışarıdaki ormana bakarak geçiriyordum. Yeniden öğrenmişcesine ayağa kalkıyor, dengemi kontrol edip, ayaklarıma bakıyor, adımlayarak, yürümeyi unutmadığımın farkına varıyordum. Banyoya vardığımda aynada kendimle karşılaşıyordum tekrar... Suya dokunuyordu ellerim, temizliyordum uykunun izlerini severek suyla kendimi... Buzdolabını açtığımda, kendime supriz yapacakmış gibi kahvaltı hazırlıyordum her gün... Kahvaltı bittikten sonra, kahvemi alıp balkona çıkıyordum, benden- dışarıdan içime bakmaya...

Dışarıda hayat başlamıştı. Okul servisleri, sabahın topuklu kadınları, park yerinden çıkan arabalar ve ses birbirine karişiyordu. Güneş tam doğmamıştı ama uyanmıştı İstanbul yine... Gün içinde koşmaya başlayacaktı. Sağa sola akacak, varacak, yürüyecek, soluklanacak, konuşacak, yazacak, okuyacak, alacak, verecek, cevap verecek, yiyecek, içecek, duracak, çoğalacak, azalacak sonra yine sessizce çekilecekti geceye... Hız tüketecekti günü yine... Yetişmek, halletmek, öğrenmek, öğretmek, ödemek, kazanmak, anlatmak, ulaşmak üzerine hızlanacaktı herşey kendi devinimin içinde ve sonlanmadan bir diğerine eklenecekti. Daha çok, daha fazla, daha cesur, daha dayanıklı, daha bilgili- daha bilen, daha dayanıklı, daha yetkin ve daha hızlı olmaya zorlayacaktı belki gün yine... Her gün tekrarlanacaktı bu eylem... Üst üste fazlalaşacaktı sanki herşey... Bir gün sonra, dünün yeterliliği yetmez olacaktı.

İçleri boş kalacaktı çoğunun... Olması gerektiği gibi olacaktı sadece... Mesela yürürken gökyüzüne bakılmayacaktı. Öğrenilen, öğrenilmesi gerektiği için bilinecekti. Yenilen, sadece karnın doyması için olacaktı. Konuşulan, konuşmuş olmak için.... Yere basarken toprağa hissetmeyecekti çoğu insan... ve yüz yüze gelindiğinde göz-göze bakılacak, görünmeyecekti perdenin arkasinda görünmek istenen...

Bilgi bilinecek, yemek yenilecek, yol yürünecek, saatler böyle geçecekti. Ezbere, daha iyiye ezberlenen başka bir güne eklenecekti. Gün geçecek, ay geçecek, mevsim değişecek daha nefessiz, daha stresli, daha huzursuz ve daha doyumsuz olacaktık belki de... Sonunda minik bir mola- tatil ihtiyacı duyduğumuzu söylesekte, en kötüsü tatilsiz değil, hayalsiz kaldığımızı itiraf edemeyecektik kendimize.... Tatili de tekrar hız kazanmak adına güç depolamak diye değerlendirip, döner dönmez koşmaya kaldığımız yerden devam edip, yorulacaktık fazlasıyla...

Daha çok tüketiyoruz, neye sahibiz. Daha çok okuyoruz, ne biliyoruz. Daha fazla öğreniyoruz, neyi uyguluyoruz. Daha çok çalışıyoruz, ne kazanıyoruz. Daha çok konuşuyoruz, ne diyoruz. Sadece hızın içinde hız kazandiğimizi sanıyoruz... Yanılsıyoruz..

Aşkın içinde aşksız bırakıyoruz kendimizi... onu da hızlandırıyoruz. Almadan- vermiyoruz. Veriyor karşılığını istiyoruz. Sadakat istiyoruz, şefkat bekliyoruz, kendimizi bile doğru düzgün sevmeden bizi başkası sevsin istiyor, sahip olmaktan öteye gidip özgürleştiremiyoruz sevgiyi... "Çok sevdik diyoruz "sonra, "sevgimin değerini bilmedi"... :)

Bunların hepsini biliyoruz aslında... Gökyüzünü görmeyen de, yere basarken toprağı hissetmeyen de, koşarak varmaya çalışan da, nefes alıp nefessizim diyen de, bunu yazan da biliyor aslında tüm bu gerçekleri...

Daha çok- daha çoğu, daha hızlı -çok daha da hızlıyı ister. Biz kendi sınırlarımız ölçüsünde ya her gün daha da çok koşup, her gün daha hızlanarak varacağız bitiş çizgisine ve sonunda daha da hızlanacakken öğreneceğiz nasıl duracağımızı belki de...


Dünyanın tüm maddi kaynaklarına sahip olduğunuzu düşünün bugün,... Başarmak istediğiniz şeyin sizin olduğunu hissedin,... Çok genç, sağlıklı ve güzel olduğunuzu aynada görün bugün, içinizdeki gücü ve bilgeyi bilin, ona gülümseyin,... Bir yemeği yerken, onu yaratanın, hazırlayanın enerjisini de tadın damaklarınızda... Yürüyebildiğiniz için şükredin... Ellerinize bakın, onlarla neler yaratabileceğinizi düşünün, deneyin... Dünyanın tüm güzelliklerini görebileceğinizi bilin, kapatın gözlerinizi sadece... Gökyüzünü dinleyin... Toprağı hissedin... Görün, bakmaktan öteye... Durun ve kendinizi çok sevin, o’nun sizi çok sevdiğini hissedin öncelikle...

Güzel söz söyleyelim, konuşmuş olmaktan daha çok... Güzel bakalım, bakmış olmaktan daha çok... anlayalım, “bende” diye söze başlamaktan daha çok... Yaratalım, fazla yapmış olmaktan daha çok... Bir şeyi iyi bilip- uygular olalım, çok şey bilen olmaktan daha çok...


Tam bir BİR, “daha çoktan” değerlidir.
Sadece duruyor olmak, hızlanmaktan daha zordur.

.
Kendini sevmek, hatırlamaktır..
Ancak o zaman BİR, fazlasıyla çoğalır...

.

.
Brajeshwari.dd / 4.10.2010
.
.
Balkondan bakarken bu şarkı çalıyordu.

Dedektivbryan - E 18


indirmek için tık!

19 Eylül 2010

Burada !






Bayram tatili, tatilsiz geçen 2 yıl sonunda yüzümüzü güneşe çevirip, ayaklarımızı denize değdirip, bedenlerimizi şezlonglarda umarsızca bırakıp, unutmak, zihnimizi sıfırlamak için beklenen bir zaman dilimi olmuştu bizim için... Öncesinde geçirilen taşınma, şehre alışma telaşı yerini geri sayılan günlere bırakmıştı. 4 gün sonra, 3 gün, 2 gün, ve Bodrum’a ayak basışımız...

Son bir yıldır, iş değiştirmiş, hayatın bize, düzenimize verdiği yeni yönlere söylenmeden girmeyi başarmıştık. Ürküyorduk ama iyi yürekliydik, tek gücümüzde buydu. Dostlarımızı, ailemizi, evimizi bırakıp, şehir değiştirmiş, yepyeni bir evde, yepyeni bir hayata adım atarken yürekli olmaya çalışmadan kendimiz olmaya karar vermiştik. “Evinize, İstanbul’a alıştınız mı? “ diye soranlar olmuş, tüm yerleşme, alışma, korkuyla yüzleşme safhalarını bir kenara bırakıp, yorgunluğumuzu da çok fazla dillendirmeden “insan burda da insan, yol burda da yol, burda da nefes alıyoruz” diyerek alıştığımızı söylesekte, alışmanın tam anlamını sorgulamamış, yaşama bakmaya seçmiştik. Sadece çok özlemek vardı içimizde... Özlemekle başetmek zormuş gerçekten... Yıllar önceki bir sohbette en başedilmez duygunun ‘pişman olmak’ olduğunu emin bir şekilde söylemiştim. Ama özlemenin ne demek olduğunu bilmediğimi şimdi anlamıştım. Ankara’da ailemle yaşayan kedimin fotoğrafını öperken, son dersimde taktığım küpelerin öğrencilerimden bana şans getireceğini düşünürken, babamın aradığını görüp duygusallaşmamak için kendimi frenlerken tam kalbimde hissetmiştim özlemenin başedilmezliğini. Arkadaşlarımızla, ailemizle aramıza mesafeler girmiş, ilişkinin mesafelere takılan sürüdürülemezliğini öğrenmiş, ama onları sevmenin ömür boyu süreceğini yaşayarak tecrübe etmiştik. Bunu öğrendikten sonra ‘özlemek’ kelimesi çok fazla dillenmeden, ötelenen hatta hayatın içinde ızdırap verici bir yük haline getirilmeden kapı dışarı edilen bir duygu halini almıştı. Özlemek, yalnız kaldığında, kendini kötü hissettiğinde, yabancılaştığında yasaklı kelime olarak ilan edilmişti.

