Genç Gelişim Dergisi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genç Gelişim Dergisi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2008

Güneşe Selam (Surya Namaskara*)


"Sanskritçe Surya ‘güneş’ Namaskara ise ’selamlama veya ‘bağlantı’ demektir. Böylece Surya Namaskara ‘güneşle bağlantı’ anlamına gelmektedir. Surya Namaskara bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir. Güneş ruhi bilinç simgesidir. Aynı zamanda kişiyi tinsel uyanışa ve bunun sonucunda gelen şuur açılmasına hazırlar. "

------
Bu dünya senin dünyan....Ve bu hayat senin hayatın...Önce çöz zincirlerini, bağladığın kendini...

Sonra koş özgürce çimlerde.... Ayakların yere değsin önce.... Çimen ve toprak kokusu çalınsın burnuna...Ve bir ağaç gibi kök sal bu hayata .. Kendini özgürce hayatın içine bırak....Ama kök saldığın toprağı da anla...

Bir ağaç gibi sabırlı olmayı öğren... Aynı noktada yıllarca sessizce kalır çünkü onlar... Toprağa saldıkları kökleri ve gökyüzüne uzanan dallarıyla dimdik dengededir her zaman ağaçlar... Dallarında kuşları misafir eder, mevsimler geçirir, direnmezler hiçbirşeye çünkü bilirler ki birgün elbet bahar gelir.

Dimdik duran sabırlı bir savaşcıdırlar ama aynı zamanda da her doğa koşuluna da teslim olur ağaçlar... O teslimiyette, sadece sürece odaklıdırlar.. Yoldan geçene, dallarındaki göçmen kuşlara, gövdelerini gıdıklayan karıncaya, kara kışlara, rüzgara, güneşe ve aya...

Ve sende ağaç gibi ol şimdi.... Dimdik... Köklerini sal hayata.. Gövdenden yukarılara uzanmaya çalışan kollarını hisset... Hayallerine ve güneşe doğru uzan hadi... Besle sende kendini, köklerinden aldığın güç ile gökyüzüne... Sonsuzluğa uzanırcasına gerin... Gökyüzü bak açmış kollarını, seni kucaklıyor... Güneşi selamlamayı da unutma.... O büyüten, yaşatan, ısıtan ve varedeni... Bak hem güneşte çok seviyor seni .......

Denizlere koş sonra, bir tek kıyısından anlayabildiğimiz denizlere... Ayağını korkmadan suya değdir... Önce soğuk gelir su titretir seni, sonra ısıtır ona teslim olduğunda savaş bitmiştir çünkü...

Haydi şimdi suya bırak kendini.... Suya uzan..Altında maviden bir çarşaf, bulutları yorgan, dalgaları da ninni say..... Anla suyu, dinle sana anlattığını.... Konuşma, sadece dinle... Bazen uysallığını anlatır o sana, bazen hayatındaki dalgalanışları, koyu karanlıklarını, fırtınaları, aşkı, kavuşmayı ve mavi umutları... Her damlasıyla hareket eder o, dalgalarıyla tutunmaz asla kumsala... Vursada bazen öfkeyle kıyılara, mutlaka okşar sularıyla kıyıların ruhunu da... Her taşın altından üstünden geçerek özrünü diler çekilir köşesine, her kum tanesini de sevgiyle okşar damla damla....

Bazen zordur deniz, bazen zorlar insanı ama mutlaka vardır her denizin sakin bir limanı ve bilirmisiniz ki gözyaşlarımıza benzer aynı tadı...

Keşfet denizi, kulaç at sonra....Her kulaç ile önünden geçen su, arkanda birleşir nasıl olsa.. Deniz bütündür hayat gibi asla bölünmez parçalara... Kulaçlar yol olur, ilerlemende rüzgar yardım eder sana...Korkma.. Bir deniz anası geçer altından, bir balık minik minik ısırır belki seni ve belki ileride çok daha büyükleri olsa da denizin altında... Sen yüzmeye devam et.... Deniz seni korur, gözetir ve hatırlatır sana, hayatının ilk evresini anne karnında ....

Sonra nefesini tut.... Biraz derine dal.. Her güzelliğin karşısında tuttuğun gibi hani nefesini... Balık ol, Yunus ol, dön kendi etrafında... Kum çıkar derinlerinden.... Derinlerini anla... Ve çocukluğumuzda yaptığımız gibi, her derine dalışımızda ayağımızı kuma değdirdiğimizde yukarıya çıkabileceğini hatırla... Su mutlaka kaldırır seni unutma...

Sonra dağlara tırman... Bacakların yorgun düşse de, her nefes nefese kalışta daha ilerilere gitmek için sadece nefesinden al gücünü... Dağlar zorludur.. Her düştüğünde canın acıyabilir.. Ama bu durdurmasın seni sakın... Ne kadar yükseğe tırmanmak için güç bulursan, bil ki o kadar kendine yaklaşmaktasın..

Dağ bilgedir.. Heybetlidir ve saklamaz hiçbirşeyi, paylaşır.. Ona küsen fare midir, tavşan mıdır bilmez, mağrurdur ikisini de yaşatır... Adımlarını büyük at, yorulma... Her adımının da farkında ol, hatırla... Varmak için değil, yol için yürü...Ve manzarayı da kaçırma... Daha yukarıdan manzara bir öncekinden daha güzel olsa da, yol ancak yolcu tadını çıkarabilirse güzeldir ve her zaman çıkılacak daha yüksek bir zirve vardır yanılma..

O dağ senin .... Zirveler de... Yol da senin .... Ben sadece şu taraftan kendi yoluma giderken sana rastlayan bir yolcuyum.. Tırmanışın çok mu zor geçiyor, manzaralar mı güzel yoksa.. Hangisini anlatırsın bana?

O Ağaçta sensin... Dallarında yuva kurmuş kuşlar... Farkında mısın? Yavrular yakında yumurtadan çıkar.. Anneleri yemek aramaya gittiğinde iyi bak minik yavrulara.... Sırtında dolaşan karıncalara da ses çıkarma..

O denizde sensin.. O kumsalda..... İster ayağını değdirmeye kork.. İster dalmaya... Derinlerinde ne var bilme veya.. Hayal kurabileceğin mavi bir ufkun olduktan sonra...

Hepimiz ormandaki ağaçlarız aslında, denizdeki birer damlayız ve kendi yolumuzda bazen yolları keşişen yolcularız....
İster ağaç ol, ister deniz, ister yol... Ama şimdi gülümse kocaman... Yüzüne yayılsın o tebessüm.. Güneşe selam ver böylece.... O hepimizin içini ısıtırken gülümsüyor, hayatımızı ve yolumuzu aydınlatıyor bügünde, yarında....

Brajeshwari Devi Dasi
28.04.2008
*
*

25 Nisan 2008

İçimizdeki kutup yıldızı

"hadi yazı yaz" dedi bana.. Belki de ben dedim “ bir yazı yazacağım " diye.. İkisi de olabilir.. Beynim oyun oynamış o an.. Hangisi doğru hatırlamıyorum şu anda..