Bodrum’un Eylül günündeydik. Sürekli derin nefesler alıp, “ben burda yaşarım” diyordum. Artık yaşadığım, kök saldığım şehirden koptuktan sonra her yerde yaşayabileceğime inanıyordum. Çoğu zaman yersiz, yurtsuz hissediyordum kendimi ama artık çok fazla kendi ülkemdeydim. Kendimleydim. Şezlongun üzerinde sağa sola dönerek kitabımı okurken, bazen kıyıya vuran dalgalanın sesine, bazen ufuktaki yelkenlilere dalmışken bu düşüncelerin içimden akışını izliyordum. Aynı zamanda gölgesine kurulduğum ılgın ağacının, narin ama iğneli yapraklarına hiç bir zaman bakmadığım kadar dikkatle bakıyor, onu anlamaya çalışıyordum. Gözlerim kapanıp, güneşin ve gölgenin birbiriyle çekişmesine aldırmadan, çocuk ve dalga sesleri arasında, ılık rüzgarın ninnisiyle mutlu uykulara dalıyordum. Elimdeki kitap yanıbaşıma düşerken, hikayenin kahramanı Azra’nın bir sonraki sayfada anlatacağı şeyleri düşlerken, kendi rüyalarıma doğru yolculuğa çıkıyordum. Sanki yattığım şezlong ığıl ığıl denize doğru kayıyor, ben sahilde minik dalgalar eşliğinde rüyamdaki yolculuğa çıkıyordum. Zihnim uçuşuyor, bedenim hafifliyor, ben hiçbirşey yaparak düşüncelerimin, yüklendiklerimin ve kalbinden geçenlerin seyrini sürüyordum. Ne zaman deniz kokusuyla, tarçınlı güneş kremi kokusu burnuma çalınıyor, o zaman kendimi cennette hissediyordum. Rüya adeta uyandığımda da devam ediyordu.

Bir sürü ten, vucüt, ayak, kol, göbek görüyordum sahilde... Bazıları güneşe taparcasına bronzlaşmaya çalışırken gözüme takılıyordu. Bazısı yağlı, yuvarlak, sarkmıştı bedenlerin... Eskimişti çoğu... Bazısı genç, diri ve beyazdı. Oturduğum yerden yılın en az dokuz ayı saklanmış bedenlerin, deniz kenarında özgürleşmelerini, oldukları gibi ortaya çıkmalarını izliyordum. Hangi kıvrım, hangi vucut güzel kalabiliyordu? Deri eskiyor, şekiller deforme oluyor, buna rağmen içimizde yenilenen, şekillenen duyguların, öğretilerin gerçekliğine varıyordum her seferinde... Büyüyen, çoğalan, sadeleşen ve farkına varıldıkça güzelleşen...

Denize baktığım zaman, uçsuz bucaksızlığında öğreticiliğini hissediyordum. Uzaklara bakmak, insanın en yakınındaki detaylarda boğulmasını önlüyordu. Geceleri deniz korkutucu gelebilirdi bazılarına... Ama ben denizin kendi karanlıklarıyla barıştığını düşünüyordum geceleri... Herkesin sırları vardır, onun neden olmasın ki?

Hiç karnım doymamış, şimdiye kadar hiç tad almamışım gibi güzel sofralara oturuyorduk... Şeftali başka suluydu, balık başka bir leziz, suyun tadı daha serin, karpuz sanki daha kırmızıydı burada. Yediğimiz yemekler, keyifli sohbetlerle birleşince sağlıklı oluşumuza, hayata, karnımızın tokluğuna tekrar tekrar şükrederken buluyordum kendimi...

Saat gece yarısını geçtiğinde geceyi biraz daha fazla yaşamak için uykuyu öteliyor, sonra bir sonraki günün varlığını hatırlayıp beyaz yataklarımızın içinde, uykunun beyazlığına bırakıyorduk bedenlerimizi... Günlerden hangi güne uyandığımızı, saatin kaç olduğunu bilmeden yeni güne başlarken, her gün biraz daha bronzlaşmış tenlerimize rağmen, her sabah uykunun beyazlığı bulanıyor, şeffaflaşıyordu ruhlarımız sanki...

O gün yine böyle duygularla uyanmıştım. Ama unutmuştum doğum günü çocuğu olduğumu... Sabahın ilk öpücükleri yanaklarıma konarken, yüreğimden bolca gülümsüyordum. Telefonda yanımda olanların sesini duymakla mutluluğum artıyor, kutlama mesajlarına bakarken kalpten teşekkür ediyordum yüreğime dokunanlara... Büyümüştüm. Bugün ne rüzgar benim için esiyor, ne de deniz benim şerefime dalgalanıyordu. Eskiden sahibi olduğumu sandığım gün şimdi herkesin olabilirdi.

Kahvaltı masasında her zaman oturduğum sandalyede yerimi almıştım. Bahçedeki taş sedirin hemen arkasındaki tepede kök salmış palamut ağacına dalmıştı gözlerim... Bahçenin en güzel yerinde, denize ve tüm manzaraya hakim bu ağaçtan gözümü alamıyordum her sabah olduğu gibi... Kahvaltı başladığında uykunun mahmurluğundan gözlerimin daldığını sanıp, ister istemez doğum günü çocuğunun ne düşündüğünü sormuş oldular...

Düşünüyordum. Bu ağaç sonbaharda nasıl görünüyordu acaba? Bizler büyük şehirlerde –kışın şartlarına uyum sağlarken, o bu sırada manzarada ne görüyordu? Kışın tenhalığında yalnızmıydı? Göz gözü görmeyen Bodrum yağmurlarında seviniyormuydu toprağının kana kana suya doymasına ? Peki ben niye bu ağaca dalıp düşüncelere dalıyordum her sabah?

Sadece ağzımdan “Ben burada yaşarım” diye bir cümle çıkmıştı sorulan sorunun bir kaç dakika sonrasında... Gülümsemişti masada yanımda oturan sevdiklerim.... Belki burada yaşama isteğim ciddiye alınmamıştı, belki doğum günü çocuğu olduğum için her söylediğime gülümseyeceklerdi, bilemiyordum...

Hayatıma kışlar geliyor, güneş açıyor, manzara devamlı değişiyor, bazen tenha, bazen kalabalıklaşıyordu ortalık fazlasıyla... Tüm bu değişimlere rağmen, artık biliyordum; sayılar büyüyordu sadece, içimde başka bir matematik çalışıyordu büyümek adına...

Ben zaten gördüğüm ve hissettiğim yerde, “burada” yaşıyordum. Sayılarla yolun yarısındaydım ama yolun kalanında yaşayacağım şeyleri düşünmeden, yeni şeyler dilemeden öylece duruldum. Sanki büyümek adına işleyen çark bir milim daha hareket etti o an içimde... Hafiflemiştim. Palamut ağacı bana bakıyordu şimdi.... Gözlerimi kaçırmadan ona gülümsedim.


.

.

.


Brajeshwari /13.09.2010 / Bodrum-Gümüşlük

.

.
.



.

... Kendime doğum günü hediye şarkısı ..Dans etmek serbest...



02 Ağustos 2010

YoĞurt


Markete gitmek için, kot eteğimi giyip, ayağıma terlik arıyorum kutularla dolu odadan... Hiç giymediğim bir parmak arası terliği bulduğum gibi kalabalığın arasından çıkarıyorum. Demek buraya kısmetmiş bunu giymek... Anahtarımı ve cüzdanımı alıp evden çıkıyorum. Evin köşesindeki parkın içinden hiç geçmedim, belki de ilk kez geçiyorum bundan sonra geçeceklerimden önce... Algım hep açık, herşeyin yeni ve ilk oluşundan belki de... Markete girip, biraz meyve, biraz kahvaltılık ve günlük süt alıp, yüzüme bile bakmayan kasiyerin bandından geçiriyorum aldıklarımı... Çok yakın bir zaman sonra bu marketteki çalışanlarla tanışır olacağımı biliyor da olsam, hiç ele vermiyorum bu bilgiyi onlara... İlk adımı da atmıyorum henüz daha...