Önümde bilgisayarım... Her gün yazıyorum... 24 yaşıma kadar 10 cilt günlük yazmışım.. Yazmamış bir de kenar süsleri –şiirler eklemişim.. Hepsini okumak bende kabus üstü narkoz etkisi yapıyor.. İçim kabarıyor, yüreğim şişiyor.. Bir yandan da yüzümde tebessüm oluşuyor... Atamıyorum da sayfalarca yazıyı... Belki bir gün yüreğim dayanırsa okur düzenlerim diye... Üzüntüler-kırgınlıklar kime olduğu bilinmez yazılar.. Eski aşklara sitemler... İsmini bile unuttuğum arkadaşlarımdan aldığım mektuplar.. Kendime verdiğim sözler... Bluğ çağının verdiği isyankar eğilimler... Komik aslında.. Ama bir o kadar da naif....

24 yaşımda son verdim günlük yazmaya... İyi de olmuş.. Onca yazıda gördüğüm tek ortak şey –herşeyi yaşadığım tek gün olarak değerlendirip, hayatı değişken - değiştirilebilir bir bütün olarak algılamayı beceremeyişimmiş.

Kırmızı ciltli defterim, çok sevdiğim bir adamın bu dünyadan ayrılışına dair siyah-beyaz gazete küpürü ve bana verdiği son notuyla noktalanmış..” Sen bana gelmedin.. Ama ben seni yine de buldum “ yazan...... İlk kez gerçekle karşılaşmış belki de gündelik hesaplarım.. Aylarca uzun acılar çekmişim kırmızı ciltli defterin arda kalan boş sayfalarında...Bilmiyorum...

O boş sayfaların bana çok şey öğrettiğini hatırlıyorum.Uçup gitmemiş aklımdan eski yazdıklarım gibi, hayatın aslında aktığını ve her sayfanın da birbirine bağlı olduğunu göstermiş... Ve hepsinden önemlisi boş sayfaya çok şey yapılabileceğini öğrenmişim.. Hayatın güzel bir yanını ya da içimdeki öfkeyi yazabilirmişim... Kendimi kurban yerine koymayı ya da affetmeyi.... Bu bir seçimmiş.....Ve ben uzun süre baktığım o beyaz boş sayfalarda, ya kendi boşluğumu ya da yüzüme yansıyan ışığımı görmüşüm..Bu da bir tercihmiş..

Meditasyon derslerinde imgelenen ışık, o sayfalardan yüzüme vuran ışık olarak gelir aklıma hep..Ve denir ki, ışığı düşünmek bile hücrelerin yenilenmesinde etkilidir.. Işık insanın en karanlık anılarına inince bile, aydınlıkla karanlıklar bile güzelleşebilir.. Karanlık olarak bırakmayı tercih etmediğimiz sürece.... O da bir tercihmiş işte..... Işığı oralara doldurmak ve o odacıklara sokma cesareti gerekiyormuş bir de..

Ve o odalarda hikayeleri yeniden yazmak ve her detayı görmek insana iyi geliyor.. Hafifletiyor.. Evinizi tekrar dekore etmeye karar verdiğinizde, anne ve babanızın evliliklerinin ilk yıllarında taksitlerle alıp, minik pikap ile eve taşıdığı gül ağacı kaplamalı şifonyeri, şimdi kendi dekorunuzda güzel bir anı olarak değerlendirmeye benziyor bu.. Şifonyerin daha taksitleri ödenmemişken, iki haylazın çay kaşıklarıyla üstüne çizdiği çizikler o zaman anneniz tarafından hayli tepkiyle karşılanıp, unutulmak istenen bir anı olarak kalmışsa da hafınızda... Şimdi aydınlık evinizde şık ve kendine has bir anı olarak gülümseyebiliyor size...

Geceleri seviyorum.. Çünkü karanlık bana daha çok ışığı anımsatıyor.. Önce kendimi sarıyor ışık sımsıcak ve serin... Sonra herkesi ve herşeyi o ışığa buluyorum... Ve özgür bırakıyorum......

Gündüzleri de güneş batımını seviyorum, güneşin aslında yaşadığımız sanal dünyadan- gerçekliğe, öbür dünyaya giden turuncu bir delik olduğunu düşünüyorum.. O delikten uçup gidenlerin, şimdi çok huzurlu olduğunu düşünmek mutlu ediyor beni...

Güneş ya da geceleri parlayan ay, hangisi olursa olsun, ışığı bulmak için insanın önce içine-özüne bakması gerekiyor.O ışık, ay ışığından da –güneşin turuncusunda parlak çünkü... İçinizdeki o minik kutup yıldızı bitmek tükenmek bilmeden parlıyor... Daha çok parlamak ve aydınlatmak için sadece onu tercih etmenizi bekliyor o kadar....
**

04 Nisan 2008

Bir ton pirinç, Sadece bir tondur..


“if you don't know zen, mountains are just mountains, when you start zen, mountains are no more mountains, when you become a zen master, mountains are just mountains for you”

Zen budistlerinden farkım, henüz Zen’e varamayışımdır.. Zen ise aslında hiçbirşey demek değildir ve hiçbir anlamı yoktur.Ve bu “hiçbirşey” aslında bu öğretinin gerçek koşuludur.

Hiçbirşey benim için tanımsız ve önemsiz bir kavramı ifade edemiyor.. Hiçbirşey, belirsizliğin ta kendisi.. Benim gibi birini bir ton pirinç ile tehdit edebilirsiniz. Ben bir ton pirincin ne kadar olduğunu tahmin edemediğim için, hiçbirşeyin tanımsızlığında boğulurum.. Halbuki bir ton pirinç, sadece bir tondur..

Hayat aslında bilinen sandıklarımızla belirsizliklerle ilerliyor. Ve bazen bir Zen içinizde hortluyor. Zen’in tanımı içinizdeki çok şeyin –hiçbirşey olmasını istemek oluyor bazen..Bazen sadeleşmek... Bazende inzivaya çekilmiş bir Zen budistine imrenmek...

Zen budistleri bu “hiçbirşey” ile meditasyon yaparlar... Hiçbirşey düşlemeyerek oturdukları yerde saatlerce.. Zen budisti olmaya karar vermiş biri için en zor dönem meditasyonun ilk zamanlarıdır... Otururken beli ağrır, kolu uyuşur, kemikleri üst üste biner ve ne düşüneceğini düşünür... Cevap şudur “ hiçbirşey”... ve acı da yoktur yada geçer.. Yıllar sürer meditasyonları... Hiçbirşeyi deneyimlemek için önce; “ kafalarındaki herşeyi” meditasyonda yaşarlar.. Ve bir sonraki meditasyonda “hiçbirşeyi” deneyimlemek üzere kalkarlar meditasyondan... Yıllarca dağlarda inzivaya çekilirler... Amaç dağda inzivaya çekilmek değildir.. Amaç dağa herşeyi taşımamaktır belki de... Ama malasef biz nereye gidersek gidelim, aklımızda başımızın içinde bizimle gelir... Onlar dağda inizvaya çekile dursun,biz 54 saniyelik kırmızı ışığı beklerken bile “hiçbirşey” düşünemeyiz.. En kötüsü hiçbirşey düşünmesek, trafik lambasının yanında duran tabeladan kırmızı ışığın bitişini saymaktayız..28- 29-30....

Zen budistleri, üzerlerine hiçbirşey giymezler. Çıplak değillerdir elbette.. Sadece örtünürler... Güne göre kıyafetleri yoktur.. Gardropları da... Takıları, Şapkaları, Atkıları....

Yemekleri en sadesindendir... Enerji almak için yerler, ihtiyaçları kadarını.. Doymak olmaksızın.. Biraz ekmek ve su bazen... Bazen sadece dağda buldukları meyve ve otlar... Nerdee iskender, zeytinyağlı yaprak sarmalar...

Ve sahip oldukları sadece nefesleridir, nefsleridir. Çoğu evini, yatağını, oyuncağını bırakıp gelmiştir küçük yaşta tapınağa... Annelerinin yemeğini, ninelerinin ördüğü sıcak tutan battaniyeyi, kardeşleriyle oyunlarını, babalarının kucağında otururken geride hatırlayacağı anıları yaşamadan ...

Yatakları yerdeki bez şiltedir... Bizim gibi yorganları da yoktur sarıp sarmalandıkları... Uykularıda yoktur aslında...Uyku yerine tutan meditasyon yapar çoğu..

plazma tvleri... Bilgisayarları.... Buzdolapları.. Elektrik faturaları.. Kredi kartları... Sigortası gelmiş arabaları... Aynaları... Yazlıkları... Titleları.... Cep telefonları... Maaş bordoları... Sigortaları... Anahtarları...Kimlik kartları... Cüzdanları...ve malasef yoktur Çorapları...

Zen’e ulaşmak için binbir disiplinden geçerler.. Önce bir odanın içinde bir kapı açmaları istenebilir. Sonra o kapıyı başka tuğla ile kapatmaları.... Başta saatlerce nasıl yapılacağını bilmeden meditasyon yaparlar.. Oturarak Buda olunmayacağını söylenebilir onlara, aynı zamanda mantraları doğru okumaları da.. Sonra yaptıkları hiçbirşey onure edilmeyebilir.. Tüm bunlar bedenlenmiş ruhun eğitimidir.. Hoca, sadece öğrencinin kendini algılayışını gösterir. Zen’e göre “nerde bir beden varsa, orada sıkıntı vardır”... Sıkıntı acı ve dertlerdir. Ama aynı zamanda zevk ve hazdır.Çünkü sıkıntı beden ve zihni kontrol eder.Çünkü beden, her zaman zevk ve rahatlığa uzanmaya hazırdır. Açık ve gizli sıkıntılar yaşamın değişmez olgularıdır.Çünkü insanliğin hepsi negatife doğru gitmeye odaklıdır. Zen Budistleri ise sıkıntıyı da –mutluluğu da bir tutarak nötr olmayı deneyimlemek için oradadırlar.Buna adarlar kendilerini..Ve en önemlisi an’da kalırlar ve farkında..... Soru şudur “ şu anda ne eksik”...

Zen’e göre herşey yaşadığın anda gizlidir.. Bu öğretilerin bize yansıyan kısmı ise şöyle “heryerde Zen”.... Yemek yaparken “Mutfakta Zen” yapabiliriz.. Araba kullanırken de... İş yaşamında da Zen’de mevcut .... Tüm bu öğretilerin nasıl olacağını merak edeceklere en güzel örnek sanırım şu hikayedir... Büyük hocalardan biri yanına gelen öğrencisine sormuş..
”Kahvaltını ettin mi”...
Ettim hocam” ..
“Terliğini içeri girerken çıkardın mı yağmur yağıyor dışarıda”..
evet çıkardım hocam”....
” Terliklerini Kapının sağına mı koydun yoksa soluna mı”....
? !? !”..

Neyin farkındayız.. Ben evde terliklerimi hatırlamıyorum neredeler şu anda... Hatta ikisininde farklı yerde olduğunu sanmaktayım.. Geçenlerde yoga yaparken Tadasana duruşunda ( Dağ duruşu - Her iki ayak tabanı üzerinde, ayakta durarak uygulanan başlangıç pozisyonudur) hocamın duruşu tarif ederken “ayak parmaklarımız yeri kavrıyor ve kafamızın üstü tavana paralel “ tanımı bile beni düşündürdü..Dik durmak için kafamın üstünün tavana paralel olması üzerine düşündüm hayli.. Sanırım farkına vardım.. Farkına vardım dik duruşun sırrının ve kafamın üstünün...

Benim Zen’im farkli bir Zen anlayışı... Bu taraflara gelene kadar bilgi eksikliğine uğramış..Bana geldiğinde de sadece benim algılayışım kadar kalmış... Ayrıca kafamın üstü tavana paralelmiş yıllardır..

Şu aralar Zen Budistlerini özeniyorum. Hiçbirşeyi deneyimlemek istiyorum..Dağlarda meditasyon yapmak... Düşünmemek.... Hayatta hocalar değişik değişik olabiliyor malasef.. Onlara hoca demesekte hepsi çevremizde... Yarın sabah erken kalkıp işe gideceğim. Patronum benden, bir duvardan kapı açmamı... Sonra çıkan tuğlalar ile saray yapmamı isteyebilir. Sonra ben bunu istememiştim ki diyebilir. Canı sagolsun.. Ben Kafamın üstü tavana paralel olarak günlük eğitimimi tamamlarım... 8 saatliğine Zen Budisti olurum.. Şiltede yatmıyorum.. Budistler gibi meditasyonu uykuya da tercih edemiyorum..


Dağa kaçmama az kaldı ama...
Şimdi izninizle yatağıma yatıp, yorganıma sarılacağım Zen Zen...

18 Şubat 2008

Aşeka

*(Yazidaki ilişki kelimesi, her tür ilişki anlamında kullanılmış olup- sadece kadın-erkek ilişkisi olarak anlaşılmaması için bu not düşülmüştür)

------------------------------------------
Aşk kelimesinin aslı arapça da "Aşekâ" dan gelir . Aşekâ: bir ağacı saran ve besinini ağaçtan alan ve zaman içinde ağacı kurutan ve öldüren sarmaşığa denir.

Yüzyılın anahtar kelimesiydi “Seni çok seviyorum”... Çok seviyorduk biz, herkes, birbirini.... Her kapıyı açar gibi, içimizdeki her iyi duygunun eş değer anlamı gibi, seni çok seviyorumlara sığındık... Biz derken de, bize söylenirken de...

Seni çok seviyorum, sevgiye denk miydi..Sevilmeye..
Seni çok seviyorum bir ilişkiyi bir ömür götürür müydü?
Hani beni çok seviyordun’a cevap olur muydu? İçimizde hissettiğimizin tam karşılığımıydı? Ya da bir garanti mi?

Sevmek daha ulvi birşeydi belki de... Büyüklüğü sevgiden kaynaklı.. İnsanın içinden-özünden gelen hani... Cümlelerle ifade edilemeyenden... Birini sevmek için koşul - karşılık beklemeyeninden...

Dünyayı sevmek kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diye geçer şarkı da.. Bu sözün anlamı insanların birbirlerine aşık olunca hayatın çok daha iyi olacağı değil elbette.. Bu sözde binbir anlam saklı...

Yanıp sönerken ne güzeldi.. Kayıp giderken, Ne güzeldi .. Ne güzeldi ...” diye devam ediyor başka bir şarkı da... Zamane aşkları anlatıyor.. Yanıp sönen... heyecanlandıran ve belki de duyguları yükseklere taşıyan, taşıran......

Aşkı hayatın içinden bu kadar ayıran ne oldu.. Hayatın içindeyken o aslında.. Herşeyin özünde varken.... Aşkı salt halinde isterken, körleşerek herşeyde ve her yerde olan o aşkı görmemizi engelleyen... Yoksa, dünyadaki sunilik aşkı da mı sardı..