Eve varmam 5 dakika sürüyor. Buzdolabını açıp, aldıklarımı yerleştiriyorum raflara... Evimdeyim. Yeni evimde... Etraftaki yeni taşınmışlığımızın izlerini bir kenara bırakırsak fena görünmüyor ev... Sütleri alıp, bir tencerenin içine boşaltıyorum. Islak olmayan tahta bir kaşık buluyorum kaşıklıktan... Tenceredeki sütün dörtte birinin ne kadar ettiğini hesaplıyorum kaşığı diklemesine daldırıp sütün içine... İşaretliyorum o çizgiyi gözlerimle... Ağır ağır pişiriyorum sütü... Sabrederek karıştırıyorum. Sabretmeyi daha çok öğrendim nasıl olsa burada...

Süt dolu bir tencerenin içine dalarak, döndürüyorum düşüncelerimi... Aslında düşünce de yok. Neredeyim, nasıl geldim, bundan önce neredeydim hepsi uçmuş gitmiş gibi... Hiç bir yere ait olmama hissi böyle birşey sanırım. Hiç birşeye sahip olmamakta... Hangi kıyafetlerim vazgeçilmezdi, hangi kitaplarım olmazsa olmazlarımdı, o çok severek aldığım abajur gelirken yolda kırılmış mı? hiçbir önemi kalmamış artık... Her kırılan eşyaya, eskimişti, gitmesi gerekiyormuş diyerek yolculadık nasıl olsa... Kutularca kitap, hala montajını bekleyen dolabı bekliyor. Kıyafetler seyahat yorgunu hala bavullarda... Dolapçılar montaja geldiginde, tüm eşyalar yeni yerlerinde hatırlanacaklar tekrar... ve ne komik ki, yerinden tüm eşyayı çıkarsanız, yine aynı şekilde dolduramıyorsunuz aynı çekmeceleri... Neden acaba?

Süt direnmiyor, usul usul ısınmaya başlıyor ve hala bembeyaz... Bu beyazlık düşüncelerimi izlememi sağlıyor. Taşınma sırasında attığım fazla gelen bardağı, köşesi kırılmış çanağı, kıyafetleri düşünüyorum. Onların ömürlerinin bizden fazla oluşunu... Şimdi başka evlerde değerleniyorlar yeniden, yeniymişcesine....

Ben sütü karıştırırken, İskender dolaşıyor evin içinde... Patileri tahta zemine vurdukça gülümsüyorum. Bu eve taşındığımızdan beri daha hareketlendi. Eşyaların yerlerini, saklanabileceği yeni dar alanları keşfediyor ve hiç akvaryumuna girmek istemiyor. Kaplumbağalar sanırım terlemiyor...

Ölçü almak için süte diklemesine daldırıyorum tahta kaşığı... Henüz sütün dörtte biri uçmamış. Devam ediyorum karıştırmaya... Eksilmekten, değişmekten korkuyor ya insan, bunları sütü karıştırırken düşünüyorum... Süt daha da eksilecek biraz sonra ve dönüşecek yoğurda....

Süt kaynamaya başlıyor. 5 dakika kaynaması gerekiyor. Ölçü aldığım tahta kaşık sütün dörte biri olan suyun buharlaştığını gösteriyor. Herşeyin bir kaynama noktası, olma hali var işte... Süt ile su birbirinden ayrışmıyor, süt su ile tam kaynaşıyor böylece belki de...

5 dakika dolduğunda, ocağın altını söndürüp, yeni ev şerefine aldığım yoğurt kabına döküyorum sütü... Biraz ılıklaşması için beklemem gerekiyor. Mutfaktaki düzeni sağladıktan sonra, sütün ılınmış olduğunu farkedip, bir kaşık yoğurt katıyorum içine, maya niyetine... Herşeyin bir sırrı olduğu gibi, bir damla limon damlatıyorum mayalanmış yoğurdun içine... Yoğurdu koyu yapsın diye... Sonra sarıp, sarmalıyorum, 4 saat sonra buzdolabına gitmeden önce....

Orman manzaralı balkonuma oturuyorum. Ağaçlar bana hep iyi geliyor. İçime kattığım tüm duygular, anılar, geleceğin suprizleri buluşuyor bu manzarada... Yeni evimde yaptığım ilk yoğurtta mayalanıyor bu arada... Yeni evin ilk yoğurdu bile olsa, ondan sonrakiler içinde maya tutuyor. Bu süreklilik mutlu ediyor beni...

Düşüncelerimiz, anılarımız, yaşamın kendisi ve sürekliliği gibi mayalanıyoruz tekrar tekrar.... Katıp kendimizi, değişerek, dönüşerek... Maya, yaradılış demek değil mi zaten... Her seferinde yeniden yaratıyoruz... Ve Hinduizmde aldanış başka bir anlamı da... Aldanıyoruz bir yandan da... Yoğurdun içinde süt hep var aslında...
.
.
.

Brajeswari / 26.7.2010
.
Yoğurt mutlu mayalansın diyerek dinledim...

Dave Barnes / Little Lies / şarkıyı indirmek için tık!
.
Küçük not: Yazının yoğurt ile ilgili önemli kısımlarını bold yaptım.


03 Temmuz 2010

Azalarak, çoğalmak.../ yola hazırlık yazısı 03



Okulda ödevimiz bir sketchbook hazırlamaktı. O zamanlar ağaçları çizmeyi ve yazılar yazmayı seviyordum yine... Her gün bir ağacın çevresinde olan şeyleri çizip, yazılar yazıyordum sayfanın bir köşesine... Ağacın yaprakları bazen yeşil, bazen sarıydı, bazen tek renk tükenmez kalemle çizilmişti. Elimde renkli renkli kalemlerim, başka başka derslerde, serviste, yatmadan önce devamlı sketchbook ile uğraşıyordum. Son gün geldiğinde, okulun kantininde oturmuş son sayfayı bitirirken, elim defterin yanında duran kahveye vurdu ve tüm sketchbook kahve içinde kaldı. Kurtaramadım onu ıslanmaktan... Defteri aldığım gibi tuvaletteki el kurutucunun altında kurutmaya çalıştım, bir yandan da telaşla selpaklarla kahvesini sildim... Dalgalı bir sketchbook oldu benimkisi, öyle de teslim etmek zorunda kaldım. Teslimden sonraki hafta, hocamız tek tek ödevlerimizi eline alıyor, sayfaları gösteriyor, görüşünü bildiriyor fakat bir türlü sıra benimkine gelmiyordu. Ben huzursuzlanıyor, utanıyor, sıram gelince söylenebileceklerden endişe ediyordum. En sona kalan defterimi, kıvrılmış haliyle tanıyabildiğimden, korkum git gide daha da artıyordu. Hocamız “Ve en sona kalan ödeve geldik” dediğinde kendimi yerin dibine girmek için hazırlamıştım. Hocamız “İşte bu” dediğinde, dalga geçiyor sandım. “İşte bu yaşayan bir sketchbook...” gözlerim kocaman olmuştu. “Boyaları akmış, okunur okunmaz yazılarda yaşanmışlık hissediliyor, kahve nedeniyle zeminin bazı kısımlarında doku oluşmuş ve sayfalar çok güzel güzel kokuyor, başka bir boyutta da duyu organlarına da hitap ediyor böylece, koklayabiliyorsunuz”... Şoktaydım ! Günlerce lanet ettiğim o dökülen kahve, bir mucize olmuştu şimdi gözümde...
...

Taşınmanın en önemli detayıymış kutular... Kutuların arasından yazıyorum bu yazıyı...

Siyah çöp poşetlerim, kutulardan daha hızlı doluyor. Atıyorum bir yandan.... Bu hızla giderse, bir sırt çantasıyla tatile çıkabilecek biri olabilirim (!) Bir düzine günlük, bir torbanın içinde... Bakışıyoruz yılların hikayeleriyle.... Atmaya karar veriyorum hepsini... Sayfaları okumaya başladıkça, bu kararımın çok yerinde olduğunu hissediyorum. Niye saklar insan günlüklerini ? Bilmiyorum. Şimdiki ben bunu bilmiyor. Şimdiki ben geride, kendinden böyle şeyler bırakmak istemiyor. Durdukça bana yük bunlar... Kelimelerin enerjileri güçlüdür. Hikayeler zaten yaşar, yazarak saklamak niye... Yırtmaya başlıyorum sayfaları... Sayfadaki o zamanki sevgilimin ismi ortadan ikiye bölünüyor... ”Kızgınım....” diye yazdığım başka bir sayfadaki cümlenin kalan kısmı yırtılınca, sahip olduğu kızgınlıktan kurtuluyor böylece, “Bugün....” diye yazdığım başka bir cümle, dün olmuş çoktan... Yırtıyorum. İyi –kötü demeden... Yırttıkça, bugüne yaklaşıyorum sanki... Hepsi 4 battal boy çöp torbasının içinde parça parça... Hafifliyorum. O sırada masada bu özel ritüel için doldurduğum bir kadeh şarap evdeki dağınıklıktan kolumun çarpmasıyla dökülüyor, tam da çöp torbasının üstüne, parçalanmış kağıtların üstüne... Gülümsüyorum.... Şimdi daha anlamlı oluyor yaşanmış sayfalar...

Mektuplara geçiyorum. Ne kadar çoklar. Soru yine aynı, niye sakladım bunları? Hatırlamıyorum bile bazılarının yazarlarını... En yakın arkadaşımın yazdığından, hayatını kaybeden eski sevgilimin yazdıklarını ayırt etmeden yırtıyorum. Hırçın değilim yırtarken, aksine yırttıkça sahip çıkıyorum bende kalanlara... Yırttıkça hepsini özgür bırakıyorum kelimelerin... ve bir kadeh şarapta onların üstüne döküyorum. Tüm yaşananların, paylaşılanların şerefine.... Uçak biletleri, kartpostallar, otel broşürleri, saklanmış şampanya mantarları da keyifleniyor sanki şarabın tadıyla... Kırmızı kırmızı lekeli şimdi çoğu, hepsi hala canlı ve en önemlisi gerçekten onların hepsi yaşandı.

Bu gecelik toplama, kutulama işim bitince koltuğa oturuyorum. Elimde boşalmış bir şişe şaraptan, benim hakkıma düşen bir kadeh şarap... Nelerle vedalaşırım salonda diye etrafıma bakıyorum... Gitmesi gerekenler konuşuyor adeta... Tamam diyorum, yarın sizinle de vedalaşırız. Görevleriniz bittiyse, sizi tutmanın veya size tutunmanın bir gereği yok...

Bugünü saklayıp dünü biriktirerek değil, bugünü yaşayarak tüketmeli şimdi... Bir hafta boyunca atma, kutulama işim devam edecek. Boşluklar yaratıp, nefes alacağım derin derin... Bende kalanların varlığını bilerek havalandıracağım anıları ve yaşamı... Hepsi zaten benimleyken, saklı kutularından özgürlüklerine yolculayacağım... Daha çok seveceğim şimdi sahip olduklarımı...

Bende kalan tüm an(ı)lara,
bugün vedalaştığım herşeye,
yeni gelecek olanlara
azalarak çoğalmaya
kaldırıyorum elimdeki bardağı...
.
.
Brajeshwari / 03.06.2010

____________________
Bu şarkı şaraba eşlik eder.
.
"naci en al amo(r)
naci en al amo(r),
no tengo lugar
no tengo paisaje
no tengo patria..."
.
Aşktan doğdum / Aşka doğdum
Hiçlikten geliyorum
Ne bir yerim var
Ne de vatanım

.

.
“Naci en Alamo” Yasmin Levy yorumuyla / indirmek için tık!

24 Haziran 2010

Aramak ve Bulmak üzerine.../ yolda olma yazısı 02


İskender ile İstanbul’a geldik...
Yolculuğumuzun bir sonu olmadığını bilerek...


Ev aramak ile başladım işe... Hala aynı eylemin içindeyim.

İlk gün sokaklar arasında dolaştım. Kafamda kocaman bir şapka, güneş gözlüklerim... Nitekim güneş alerjim var, her ne kadar bu şekilde Malezyalı dadı gibi görünsemde, güneş yüzümü yakmasa da omzumda güneşten olmuş bir askı izi ve kırmızı yanıklarla eve geldim. Denemeydi bu, olmadı. Evlerin hiç biri benim evim olmak için çağrıda bulunmadı. Yarın var diyerek uyudum o gün...

İkinci gün yağmur yağdı. Bize mi şaka yapıyorsun İstanbul dedim, yılmadım. Fakat oyun bu ya, gittiğimiz lokasyondaki tüm evler ya kiralanmış yada emlakçılar bugün değil, yarin gelin dediler. Peki dedim ama gitmedim aynı yere bir gün sonra...

Üçüncü gün, dar sokakların arasında şehrin içinde başka bir lokasyondaydı ev aramalarım.... İstediğim evleri yine göremedim. Çünkü İstanbulda hiç bir zaman sadece bir alternatif yoktu, ev sahipleri iki emlakçıyla çalışınca biri evi kiralayıp, diğeri bundan sonradan haberdar olmuştu. Ben evin kiralandığını sonradan öğrenenleri aramışım hep.... Bunun üzerine kendimi aldığım gibi, yokuş aşağı arnavut kaldırımdan ilerleyerek bir cafeye attım. Durdum. Dur dedim kendime.... ve defterimi kalemimi çıkardım konuşmak için kendimle....

“Bir yerde yanlış var... Arayışta, arama da, arayan da... Bu yerde karmaşa var... Yolda, insanlarda, hayatın düzeninde... 'İşte bu' diyeceğim ev, duruyor ve bekliyor bizi, ama şu anda bulamıyorum.

İç sesimi mi dinlemeliyim? Ayaklarımın beni götürdüğü yere mi gitmeliyim? Yoksa sabırsızmıyım? Nerdesin? Ne zamansın? Bilmiyorum.

Yılmadım, yanlış olmasın.
Yoruldum sadece... Şimdi biraz mola...
Eşleştirmek için aradığımı, arayanı beni bekleyeni bana !!....”

Sonra bir çay daha istedim garsondan... Daha sakinleşmiştim.
Defterimde yeni bir sayfa daha açtım kendime...
Şimdi dedim sorularını bırak ve sana ne yazdırdığını oku...

“Dün yağmur yağdı. Bügün de yağmur yağıyor. İyi bir oyun ! İyi bir kurgu !

İçimde 'dur oraya gitme, orada değil' sinyalini hissediyorum... Ne zaman yağmur yağıyor. Böyle doluyor içim. Oyunun içinde buluyorum kendimi... Aynı çocuklarla oynadığımız sıcak ve soğuk oyunu gibi... Yağ yağmur, izin veriyorum.

Öğrendin mi? Uyguluyor musun? Büyümek mi istiyorsun? Özgürleşmek mi? Tamam işte oyunun içindesin. Oyna...!

Seni en şehvetli kadının kollarına attım. Bazen çirkin görünebilir sana, kurnazdır, bir yandan gülümserken en iyi oyunu da o oynar. Sonra bir an gelir, yorgunluktan düşürürsen süngülerini, yine o en şefkatli davranacaktır sana... Rüzgarıyla sakinleştirir bir anda seni, böyle bir kahve molası esnasında... unutursun neye kızdığını, ne için yorulduğunu, aradığını buldun mu –bulamadın mı-....

Sersemlemiş olabilirsin, Çok yoruldun ve şımarık bir kız çocuğu gibisin şu anda... Onu da biliyorum... Ama yılmayacağını da, düşsende kalkacağını da biliyorum... Devam et çocuk ! Gülümsüyorum ben sana...”


Bugun yeni bir gün... yeni bir oyun...
İskender geçici evinde çok mutlu olsa da merak ediyor bundan sonra olacakları...
ama izliyor ve sadece olanı bekliyor, olmasını....

Annesi biraz sonra yola çıkacak yine...
Yaşayacakları evi bulmaya gidecek.
AramaMayı öğrenecek bugün,
bulmayı öğrenecek...
İzleyerek olanı...

.
Brajeshwari/ 24.06.2010
.
Fotograftaki yakışıklı İskender'dir..




şarkıyı indirmek için toi mon amour, mon ami

08 Haziran 2010

Hatırla !



İnsanın kendine en uzak mesafesi yine kendisidir. En yakın mesafesi de elleriyle uzanabildiği, gözleriyle görebildiği ve kulaklarıyla duyduğuna yaklaşabildiği kadardır.