Yaşanan aşk aslında bir bilinmez.. Bizi o aşkı bulma zamanını ayarlayabilsek, nedenlerini bilebilsek, söneceği noktayı görebilsek aşkın böyle bir büyüsü olabilir miydi... Kaçarken kovalamanın, görmekten çok özlemenin... Gitmekten çok beklemeyi, dokunmaktan çok, düşlemeyi sevdiren şey belki de aklı kandırmak için doğanın bir çabası.... Doğanın bir oyunu bize.. Belki de aşkı görmek için aynaya bakmak gerekli sadece... Çünkü kendinde görürsün aşkı önce...Onu görmeden başkasına da veremezsin... Elbet bütün Robinsonların bir Cuma’ya ihtiyacı vardır ama... Bu birazda bedensel bir ihtiyaçtır.. Yanlızlıktan belki, belki kendimizde sevgiyi bulamayıp – karşımızdakinin verdiğiyle var olabileceğimizi sanmaktan...Ve sırf hayatı kotarmak adına.. Adı ihtiyaç olan ilişkiler için söylüyorum bunları... Bir filmden bir söz geliyor aklıma... Aşktan karşılık alamayan bir adamın annesinin söylediği bir şeydi bu... Adama şunu diyordu Annesi“ Elbet seni de uzun boylu görecek bir kız çıkar karşına”.... Ne fenadır ki, asıl ayna içimizdedir oysa.... Görüntü sandığımızda yanılsama...

İlişkiler hakkında okuduğum bir kitap var çok sevdiğim. Seni seviyorumları tüketmekten bahsediyor kitap..Ve seni seviyorum yerine “ sen nasıl istersen” demeyi deneyin diyor kitap... İlişkilerde karşılıklı beklentiler için tanrınızı değiş tokuş etmeyin diyor ayrıca.. Değiş tokuş etmeyin... Yani varoluş nedeninizi, biçiminizi unutup başkası mutlu olacak diye değişip mutsuz olmayın ve böylece karşınızdakini de değiştirmeyin.. Onun özünü sevdiğinizde, ondan beklentileriniz olmadığında, olduğu gibi kabul edebildiğinizde zaten cümle tamamen değişiyor... ”Sen nasıl istersen kabulumdur” alıyor yerini seviyorum senilerin...Ve hatalara rağmen değil, hatalarından ötürü de sever oluyorsunuz karşınızdakini... Karşımızda hata diye gördüklerimizin aslında kendi korkularımız olduğunu anlaya anlaya.... “Kendimde görmek istediğim şeyi görüyorum sende, almak istediğim şeyi sana veriyorum” demekte “seni seviyorum” demeye başka bir alternatif... “Senden aldığım yada esirgediğim şeyi kendimden esirgiyorum.Senden esirgeyeceğim şeye kendim sahip olamam” da diyor.. Karşımızdan esirgediğimiz hiç birşey bizimde olamaz diye çünkü.... Evren böyle işlemiyor... Ektiğimizi topladığımızı gösteriyor defalarca... “Seni sen kendini en iyi nasıl görüyorsan, öyle görmek istiyorum” diyor sonra... Ne güzel anlatıyor aynalığı... “Seni sen kendini en iyi nasıl görüyorsan, öyle görmekle kalmıyor seni senin kendini göremediğin kadarıyla görüyorum.Seni senin kendini gördüğünden yüce görüyorum” diyor başka başka... İnsana, karşındaki aynada özündeki yüceliği görebildiğinde kendi yüceliğini de keşfedersin diyor aslında...

Sevmek ve aşk... Aynalık ve Sevgililik... Sevgililer gününe özel bir yazıydı çabam.... Ama aslında her günün sevgi günü olduğunu düşünerekten... Bu zamanda içi derin, dipsiz bir kuyu sevmek ve aşk.... Bazen depresyon nedeni, bazen katil eden cinsten 3.sayfa haberlerinde...Oysa o içimizde... Onu dışarda arayarak ve tüketim çılgınlığı haline getirerek, sunileştirerek yok ederek....İçimize bakmayarak... İçimizde bulup, dışımızda yansımasını görmeyerek.... Koşullara bağlayarak , dipsiz kuyular yapıyoruz.. Sunileşteştiriyoruz.. Bir minik hediyeye değiş tokuş etmeyelim bugünde... İlişkilerimizde içimizdeki sevgiyi esirgemeyelim.. Gördüğümüzün biz olduğunu bilelim... Sevdiğimizin de..

Aşk en salt –en güzel haliyle duruyor oracıkta...şuracıkta...bizde... bizden yansıyan da...
Ve bu şarkı da anlatıyor o şuracıkta olanı...... ve bize onu yaşatmak, paylaşmak ve çoğaltmak kalıyor..

önce kuş olduk uçtuk semaya-sonra vurulduk düştük sevdaya

yandık ateşten korlar misali-öyle derindi vardik mihraba

aşki ilahi saydik cihanda-özden buluştuk fani mekanda

--
Ve ben bu yazıyı, suni bulduğum sevgililer günü için ama en önemlisi içimden, içimin sevdiğim bir kadın için yazıyorum.. Benim için günün anlamı aşka aşık olan ona dair... Doğum gününüz kutlu olsun...Seveniniz ve sevdiğiniz bol olsun Nilambara..

....

Brajeshwari -14 Şubat 08 / Nilambara günü

21 Ocak 2008

Artık Tane tane yaşıyorum

(Çocukluğuma ve büyümeye çok takıldığımı düşünüyorum yazılarımda.. Açıkcası Tofuya yazmaya başlayalı beri bunun farkındayım... Sanırım o saf ve naif dünya algısını özlediğimden hep... Ya da içimdeki çocuk yazdırıyor hep bunları ondan.. aslında yıllara göre büyürken yada olgunlaşırken, katılaşıp sevdiğim o acemi algımı kaybedeceğimden korkuyor içim belki de.... bilmiyorum)

Zamanin elinde büyük, kendi evrenimde küçük bir kız çocuğuyum.. Hala çocuğum.. Büyümüş olduğunu sık tekrar edenler, çabuk yaşlanırmiş bence... Çünkü onlar çocukluğunu unutmak istermiş belki de.. Ya da kaybetmişlerdir belki de çocuksu ruhlarını... Büyümek –büyük olmak / büyük büyük yükler/ büyük büyük anlamlar katarmış büyümeye.. Bense acemi cesaretiyle küçük bir çocuk algısında olmak istermişim hep başardıklarımda... Oyun gibi, işin kurallarından çok, yeniden keşfederek becermek istermişim herşeyi... Her yaptığımda dünyadan kopup, bir oyun farkındalığı... Oyun ve oyun araçları, bazen oyuncaklar kırmızılı, yeşilli morlu, bazen girinti ve çıkıntılı...

Zamanın elinde büyüdükçe, zaman hainleştikçe ve ben büyüdükçe... Zaman çevreledikçe beni, zamanın getirileri beni büyüttükçe bazen isyan eder, bazen de zaman algısını değiştirebilirmişim...

Zamanın hain olduğunu düşündüğümde kızdığım şeyler olurmuş, yitirip bitiremediğim... düşünmek istemeyip, affedemediğim... içimde tuttuğum, tuttuğumu da biriktirdiğim..... ve hepsini düzeltebilmek için elimde olan az zaman dilimim... Zamanın hain olduğunu düşündüğümde; herşey birikir, zaman daralır, oyun ertelenir, ben gerçek dünyada küçülürmüşüm..