İnsan en çok bedeniyle ilgilidir veya bedensel varlığıyla... Bedenen sağlıklı olmak ister. Karaciğeri sağlam olsun, elleri tutsun, hastalanmasın... Güzelliğine düşkündür, bakar kendine... Bu güzellik onu sosyal ortamlarda da var kılar. Diğer insanlardan belirgin farklılıklar yaratır.

İnsan mutlu olmak ister. Şüphesiz, doğru, sürdürebilir mutluluklar ister hayatında... Ne ile tam mutlu olur insan, bilinmez. Bir mutluluk yetmez, diğerine koşabilir, o da yetmez mutluluğunu büyütmek için koşmaya devam eder. Elindeki mutluluklardır sermayesi, sermayesini yatırır karşılaşacağı risklere rağmen... Riski göze alır, acıyı çeker, mutluluğun acıdan geçtiğine inanır bazen...

Dışarıya bak... Bir sürü insan.. Bir sürü sen... Bir sürü ben...

Birbirimize benzeriz, ne kadar farklı kılmaya çalışsakta kendimizi aslında... Sosyal statülerimiz, saçımız, rengimiz, cebimizdeki farklı miktarlarda para, sağlıklı, genetik olarak daha güzel oluşumuz farklı kılmaz bizi birbirimizden, hayatla savaşsakta, daha farklı, daha yüksekte, daha mutlu olmak adına...

Sıradan olmaktan korkarız. Sıradanız oysa hepimiz, çabalama..

Unuturuz kendimizi... Üzerimize giydiğimiz giysilerimiz, etten giydiğimiz bedenimiz, egomuz, yaşamı sürdürebilirliğimizdir tek derdimiz...

Spor merkezinde anket yapılıyor. Göz atıyorum.
Bir soru gözüme çarpıyor.

"Aşağıdakileri sizin için önem sırasına göre sıralayınız."
Sağlığım / Vucudumla barışık olmak / Zayıflamak / Güçlenmek / Spor yaparken
sosyalleşmek / ....

Düşünüyorum. Hepimiz önem sırasına göre sıralıyoruz hayatı... Öyle dayatıldığı için belki de... Hepsi eşit önemli olsa, olmuyor. Güzellik denen kavram formatlanıyor, önümüze sunuluyor. Güç, herkesin sorunu.... Sosyalleşmek, yalnızlığa bir çare... Sağlık peki, gerçekte sadece hastalanmamak mı?

Giydirildik bedenlerimizi, yaşamayı öğrenmeye koyulduk. Varolmak için savaştık, ayakta kalmak için olmamız gerekeni olduk, sağlığımızın farkındaysak birşeyler yaptık, yapmaya uğraştık.

Unuttuk...Hangisi önceydi. Hangisi daha önemliydi.
Hepsi birbirine bağlıydı aslında..

Bedenimiz, sağlığımız, hayattaki varolma savaşlarımız elbette önemlidir. Ama hep koşuyor gibi değil miyiz? Bir yerde cevabı aramıyor muyuz? İpuçlarıyla cevaba yaklaşmaya çalışmıyor muyuz? Bazen soruyu unutmuyor muyuz? Onların üstüne yeni sorular üret miyor muyuz?

İçimizde bir yerlerde fısıltıyı duymuyoruz, duyamıyoruz.
Yavaşlamalı şimdi... Kabul etmeli sıradan oluşumuzu, aynılığımızı...
Cevaplara değil, ilk sorduğumuz soruya baştan geri dönmeli şimdi...

Hangisi önemli? Hangisi ilk önemli olan ve böylece ardından diğerlerini doğru sıralayan...

Hatırla.. Özünü, nefesini, kalbindeki bilgiyi... ve içinde sana sesleneni...

Soruları düşününce, aklıma geçenlerde meditasyon ile ilgili okuduğum bir yazı geliyor. Meditasyon sırasında katılımcılara kendilerini içinde huzurlu hissedebilecekleri, sadece onlara ait olan bir oda hayal etmeleri isteniyor. Katılımcılar mutluluk içinde meditasyonu bitirdikten sonra, sırayla odalarını anlatıyorlar. Odalar çeşit çeşit.. Duvarları camdan, denizi görüyor bazısı... Bazısı tahta merdivenlerden iniyor odaya, verniklenmemiş tahta trabzanın kıymığı batıyor eline... Bazısı hafif bir çan sesi duyuyor içeride... Hepsinde aslında bildiği, tanıdık bir yere gitmiş hissi var. Yeniden hatırlanmış bir yer orası sanki... O gün huzur dolu ayrılıyor yapılan çalışmadan...

İkinci gün derste yine oda meditasyonu yapılıyor. “Kendinizi odanıza götürün ve bugün cevabını merak ettiğiniz bir soruyu odanın içinde tekrar sorun....” deniliyor. Meditasyon bittiğinde “ sorunuza cevap buldunuz mu?” diye soruluyor... Genelde cevaplar “ Soru yada sorun o oda da yok oldu,... odaya girdiğimde soruyu sormayı unuttum,... soruyu sordum cevap gelmeyince, soru bir anda uçtu ve gitti... Soruyu sorduğumda, önce huzursuz hissettim kendimi, sonra içimde soruya yüklediğim sıkıntının kaybolduğunu -ferahladığımı hissettim....” oluyor.

Üçüncü gün yine aynı meditasyon yapılıyor. Meditasyon sonunda yeni soru;“ Oda da hangi duyguyu en yoğun hissettiniz”. Cevaplar çoşku dolu oluyor. “Huzur, mutluluk, zamansız bir genişlik, bedensizlik, rahatlık, hafifleme, çoşku ama en çok sevgiyi hissettim...” Çoğu katılımcı anlatırken şeffaf göz yaşları döküyor.

Dördüncü gün yine aynı meditasyona oturuyorlar. Hepsi odaya tekrar gitmek için heyecan duyuyor. Dersin bitişinde meditasyon ile ilgili bu sefer sorulan soru şu... “Şimdi gözlerinizi kapatın, dilediğiniz kadar meditasyonda kalabilirsiniz ve odanıza tekrar gidin, sonra meditasyondan çıktığınızda bir cümle ile odanın nerede olduğunu ve oraya nasıl vardığınızı önünüzdeki kağıtlara yazın, kağıdı katlayıp bu kutunun içine koyun.... Haftaya son dersimiz yapılacak ve yazılan notların hepsi bu panoya asılacak. “

Son derse gelen öğrenciler cevapları okumak için heyecan duyuyorlar.Sessizce sınıfa girmeleri ve panoya baktıktan sonra, yine sessizce meditasyona oturmaları isteniyor. Hepsi panoya sırayla bakıyor ve sadece gülümsüyor...

Eğitmen meditasyona oturmadan önce, katılımcılara şunu söylüyor..

“ Hepiniz oraya giden yolu biliyorsunuz, şimdi tekrar hatırlayın”...
Gözlerini kapatıp, son meditasyonlarını yapıyorlar...

Çalışma bitiyor. Eğitmen çalışmanın bitişinde şunu söylüyor. “Bugün soru yok. Soru hiç olmamıştı aslında... ve daha da önemlisi orası gözlerinize kapatınca vardığınız bir yer değil, aslında orada yaşıyorsunuz hepiniz, bu derslerde meditasyon yapmayı öğrenmedik, hatırladık sadece”...

“Soruları unutun. Gözlerinizi de kapamayın, bakmayın, görün ve hatırlayın..”

Panoda çeşit çeşit el yazıyla aynı şey yazıyordu.
Hepsi en çok sevgiyi hisettikleri, hafifledikleri, soruların olmadığı o yeri ve gidilecek yolu tarif etse de, aslında sadece hatırlamıştı.

.

.

Oda kalbimde, oraya nefesimle gittim...

.
.

.
Brajeshwari / 07.06.2010



yolculuğa çıkarak, hatırlamak isteyenlere minik bir hediye....
.

01 Haziran 2010

Bitirmek yada Başlamak...


Limon çekirdeğini, sivri ucu aşağıya gelecek gibi toprağa dikin diyor okuduğum sitede... Sivri ucu aşağıya doğru kök salar önce... Sonra boy verir limon, filizlenir... Ayrıca yüksek bir saksıya gömün diyor. Kökü diklemesine uzar ve sonra yayılır toprağa... Seviniyorum bu ince detayı öğrendiğime... Ben limon çekirdeklerini sadece toprağa gömmüştüm. İçlerinden iki tanesi filizlenmesi bu yüzdenmiş demek. Onların sivri uçları toprağa doğru köklenmiş şans eseri...

Limon çekirdeklerim toprağa sarılarak büyüyorlar şimdi... Uzun, büyük yapraklı çiçeklerimin arasında, tam da umudumu kestiğim bir zamanda, minicik saksılarından bana gülümsedikleri o anı unutamam... Şimdi her sabah kalktığımda bu güzel mucizeye tanıklık ediyorum.

Köklenmek ne kadar keyiflidir. Yaşadığınız yere köklenirsiniz, dostlarınıza, ailenize, sevgilinizin gözbebeklerine, yaptığınız işe... bağlanırsınız. Onlarla beslenirsiniz adeta, çoğalırsınız öyle... Susuz kaldığınızda yapraklarınız üzülür, çiçekleriniz solar bazen ama toprağa, köklerinize inancınızı hiç yitirmezsiniz aslında...


Çiçeklerimin topraklarını, saksılarını değiştirirken korkarım. Solmalarından, küsmelerinden, yeni yerlerini sevmeyeceklerinden korkarım. Ama toprak yenidir, saksı yenidir, kök onlardadır. İçimden “korkmayın” derim hep, “daha iyi olacak böylesi”.... Öyle de olur. Bir kaç gün yeni saksılarında durgun bir alışma devresini geçirirler, sonra yeni bir yaprak görünür gövdeden... Sevinirim...

Yıllar önce eğitim için İngiltereye gittiğimde bunu hissetmiştim. Ailemden, arkadaşlarımdan, evimden uzakta bir ben... Yabancı bir ülke... Bir bavul... Bir ay boyunca saksısı değişmiş çiçek gibiydim. Solmuyordum ama köklerimle yaşama sarılamıyordum da.... Öyle yaşıyordum. O zaman daha iyi anlamıştım. Herşey köklerimde gizliydi zaten... Tüm sevdiklerim benimleydi, onlar benim köklerimdi. Bunu öğrendikten sonra biraz daha büyüdüm ben....

Yeniden başlamak adına, bitirmenin sancısı çekiliyor her zaman... Köklerin hatırlatıyor seni, sevgini, sevdiklerini... Gitmek mi? Kalmak mı? Bitirmek mi? Başlamak mı? daha zor diye sorarlar ya... Aslında yaşamak en güzeli.... Yaşamayı becermek, ayakta dimdik.... Hatıralarına sahip olmak, onları özleyerek yok olmak yerine, varlıklarından keyif alarak devam etmek yaşamaya....

... Bir alışveriş merkezinde dolanırken, karşıdan bana doğru bir çocuk koşuyor. Sarılarak kucağıma atlıyor. Faruk bu... Kreşteki öğrencilerimden en haylaz olanı... Ama aklı fazla olduğu için haylaz... Derslerimizde hiç böyle bir sevgi gösterisi görmemiştim ondan, daha çok onu zaptetmeye çalıştığım anlar geliyor o an aklıma... Kucağımdan inmeden, annesiyle tanıştırıyor beni... Sonra biz annesiyle sohbet ederken, o kucağımdan iniyor ve scooterına binip, alışveriş merkezinin ara koridorlarında kendisine fazla gelen enerjisini boşaltıyor. Tam annesiyle vedalaşırken, bir ağlama sesiyle irkiliyoruz. Faruk scoterından düşmüş, yüzünden kanlar boşalıyor. Koşarak yanına gidiyoruz. Gözlerindeki yaşlar, yüzündeki kanlara bulaşıyor. Hemen yüzünü ıslak mendillerle siliyoruz, yarasına mendil basıyoruz. Ben hiç olmadığım kadar soğukkanlıyım ama içim titriyor bir yandan. Faruk’un elinden tutup, konuşuyorum onunla... Yüzünü silerken minicik bir yarası olduğunu, derste yaptığımız nefes oyunuyla sakin kalmasını söylüyorum. Faruk ağlamayı bırakıyor. Annesi sakinleşince, hemen en yakın sağlık ocağına gitmek üzere ayrılıyorlar. Aradan 4 gün geçiyor. O dört gün boyunca merak ediyorum onu... Bugün sabah kreşe derse gidiyorum... Faruk sınıfa girince, hemen nasıl olduğunu soruyor ve yarasına bakıyorum. Küçük bir bandajla halletmişler. “ Merak ettin mi beni öğretmenim” diyor. “ Etmez miyim “ diyorum. Dikiş atılmamış olması içimi rahatlatıyor... Tüm ders hep yanımda duruyor Faruk... Uslu, uyumlu, her oyuna katılıyor. Dersin sonunda, dinlenme pozunda yanıma yatmak istiyor. Terlediğini görüp, teri yarasına gelmesin diye alnını siliyorum. Dinlenme pozunda anlattığım tüm hikaye boyunca bana gülümsüyerek, sevgiyle bakıyor...

15 Haziranda miniklerim yoga sertifikalarını alacaklar. Sertifikalarının sonunda, çocuk yogası eğitimimin güzel sloganı “Sevgiyle paylaş, eğlen ve öğren” yazacak.

Hiçbirşey bitmez, hiçbir şey başlamaz, sadece herşey başka bir şekilde devam eder aslında.... Köklerimi nereye ekersem ekeyim, kalbimde o bakışın hatırasının hep kalacağını biliyorum. O bakış, bakışları, hepsinin güzel, saf, tertemiz sevgileri.... bana öğrettikleri....

Kökler yaşama dair bilgiyi, güzel anıları ve bizi ayakta tutacak sevgiyi taşır...
Ve ben köklerimi nereye ekersem ekeyim, bileceğim ki hepsi benimle...
Onları çok özleyeceğimi bilsem de,
sevgiyle paylaştığımızı, çok eğlendiğimizi ve öğretirken en çok kendimin öğrendiğini hatırlayıp,
sarılacağım köklerimle toprağa,
ve devam edeceğim yaşama- yaşamaya...

..
Brajeshwari.dd / 30.05.2010

..
bu yazıyı yazarken bu parçayı dinledim..

(winter song -Sara Bareilles & Ingrid Michaelson)
.
*Çocukların fotoğraflarının internette dolaşmasını etik olarak doğru bulmadığım için, yoga dersine girerken çıkardıkları minik ayakkabı ve terliklerinin fotoğrafını yazıma anı olsun diye koyuyorum.

25 Mayıs 2010

Çocukların Düşündürdükleri....




Ellerimizi uzatıp, parmaklarımızı açıyoruz. Parmak oyunları çocuğun parmak kasları ve buna paralel olarak da el-göz koordinasyonları geliştiriyor. "Beşer palyaço sıra sıra dizilmiş. Birinciler bize selam veriyor. Baş parmaklarını hareket ettir..." Derste en minik öğrenci Emre, oyunu durduruyor.” Yoga öğretmenim, sakın bu parmağı böyle yapmayın” diyor. Duruyorum, Emre bana resmen hareket çekiyor :) Sonra devam ediyor... “ Bu hareket çok terbiyesiz birşey ...” “Peki “ diyorum. Ne diyebilirim. Gülümsüyorum bu uyarı karşısında, ama bir yanım soruyor. Nasıl kalıplar sokuyoruz çocukların zihnine... Nasıl anlatıyoruz peki terbiyesiz olan ne ve ne diyerek terbiyesiz olandan uzak tutuyoruz böylesine... Alt tarafı bir parmak, diğer parmak... Düşünüyorum hala...

Ders boyunca hopluyoruz, zıplıyoruz ayaklarımız fırça oluyor yerde, sanki resim yapıyoruz. Sonra daireyi küçültüp, daraltıyoruz balon şişiriyoruz nefeslerimizle, ortadaki alan büyüyor, küçülüyor... Ama benim hiç aklımdan gitmiyor, bu güzel beyinlere neler yaptığımız... İsmimi hafızalarında tutamazken, yoga öğretmenim diye hitap ederken ne kadar samimi olduklarını düşünüyorum. Onlar bu kadar bilgeyken, nasıl kirletiyoruz, kirleniyoruz büyüdükçe...