Zaman Algısını değiştirebildiğimde , onunla uyumla geçermiş her dakika... Her nefes alış bir dakika olurmuş, her verişte bir mola... O zaman, zamana kızmaz, kendi içimdeki -oyunumdaki saatleri severmişim.. Benim ritmime uyan o tiktakları ve zamanın bana getirdiği güzel hediyeleri severmişim bir de... Ay’in hallerini, güneşin doğuşunu ve ışığın gölgelerini... Sabah kahvaltısı, gün batımı, uyku saati... Ve ben zamanı sevdiğimde; dünya benim oyun alanım olur, kendi evrenimdeki küçük bir çocuk gibi mutlu olurmuşum.....

İşin sırrını keşfetmek için bilinenden farklı algılamak gerekirmiş zamanı. Bunu içimdeki çocuk ruhum keşfetmiş.. Zamanı koca bir zaman dilimi diye algılamak ürkütücü.... Zamanı kısa bir an olarak algılamak rahatlatıyor yüreği... Çünkü küçük çocuklar bilmezler koca zaman dilimlerini.... Ne kadar büyük bir dilim olduğunu ya da... Neden dilim olduğunu da... acaba yenir mi?
..
Ama zaman dilimlenebilir... Ben de öyle yaptım... Hain zamanı minik parçalara böldüm önce !!!.... Üstüme yüklenen koca koca dilimleri, lime lime minnacik yaptım işte.. Keşfetmem için bozmam parçalamam gerekti.. Zaman benimdi, Zaman satın alınır bir şeyde olmadığı için, kızmadı da kimse bana oyuncağını parçalayanlara kızıldığı gibi.. Vakit Nakitti belki ama, büyüyen dünyanın hızlanmayı ve vaktin para olduğunu anlatan atasözünü cevabım hazırdı.. Elimdeki tüm vakiti, minik demir nakitlere çevirmeliydim.

Parçaladım onu.. Aynı bir çocuğun parçalama iç güdüsüyle parçaladım.. Bazen kızgınlıkla, bazen merakla parçaladım.. Ama yaşım onları intizamlı parçalamamı önerdi.. İntizam büyümenin verdiği bir alışkanlıktı ne de olsa...

Zamanı parçaladım.. Paçavraya çevirmeden, savurmadım oraya buraya... Saklamadım da sevmediklerimi.. Atmadım kesik köşelerini... Ama parçaladım... Çok rahatladım...

Pişmanlıklarımı, kötü anları, canımı acıtanları, birikip büyüyenleri, üzgünlüklerimi, kızıp affedemediklerimi, sevip sevilmediklerimi, üzdüklerimi hepsini minnacık zamanlar yaptım dizi dizi.. Parçaladım zamanı..

Hiçbirisi büyüklüğü kadar ağır değilmiş.. Hepsine tane tane baktim sonra... ”Ohh dedim...Korktuğum kadar büyük değilmişsiniz....” Olması gerektiğinden çok kendimce büyüttüklerimin farkına vardım sonra... "Olsun" dedim "kütle halinde kocaman kocaman üstüme geleceğinize, teker teker gelin üstüme..hadi bakalım "..Sonra da ekledim "Aman yanlış anlaşılmasın, Sizi küçültünce ciddiye almıyor değilim, hepinizle teker teker ilgilenmek, anlamak ve sizi kabul etmek istiyorum aksine"

Sonra diğerleri de var doğradığım tane tane... Mutlu anlarım, tatillerimi, gülümseyişlerimi, aşklarımı, güneşi, ayı, sevdiklerimi, özlediklerimi, beynimdeki tüm güzel manzaraları, kahkalarımı da böldüm... Böle böle çoğalttım belkide... Mini mini yaptım onları da... Onlara da baktım .. “Görünüşte küçük olsanızda hala güzelsiniz, tane tane doyarım size yine de ben” dedim... "taşırım olmazsa en sevdiklerimi, tıpkı benimle yaşamak isteyen cebimdeki çakıl taşları gibi..."

İyi kötü tüm zamanlarımı adaletli olarak anlayabilmem için hepsini eşit parçalara böldüm sonuçta.. Mutlu anılarda, hain zamanlarda ayrı değildi benden, benim hayat dizinimden... Hiçbirisini kayırmadan hepsini eşitledim... Hepsi tane tane oldu... Kağıtları kesermiş gibi , 3'e 3 boyutu... 3 gram ağırlığı... ayırmadan siyahını-beyazını....


Şimdi elimde büyük bir dizi anı ve hayat parçam, zamanın elinde büyük, kendi evrenimde küçük bir kız çocuğuyum...Hayat akıp giderken, saatin tiktakları devam ederken artık tane tane yaşamayı seçiyorum..
....
Elimdeki diziyi hayat yolumda; bazen boynuma kolye yapıp ilerlerim gururla, bazen ip yapıp atlaya atlaya giderim içimdeki çocukla, bazen tesbih gibi çekerim onları hayatın mucizelerine tek tek inana inana, bazen de mola verip tane tane severim, dinlerim onları oturup yolun köşesindeki bir bankta....... Kimbilir...

Parçaladım ya... rahatladım...
Ertelediğimiz zamanlar değilmiş.. Ertelediğimiz zamanı parçalamayı ertelemekmiş, bazen korkarak, bazen parçalanınca birleştirilmeyeceğini düşünerek...

Parçalayın rahatlayin...
Dilerim:
İpiniz uzun, bıçağınız keskin olur... Vucudunuz, boynunuzda kolyenizi taşıyabilecek kadar güçlü ve duruşunuz dik olur.. Yüreğiniz, ip atlamak isteyecek kadar da hevesli olur.

Bank mi..?
Tane tane soluklanıp -tane tane yaşamak isteyenler için,
var sanırım her köşebaşında bir bank mutlaka....

Brajeshwari

(hayattan bir tane boncuk an.// tanımsız bir zaman dilimi. //dört sayı yanyana )

22 Kasım 2007

HAYAT BİR ŞARKI OLSA...

Hayatı bir şarkı gibi yaşamak sanırım harika bir şey olurdu. Ritmiyle, melodisiyle ve aslında anlattığı sizin öykünüzle....O öyküye ruh katan melodi, bazen davullarla çoşup, bazen keman ile ince ince yüreğinizi seslendirse, bazen de duyulması güç bir tını da birşeyler fısıldasa.. Derinlerinizdeki çığlığınızı, hüznünüzü ya da yanlızlığınızı anlatsa da yada..

O bizim öykümüzü anlatsa, sessiz ve sözcüksüz, ama bir dolu şeyi yüreğimize eş hissettirse.. O melodinin tamamında kendi öykümüzü bulabildiğimiz bir şarkı olsa...

Hayatınız bir şarkı , bir melodi olsa hangisi olurdu ? Ne hissettirirdi size?

Hayatı bir şarkı gibi yaşamak.. Ama o şarkının bir yerine takılı kalmadan... Başa alıp alıp durmadan... Müzik bizi nereye götürürse, sürüklenip, kendimizi alıkoymadan, aynı hayat gibi bırakabilir miyiz ritme ve ritmin bize yaşattıklarına...

Müziğe kendimizi bıraktığımız gibi dans etmeye başlar mıyız peki sonra... İçimizden geldiği gibi.. Ezberlediğimiz figürleri bir kenara bırakıp...Hissettiğimiz gibi... Acaba saçmalıyor muyum demeden....Gözlerimiz; bize bakan gözlerin ne düşündüğünü umursar bir halde dışarıya dönük olmadan... Hatta gözlerimiz olmasa...