Yan sınıfta Alev Teacher İngilizce dersi veriyor. Çocuklar yan sınıfta bağırarak “ are you sleeping, are you sleeping brother John ” şarkısı söylüyor. Tam biz dinlenme pozuna girmişken, kreşin içindeki kaos, ses, hareket dikkatimi bölüyor. Onları düşünüyorum. Hepsi matlarında yatmış, klasik muzik eşliğinde dinlenerek, anlattığım doğa hikayesini düşleseler de, biliyorum aslında bu gürültüye onları hazırlıyoruz... Bu karışık, yükselip alçalan enerji onların enerjisi değil, bizim, biz büyüklerin enerjisi... yorgun, kaotik, oyalayıcı, gerçek değil... Halbuki onların enerjisi özgür, canlı, kıpır kıpır ve çok saf...

Çocuklarla dersim bittiğinde, koşarak yetişkinlerle yoga dersine yetişiyorum. Hepsinin yüzünde rahatlama isteği... Gözlerinden günün karışıklığı okunuyor... Akılları başka yerde dolaşıyor, bedenleri burda taklidi yapıyor sadece....

Dersin başlangıcı sakin ve huzurlu... Onları o sakinliğe nefesleriyle getirmeye çalışıyorum. Diyorum ki “ zaman hızla akıyor, yanıltıyor bizi... Zaman aslında sandığınızdan yavaş, uzatın zamanı... Herşey yavaş, herşey sakin, ellerimi enn yavaşta kaldırıyorum, nefesimi enn yavaşta veriyorum ve alıyorum... Yavaşla”...

Yavaşlıyoruz. Tüm ders duruyor düşünce, duygu hareketin içinde, nefesimizle beraber akıyoruz... "Zamanı durdurduk, zaman denen aldatmacıyı yavaşlattık, gerçek zaman akışı bu... şimdi, şu anda... koşma... ak "

Peki ben nerdeyim? Zamanın neresindeyim? Hangi yavaşlıkta veya hangi hızdayım? Dersler bitip, normal hayatıma döndüğümde kendime bakarken buluyorum kendimi... Çocukluğumdaki zaman algımı düşünüyorum, saati öğrenemeyişimi bir türlü... Aslında ayıp dediğimiz şeyi düşünüyorum, parmak oyununda 4 yaşındaki Emre’nin ayıp dediği şeyi... Büyürken ne kalıplarla donatıldığımızı, sonra büyüdükçe o kalıplar ve ayıp, yasak, terbiyesiz köşelerine yaklaşmadan zamanın içinde hızla koşturuşumuzu... Yetişmemiz lazım olanı... Aklımızla, bedenimizle, nefes nefese... Tüm bu koşturmada sakinleşme, durma, hayatı, kalıplarımızı, dirençlerimizi tekrar algılama ihtiyaçlarımızı... Bulanık kafalarımızı... Nerede bıraktık saf algımızı? Nerede Pavlov refleksi geliştirdik, kaç kuşak –kaç nesil aktarıldı onlar bize...

Kaan Ertem'in çizdiği, Erdener Abi karakteri vardı karikatür dergilerinin birinde... Komik gelirdi bana adamın hazır cevaplı oluşu... Karşına hep absürd kişiler ve dialoglar çıkar, o ise gayet net, ne hissediyorsa onu söylerdi. Erdener abinin adalet anlayışı da farklıydı. Cezalandırma sistemlerinden biriydi karşısındakinin aya yollanması, doğaya salınması....

Hepimizi doğaya salmalı aslında,
saatleri çıkarıp, alışkanlıklarımızı, kalıplarımızı, köşelerimizi, mevkilerimizi bırakarak...
Zıp zıp zıplayan kaotik enerjimizi de....
Doğa bizi tekrar uyumlasın diye kendine...
Zaman denen kavramı yeniden öğretsin diye...
Medeniyetleşirken aslında kaybettiğimiz şeyleri tekrar hatırlatsın diye...
Yavaşlatsın bizi diye....

Doğada olsak en mutlusu çocuklar olur heralde...
Korkusuz, endişesiz... Henüz unutmadıklarıyla, unutturulamayan saflıklarıyla...

Ben ne düşünüyorum... Bunları düşünüyorum...
Büyük aklım; zaman kavramına Hareket çekiyor...
Çocuk aklım, parmak oyunu oynuyor hala...

Baş parmak, işaret parmağına yanaşır, işaret parmağı küçük kardeşine sarılır ve sonra daha sıkı sarılırlar birbirlerine... Sonra diğer parmaklarda bu duygusal sarılmaya eşlik ederler, ikisine sarılırlar kocaman.... :)

... zaman diliminin neresinde, hangi süreçte bunun “ terbiyesiz bir hareket” olduğunu öğrenmiş olduğumuzu düşünüyorum sadece....
.
Brajeshwari /24.05.2010


koop - vuelvo al sur.mp3

yazarken bunu dinledim.
(Ağaçların altında bir masa, yemeğime konan kuşlar, Kahve ve Vuelvo al sur )

04 Nisan 2010

Özürlü TOPAÇ



Çocuk yogasi öğretmenim Aylin, "oyunlarda kullanabilirim düşüncesiyle her türlü objeyi biriktiriyorum, evde bir dolap dolusu ıvırzıvır var" dediğinde gülümsemiştim sadece... Ne zaman çocuklara ders vermeye başladım, onu çok iyi anladım. Plastik bardaklar, boncuklar, renkli kartonlar, minik taşlar hepsi birikmeye başladı benim evimde de... Artık alışveriş yaparken, en olmadık dükkanda bile bazı objeleri çocuklar yararına nasıl kullanabilirim diye düşünmeye başladım üstelik...


Cumartesi günü öğle saatleri , çocukluk arkadaşım Afrodelfino ile Ankara kalesi çevresinde dolaşıyoruz. Ona; bugün mutlaka Mandal almamız gerektiğinden, Praktikere gittiğimden, orada bile bulamadığımdan bahsediyorum.

Şaşkınlıkla, “ne yapacaksın Mandalı ? “ diyor.
“Pazartesi derste çocuklara oyun oynatacağım” diyorum. Gülümsüyor.

Sonra, oyunu anlatmaya başlıyorum heyecanla....” Tempolu bir müzik çalacak, tamam mı? Ortada mandallar, müzik bitene kadar herkes ortadaki mandallardan alıp üstüne takacak. En çok mandalı üstüne takan birinci... Sonra eşli oynayacağız bu oyunu... Eşine en çok mandalı takan birinci... Sonra grup halinde oynayacağız oyunu... İki grup olacak... Sopalara gerili iki ip düşün. En çok mandalı takan grup birinci... “ Bunu anlatırken, bir yandan da, çocukları minik eteklerine, ufacık pantolonlarına, hatta burunlarına acele ile mandal takmaya çalışırken düşünüyorum. Anlatırken bile eğleniyorum.:)



Kale burası.. Gümüşçüler, seramikçiler, antikacılar var ama mandal bulabileceğim hırdavatçılar da var. Neden olmasın diyoruz, soruyoruz bir dükkana...

Mandal satıyor musunuz?

Dükkan sahibi cevap verirken çözmeye çalışıyor..” Kaleye gelmiş, heralde evde çamaşırı ıslak bırakmış, mandal arıyor ?“ şaşkınlığı devam ederken sadece “Yok bizde” çıkıyor ağzından...

Gözüm mandal arıyor. Renkli bir dolu mandal... Herşey var burada... Yüzükler, antikalar, sepetler, bakır cezveler, renkli lambalar, işli havlular, top top kumaşlar, keçeden işler, oyalar, tahta kaşıklar, heykeller var ama Mandal yok:)

Dolaşmaya devam ediyoruz. Bir tezgahta bir sürü tahta topaç gözüme çarpıyor. Tezgahın sahibi bir uçta boyanmamış olanları boyuyor.

Topaç (!) diyorum. O an beynimde bir ışık yanıyor, hemen mandal ile bağlantı kuruyorum. Oyunda müzik yerine bunu çevirebilirim... Topacın dönüşü bittiğinde mandal oyunu durur böylece... Çok heyecanlanıyorum.

Tezgahın sahibi ile göz göze geliyoruz. Elimi alıyorum birini “Topaç değil mi bu? ” diyorum. İsmi fırıldakta olsa alacağım aslında, heyecandan soruyorum.

Elime aldığım içlerindeki en renklisi... Çocuklar bu topacı görünce nasıl ilgilerini çekecek düşünüyorum bir yandan...