Kapatın gözlerinizi...Elleriniz hareket etsin, salının ve içinizdeki tempoyla melodiye bırakın kendinizi....Kontrol etmeden o hareketleri....Sağa üç adım, hoop sola 3 adım olmadan.... Bildiğimiz tüm figürleri-hissettiklerimiz ile yer değiştirebilir miyiz peki...

En iyi dans edenlerin gözleri açıkta olsa, aslında dışarıda bir şey görmediklerini gözlemlerim hep...Ve benim için profesyonel dansçılar belli bir eğitimin yanı sıra, ruhlarında da o ritmi hissederek aktarırlar danslarına... İzlerken hissettirirler, çünkü gözlerimle değil, ruhumla algılarım o duyguyu.. İçim titrer.. Aynı, eş duyguları hissederim.. Onlar dans ederken, ben hissederim.

Dansı bir oyun gibi görenler, sadece oyunu oynar ezbere... Sağa dön , Sola dön, tempo tempooo...Tempoyu tutturmak için direnen beden ile, aklın ısrarı eşlemez ya bir türlü... O bir dans değil savaş olur... İçinde ruh olmadan, hissedilmeden yapılan herşey bir savaş değil midir? İçinde direnme olan, içinde ezber olan, kazanan kaybeden olan, olması gereken olan,....

Bir başka dans şekli ise, hissettiği gibi dans etmektir... Bir ortamda dans ile profesyonel olarak alakası olmasa da hissettiği gibi dans eden birine güldüklerinde, genelde kızarım.Adamın eli kolu ayrı, bacağı farklı oynasa da, bilindik tüm figürleri es geçse de, gözleri kapalı-kendinden geçmiş meditatif bir haldedir.. Bedenini, ruhunu tempoya bırakır....Aklı ezberlenen figürleri çöpe atmış, kalbiyle teslim olmuştur ritme...Ben böyle insanları hep takdir ederim.. Hissettikleri gibi dans edebildikleri için...Dışarıda bir şey yoktur..Ona bakanların ne dediği de... Beden, ruh ve ritm içselleşip, hareket olmuştur teslimiyetinde... Özgürdür... Dışardan ona bakanlardan alkış beklemez..Öyle bir kaygısı da yoktur..Onun hissettiği – onun ritmi budur, hayat gibi hissettikleri de dışarıdan takdirle beslenmez çünkü... Kendini kanıtlamak için figürleri yoktur.. İçinde bir tempo vardır ve bir de teslim oluş, figürsüz-kuralsız...Ben böyle hissettiği gibi dans edenlere gülenlere kızarım.. Hissettiğinle kendini akışa bırakmanın komik bir yanı yoktur çünkü......

Hayatın bin bir hali aslında çok şey anlatır bize...
Dans gibi yaşamak, içimizdeki ritme ayak uydurur gibi akışa bırakmak kendini ...

Bir şarkı, bir melodi düşünün.. O sizin şarkınız, sizin yaşamınız olsun..
Gözlerinizi kapatıp, yüreğinizden hissedin şarkınızı.....
Sonra bırakın ritme kendinizi...
Teslim olun ona, hayat gibi...
Hissettiğiniz gibi dans edin....
Salının..ellerinizi kollarınızı kullanın...

Ve bir hayat seçin, o sizin müziğiniz olsun..
Ritme bırakacağınız kendinizi..
Tümünde hayatın çoşkusunu, hüznünü beraber görebileceğiniz...
Siz olan..Sizin olan..Temposu sadece sizin içinizle eş olan...
teslim olun ritme ve akışa...
Direnmeden..Ezber bilmeden...Dışardan takdir beklemeden...

Ve elleri kolları serbest bırakın...

dans edin hayatla..
O sizin sevdiğiniz melodiyi
Zaten size şu anda mırıldanmakta...

Brajeshwari / 22.11.07

15 Kasım 2007

Sevgilinin selamı: Nefes

* Bu yazı,Genç Gelişim Dergisi-Aralık 2007 sayısında yayınlanmıştır.

"Nefes alışın şartı nefes vermektir...Ve nefes vermenin şartıda nefes almaktır... Yani bir sıkışmanın şartı açılmaktır... Göze karanlık sunulur sunulamaz aydınlığı ister... Karşısına aydınlık çıkarılınca karanlığı arar.. Hayatın ölümsüz formülü burda kendini gösterir..." Goethe

Sakin olmaya çalışıyorum.. Ne zaman kontrolüm dışında bir şey gelisse, kalbim pıt pıt hızlı atmaya başlasa... Derin ve daha derin nefesler alıyorum.. Kocaman bir zamana yayıyorum nefesimi.. 3 boyutlu dünyayı içime çekiyorum önce, dolaşıyor ciğerlerimde, veriyorum sonra, tüm hızlı birikmiş nefeslerimi yavaşça, bir nefesle..

Günde ortalama yirmiüçbin kez yapıyorum bunu ben, her insan ortalama böyle bir rakama ulaşırmış çünkü günde... Biriktirmeye başlamalı nefesleri.... Nefesle başlayan bir hayat, ve emaneti teslim alınan son bir nefesle bitmeden önce... Kalbimizin çarptığı, nefes aldığımız her an, umutla, aşkla, mutlulukla dolu bir hayat yaşarken ve bazen unutuyoruz ya şükretmeyi; aldığımız, alabildiğimiz her nefese...Ve o nefeste, aslında binlerce sır saklıdır.. Bize verildiği an’dan itibaren ve bizden alınacak zamana kadar bir ömür taşıdığımız...

Nefesimizi kontrol ettiğimizde, kalp atışlarımızı da kontrol ediyoruz.. Tıbba göre, İnsan kalbinin bir yaşam içinde atma sayısı ortalama olarak yedi milyarmış. Yani yedi milyar atış tamamlandığında fizik bedenimizin ömrü bitiyormuş. Yaşamı uzun tutmanın sırrı da işte burada ortaya çıkıyor. Uzun yaşamamız için kalbin atış sayısını yavaşlatmamız gerekiyor. Kalbimiz hızlı attığı zamanlar yaşamımızın süresinden çalıyoruz belki de.. Ve ne zaman nefes alışlarımız hızlansa, kalbimiz atmaya başlıyor hızla, hızlı.. Kalbimizi yavaş attırabilmek ya da kalbi yavaşlatmak için, zihni sessiz ve sakin duruma getirebilmek gerekiyor. İşte bu noktada nefes’in önemi çok daha anlam kazanıyor. Kalbimiz hızlı attığında, nefes alış veriş tempomuzu kalbimizin atmasını istediğimiz bir ritimde devam ettirmeli... Bir süre sonra kalp ve nefes ritimlerinin senkronize olmalı ve dolayısıyla kalp ritim hızının, nefes ritmimizin hızına düşmesini sağlamakta aslında elimizde...

Nefes, içinde kocaman bir sır saklarken bizi yaşatan ve bize verilmiş olan, bir de anahtarı veriyor yaşamı uzun kılmanın... Ama hayata dair de en anlamlı olan mesajı da içinde barındırıyor. Nefes aldığın sürece yaşarsın ve tabi verebildiğin sürece... Hayatta da, aldığın kadar- verdiğin sürece varsın...Beslediğin kadar da , katabildiğin ile....

Her nefeste istemsiz çıkardığımız “ h” harfi, Arapça’da Allah anlamına geldiği için, sadece nefes ile zikir eden dervişler varmış.. Ve biz her nefeste Yaradanın varlığını kalbimizden hissederiz aslında her yirmiüçbinde bir.. Ama ancak nefesimizi dinleyip, onu hissedebildiğimizde... Ve o nefestir kimseye veremediğimiz, hepimizde var olan ve hatırlatan bize dünyeviliğimizi.... Onu hatırlayanın kendine bakmaya başladığı... Karşısındakinde de var olduğunu hatırladığı... Ve bu bilinçten sonra benden çok “biz” demeye başladığı...

O an’ın efendisi...”İşte yaşıyorsun,şükret” demenin en yalın yolu... Ve büyüdükçe unuttuk nefes almayı.... Tıkandık... Soluksuz kaldık bazen....Tükettik mi nefeslerimizi.......Ve içimize çekip, verdiğimizi anlamlandıramadık mı çoğu zaman... Sıkıntıdan offlarken heba mı ettik nefeslerimizi ... Başka nefeslere ihtiyaç mı duyduk yoksa soluk alabilmek için.... Karşımızdakine nefes aldırmadığımızda olmadı mı aynı havayı solurken biz...

Nefes aldığımız sürece yaşıyoruz ve tabi verebildiğimiz sürece... Hayatta da; aldığın kadar -verdiğin sürece varsın... Beslediğin kadar da, hayata katabildiğin ile.... Hayat bize bunları öğretirken, biz nefes almaya devam ediyoruz... Bazen koklar gibi maviliği, bazen öper gibi rüzgarı.... Bazen kana kana, bazen dura dura, kesik kesik... Ve bazen aldığımızla algılıyoruz hayatı, bazen de sadece verdiğimizle... Oysa hayat öğretiyor ikisinin de eşitleneceğini bize.. Nefes alıyor ve veriyoruz... Aynı eşitlikte hayat dediğimiz yaşamın eşiğinde... Ve bu sırada sır hala saklı duruyor her nefesin çekiliş ve verilişinde.....
...
Brajeshwari / 08.11.07

17 Ekim 2007

İçimdeki yol

Bu yazı,Genç Gelişim Dergisi Aralık 2007 sayısında yayınlanmıştır.
*
Devir liderleri izleme devri değil, devir insanın kendini takip etme devri”... Bu sözün içinde bin bir anlam buluyorum her seferinde..Ve kendi içimde de yollara sapıyorum ne zaman düşse aklıma bu söz.. o yollar ki, daha önce hiç gör(e)mediğim, bil(e)mediğim, hiç keşfetmediğim..

Yollar dışarıda değilmiş, ya da yönler.. Kitaplar okumuşum, hayat hocaları edinmişim, kişisel gelişim çalışmalarına katılmışım... Her birini kendi keşfimde, aracı etmişim kendime...Ama aracıyla ben arasındaki gerçek bağı unutup gitmişim o ara.. Kendimi...

Dinle demiş, dinle ve öğren kendim kendime... Ama içim ne diyor duymamışım. Kalabalık, bir uğultu ve kargaşa doğmuş sonra dışarıda benden.. Okunacak kitaplarım başucumda birikmiş.. Uygulayacağım kişisel gelişim metodlarını yapamadığım zamanlarda, kendimden ve kişisel gelişimimden geri düşmüş hissetmişim. Ve ben, beni dinlemezken, başka aracılarla dinlemeyi bir tutmuşum sonra kendimi kendi dışımda-dışarıda...

Ve içimdeki ses susmuş mu? Küsmüş mü bana?.. Kimbilir.. O kadar çok sesin arasında duy(a)mamışım onu.. Her sessizlikte mırıldanırken belki de bana.. İlahi bir mırıldanmaymış halbuki duyamadığım.. Ney’in sesi gibi.. Duru ve berrak.. Mütevazı ve sevgi dolu.... Sesler karışmış birbirine.. O hep asaletini korumuş yerinde... Sevgide kalmış... Bağırmamış, beklemiş ben duyana kadar beni... Sevgiyi bulana kadar ben içimde..

An’ı yaşamanın, ya da an'daki farkındalığın, geçip giden-akan birşey olduğunu unutmuşum. An’da bana verilen dersler, öğretileri sorgularken bir sonraki anı kaçırmışım çoğu zaman..Ve akışıma müdahale etmişim.. O müdahalede “bunu gördüm kendimde“ diyerek bulduğum şeyleri, aynı çocuğun eline aldığı şeyi binbir parçaya bölerek algılamaya çalıştığı gibi didik didik etmişim.. Elimde binbir parça kalmış sonra, atılamaz, satılamaz, bin bir parça-her biri kendi içinde parça parça ..

Ve ne doğruymuş, kime göre doğruymuş gibi sorular başlamış kafamda... Öğretici olarak seçtiğim kitaplar –metodlar bana anlatmışta anlatmış... Peki sonunda hissettiğim doğru mu sağlamamı yap(a)mamışım, bir daha karışmışım... Kimse bil(e)memiş doğru olanı... Ne içim ne dışım.. Ben bile kendi içimde doğruyla yanlışı ayırt edemediğim noktalarda bulmuşum kendimi –içimden-merkezimden-özümden çok uzaklarda..

Ve aynalar... Aynalar beni göstermiş - ben ise gördüğümü gördüğüm olarak algılamışım.. Ne kadar güzel –ne kadar kötü derken, gördüğüm yansımamla – kendimi ayrı tutmuşum... Sanmışım ki aynalarda gördüğüm değiştirilebilir yada onlar benden başka...Sanmışım işte... Aynaya bakan benim, değişimimin; tüm yansıyanda değişeceğini bilememişim... Güzel de –kötü de olanın ben olduğunu, bende var olan olduğunu sonra...İkisinin de insani olduğunu... Hayata dair olduğunu...

Savaştığım şeylerin, aslında ben savaştıkça yok olacağını sanmış kahraman yüreğim... Savaştığım şeylerin ben(im) olduğunu –benden olduğunu ve ne kadar savaşırsam o kadar büyüyeceğini –devleştirdikten sonra anlamışım...O devleşen her şey ile yürekli bir konuşma yapmışım sonra... ”Sizde bendensiniz... Barışalım mı ” diye... Bu konuşma, savaştıklarım neyse büyümesinler artik diye değilmiş kurnazca.. Onları da sevdiğimden barışmak istemişim.. Benden oldukları için...Çünkü savaşanın da-savaştıranın da ve aracı olanında ben olduğunu anlamışım...

Yormuşum kendimi.... Bir ağacın kendi doğasındaki sukunetini isterken hayatta sadece...Yeşil ağaç hani, sokakta –köşe başında her gün gördüğünüz.. Bazen fark edemediğimiz.. Rüzgarda savrulan, yağmurda umarsız.. İsyanı da, mutluluğu da bir olan o büyük gövdeli ağaç.. Hayattan, sadece o köşe başı ağacının sukunetini isterken yorulmuşum... Didik didik etmiş ve çok şey yapmaya çalışırken yormuşum hayatı da... Hayatın aktığını unuturken, kendimi suyun üstünde debelenirken bulmuşum.. Su hiçbir şey yapmadan, kaldırırken beni yukarı oysa...