Tezgah sahibi eline alıyor benim seçtiğimi... “Bunu çocuklar için özel yaptım” diyor, bir hikayesi var topacın... Anlatmaya devam ediyor. “Bu renkler diyor sırayla göstererek, çocukların isimlerini söylüyor. Ayşe, Fatma, Ali, Ahmet... Hepsi farklı farklı renk... “ Sonra yere eğilip, topacın ipini çekiyor. Topaç fırıl fırıl dönmeye başlıyor. Devam ediyor anlatmaya “ Şimdi topaç dönüyor ve görüyorsunuz dönerken tüm renkler kayboluyor, tek bir renk oluyor topaç." Ekliyor sonra “Hepimiz farklı farklı olsakta, biriz, hepimiz aynıyız, bunu çocuklara anlatmak için yaptım bu topacı” ... Duygulanarak dinliyorum.

Yerde dönüşünü tamamlayan topaca bakıyorum, aldım, alacağım. Gözüm bir detaya takılıyor "Ama" diyorum " bu topaç özürlü !? ”

Genelde topacın dönen kısmı yuvarlak olur. Elimdekinin yuvarlağının bir köşesi düz... Sanıyorum ki kırıldı orası veya tahtası zarar gördü ama yine de satılıyor.

Gülümsüyor. Hikayeye devam ediyor. “ Bir haftasonu, bir çocuk grubu geziyle geldi buraya... Çok sevdiler topaçları... Sonra grup tezgahın önünden ayrılırken, içlerinden birinin yürüyüşü dikkatimi çekti. Arkadaşlarının arkasında kalmıştı ve yavaş yürüyordu. Bacağında bir özrü olduğunu farkettim. Onun için yaptım ben bu topacı... Yine gelecek buraya biliyorum, bunu ona hediye edeceğim “...




Ağladım ağlayacağım. Ayşe, Fatma, Ali, Ahmet... Hepsi farklı farklı renk, ama beraberken bir renk... Yani aslında hepsi TEK... Bu topacın köşesi özürlü, baktığında tam değil köşesi... Ama döndüğünde tamamlıyor mu yuvarlığı ? O tek rengi, BİR'liği...

Duruyorum öylece... Kalbimde bu hikayenin yankısını dinliyorum. Gülümsüyorum, neden ayaklarımın beni bu tezgaha getirdiğini anlıyorum. İçimde anlatılmaz bir minnet duygusu... Herşeye... Buraya gelişime, bu tesadüfe, hikayeye, mandala, hayatın kendisine ve o güzel çocuğun bize öğrettiklerine...

“Bunu alamam o zaman ben” diyorum. “Onun sahibi var çünkü... Gelecek ya buraya yeniden...”
Tezgahın sahibi gülümseyerek, “Alabilirsiniz” diyor,” O gelene kadar ben yenisini yaparım ona...
” Yapacaksınız ama değil mi? "
diye tekrar tekrar soruyorum.
Her seferinde gülümseyerek, başını sallıyor bana...

Topacımı alıyorum. O kadar değerli ki o şimdi... O kadar anlamlı ki...

Umarım; onu her ne nedenle çevirirsem çevireyim, topacın çevresinde onu izleyenler hangi yaşta olursak olalım, tüm renklerimize, tüm farklılıklarımıza, tüm özürlerimize rağmen bize BiR olduğumuzu hatırlar diyorum.

Torbaya bile koydurmadan sarılıyorum topaca... Antikacılar çarşısından çıkarken, elimde topacım, hikayesini ondan dinliyorum defalarca...

Mandallar mı?
Gün bitmeden, yolda bir dükkan görüyoruz.


Dükkan sahibi "Mandal var" diyor, alttaki raftan bir torba çıkarıyor, önüme koyuyor.
Mandallara bakıyorum...
Hepsinin rengi topacın üstündeki renkler ile aynı...
Mandalların hepsi farklı farklı...
İşte o an daha iyi anlıyorum.
Topacı bulmadan, bulamayacağımı Mandalları...

______________________
Topaç'ın hikayesini, satın aldığım Haluk bey'den okumak için TIK ve sonraki karşılaşmamızın ondaki hikayesini kendi dilinden, yüreğinden okumak için TIK

31 Mart 2010

NeHir bu,...


Sessizliğin içinde sessizlik olabilir misin? Yoksa sessiz mi kalırsın sadece?
Aşkın içinde aşk olabilir misin? Yoksa aşık mı olursun sadece?
Karanlığın içinde IŞIK olabilir misin ? Yoksa ışık mı ararsın çevrende?





En zoru gecedir. Geceler insanın kendini duyabildiği karanlık köşeler... Bu yüzden geceleri seviyorum. Zorluğunu da, karanlıkta içimde bulduğum yol gösteren ışıkları da...

Gece; karanlık bir nehir gibi... Suyun içindeki bir taş parçasısın sanki... Nereye gittiğini, önüne neyin çıktığını bilmeden yuvarlanırsın derin sularda... Bazen çok yalnız hissedersin kendini, bazen kendinden başkadır kalabalığın... Su seni nereye götürür? Neresidir asıl yerin, varmaya gayret gösterdiğin ve nedir direnerek ağırlığına ağırlık kattığın suni gerçeklerin? Gece sorar, sen belki cevap ararsın...

Aydınlıkta insan kolay aşık olabilir. Aydınlıkta yolunu kolay bulabilir. Gözünün görebildikleriyle kendini kolay tanımlayabilir. Herşey iyi ve güzel olduğunda, herşey zaten iyi ve güzeldir. Peki herşey kötüyken, iyi ve güzel olan nedir? Karanlıkta ışık nerededir?


En dar dehlizlerde, bir ışık parlar tam da nehrin seni sularıyla sürüklediğini, kaybolduğunu düşündüğün bir anda... (*)Yüzü aydınlık, ruhu bilge, gönlü aşk olandır parlayan... İçini aydınlatır, hatırlatır kalbindeki ışığı... Ne zaman kendini karanlıkta sansan, ne zaman cevapsız kalsan, ne zaman yükünü ağırlaştırsan, hatırlarsın onu... "Işık içinde yak onu ! "

Nehir seni taşır... Ne taşıdığın yükler kalır, ne de soruların... Yoluna bakmazsın artık, gözlerini kapatırsın, aydınlıktır için çünkü... Sadece bırakırsın kendini... Yanından sular geçer, sular arkanda kalır. Su devam eder.

Nehirde senin için çizilmiş bir yol yoktur. Bazen su sakindir, bazen akıntılı, bazen girdaplarla bile karşılaşabilirsin. Sen sadece bir taş parçasısın, nehirin bilinci olamazsın, onun kararlarına ve iradesine karışamazsın.

Ama istersen direnebilirsin, istersen cevapsız sorular sorabilirsin, istersen ağırlığına ağırlık
katabilirsin. Nehir bunlarla ilgilenmez. Nehir sadece akar.

Nehir akarken, senin ağırlığını azaltıp, egosu kadar büyük bir taş parçasıyken küçülmen, oraya buraya vura vura köşelerini törpülemen, bazı yol arkadaşlarını geride bırakman, bir dehlizde zaman kaybettiğini sanarak olduğun yerde günlerce yuvarlanman gerekebilir. Suyun berraklığını kaybettiği zamanlar olabilir. Bazen bir kıyı şeridinde, minik bir dalganın öpücüğüyle ses olabilirsin Nehire... Su değer ve çekilir üstünden, huzurlanırsın öylece...

O nehir seni gitmen gereken yere götürür. Sen bilemezsin.
Kendin dışında fazla fazla neleri taşıyorsan, bıraktırır sana onları, sen istesen de - istemesende..
Sivri köşelerini törpüler, yavaş yavaş –dura dura –vura vura...
Vedayı öğretir, kavuşmayı... ve affetmeyi, unutmayı da..
Şelaleden düşürebilir veya bir gölün kıyısında dinlendirir.
Nehir bu, olabilir.


Düşünce nehirden akar, kötülükler akar, acılar akar, kızgınlık akar, sorular akar....
Onlar senin değil, tutunma onlara !
Sevgi nehirden akar, iyilik nehirden akar, aşk akar, doğruluk ve erdem nehirden akar...
Onlara tutun !

Ve ne zaman karanlık olsa, hatırla !

... Işık sende,
... kalbinde,
....bul onu !


(*) Dolunaydı, o gece aramızdan ayrıldı ama ışığını kalbimde bıraktı...