“Dışarda hiçbirşey yok” derdi meditasyon hocam... Nilambara’nın da aklımdan hiç çıkmayan bir cümlesi geliyor, her gün hatırladığım ilaç olan bana .. ”Sevgiyle-içinden gelerek yaptığın herşey doğrudur”..

Yol nerdedir peki..Dışarıda mı içeride mi?

Yolu bulmak için adım atmak gerekiyormuş, her adımda içinizde gideceğiniz yollar beliriveriyor aniden..Buna da hayat deniyor işte...Hayat dışarıda değil , içeride... Bilmece varsa o da biziz, cevaplarda bizde... içimizde...

Ve o ağaç akışa bırakır kendini.. İsyanı da doğaldır, mutluğu da... Güneş mi açmış, güneşi özümser yapraklarında.. Kar mı yağıyor, beyaza bürünür.. Ve teslim olur doğaya,.. Savrulurken direnmez dalları rüzgarda.. Üstüne konan kuşları kovalamaz "çekilin üstümden, huzur verin" diye... Ayırt etmez böcekleri,kuşları... Hepsini sever açar kollarını... Gövdesine çizik atar birileri, belki acıtırlar canını.... Bilir ki kabuk bağlayıp, yenilenir gövdesi yine....

ve o ağaç bir tanedir-eşsizdir
ama doğanında ta kendisidir
bir yolun köşesinde de olsa
ormanından çok uzaklarda...

23 Mayıs 2007

Neyin olmasını iple çekiyorsun?



Neyin olmasını iple çekmiyorum ki... Herşey olsun da.... İyi birşeyler olsun.. Hayırlı olsun..Yüzümü güldürsün.. Mutlu etsin...”Ohh bee” dedirtsin..

Aslında herşey yolunda... Hayat kendi rutininde güzelce akıyor.. Bende ne akıntıya ters kulaç atıp direniyorum.Ne de kulaçlarımı daha hızlı atıp, yoruyorum kendimi varmak istediğim yere... Akıyorum hayatla.. Bazen döne döne.. Bazen sırt üstü yata yata akışa bırakıp kendimi.. bazen dalgalarla oynayarak... Bazen önüme çıkan engellerden kendimi sıyıra sıyıra....Geçerken çevreye de bakınıyorum. Önümden geçen manzaralara, akışa kapılırken çevremde gördüğüm insanlara....”Merhaba herşey harika” dediğimde oluyor...”Bırak o dalı” dediğimde...

Kendime de diyorum bunları... Bazen zaman duruyor, ben içinden geçiyorum..

Neyin olmasını iple çekiyorsun? diye sordu bugün evren bana bir gazete köşesinden... Yazılanı okumadım alt başlıklarda... Ama soru aklımda kaldı.. Neyin olmasını istiyordum sahi? Neyi iple çekiyordum olsun diye?

Annemin arkadaşı, aylar önce bir yahudi yortusu vermiş anneme.. Bu yortu ilginç bir adetmiş. Annem arkadaşından yortunun 4 eşit parçasından birini alıyor, süt ve şekerle kariştirip, malzemeyi çoğaltıyor, sonra malzemeyi 4’e bölüp, 3’nü dağıtıyor. Kendinde kalanıda pişirip, dileğini söyleyerek yiyorsun. Adet böyleymiş. Şans bu ya, dörtte birlik kısmınıda bana verdi annem.. Bende usulu yerine getirdim.. Yortuyu şekerle, sütle büyüttüm, dileği olabilecek yakınlarıma kendi payımdan dağıttım.. Fakat bana kalan kısmını pişirip, yemeğe geldiğinde durakladım. Güçlü ile yortu kekimiz önünde aile meclisini toplayıp, dileğimiz ne olsun diye oturup düşündük uzunca... Ne dileyelim?.. O birşey dedi,vazgeçti.. Ben birşey diledim kararsız kaldım.. Ne zor birşeydi insanın dileklerini kesinleştirmesi.. Ola ki karşımıza sihirli bir peri çıksa, dileyin benden ne dilerseniz dese kalakalacagiz.. Yortumuzu “ailemize ve bize sağlık versin” diye yedik bir güzel.. Sağlıklı olmak en önemlisiydi çünkü belki de.. Sonra diğer dilekzadelere sordum benim onlara dağıttığım yortularını yapıp yemiş olan... Onlarda aynı durumda kalmışlar. Ne dileyeceklerini kestiremeden, sağlık mutluluk dilemişler güzelce...

Neyin olmasını iple çekiyoruz bilmiyoruz.. Ama bir sürü güzel şey hayatımızda olsun da istiyoruz işte... Birisi sorduğunda haybeden dilenecek bir sürü şey geçiyor aklımızdan da, gerçekten bu soruyu ciddi ciddi olur gözüyle cevap vermemiz gerektiğinde kalakalıyoruz böyle..

Siz benim konumumda değilseniz, şanslı insanlardansınız gözümde.. En yakın zamanda sihirli perinin karşınıza çıkmasını diliyorum sizin adınıza..

Şu günlerde dilemek- neyi istemek ile düşünceler içindeyim. Kendime mini bir defter aldım. Sihirli peri karşıma çıkmadan yada iç sesim “ neyin olmasını iple çekiyorsun” diye tekrar sormadan kocaman bir listem olacak gibi..Yolda, arabada, yemek yaparken, uykuda gördüğüm rüyadan kalkıp defterime minik notlar alıyorum.. Bu beni rahatlatıyor artık. İstemeyi öğreniyorum.. Meğer aslında ne çok şeyi istemediğimi ama kesin kararlar vermediğim için hayatima soktuğumu görüyorum şimdi..

Dilek defterime yazdıkça kendimi kısa süreli bir hazırlanma uykusunda hissediyorum.. Bu sürede diledikçe mutlu oluyorum.. Rüya gibi huzur veriyor,dinlendiriyor.. Kararsız değilim, kesin ve netim artık... Uyandığımda dilek perisi karşısında kararlı bir şekilde “evet bunu istiyorum” diyebileceğim ..


Hepinizin bunun için hazırlıklı olmasını dilerim... Melekler şu sıra hoş suprizler yapıyor. Evren tesadüfleri peşpeşe çıkarıyor karşımıza...


siz de sorun kendinize " hayatınızda neyin olmasını iple çekiyorsunuz?"..

Kavak Ağacı

Bir kavak ağacı vardı sokağın bir ucunda... Yokuş aşağıya inen dar sokağın sol yakasında.. Yaşı 50 lerin çok üstündeydi.Yanındaki cılız kavak ağacıyla dostlukları da bir o kadardı sanırım.. Dikildiği zamanlar, yokuşun iki yanında, kendi boyuna eş büyük apartmanlar yoktu henüz..2 katlı –geniş balkonlu, yüksek tavanlı Ankara evlerinin yanı başına, sokağı ağaçlandırma çalışmaları sırasında dikilmişti yıllar yıllar önce... Ankara’nın en güzel sokaklarından biriydi sokağı.. Ne şanslıydı ki o sokağın çocukları, kollarını ona kavuşturup saklambaçlar oynamış, yanında ki duvara oturup çekirdekler çitlemiş, sokakta tek kale maç molalarında onlara gölgelik etmişti..Şimdi o çocuklar büyümüş, evlenmiş barklanmıştı... Evler değişmiş, yollar değişmiş, komşular göçmüş, bir tek o kalmıştı aynı yerinde... Şansına, o da yerinden edilmemişti..Tüm yol boyunca en derinden kök salmış, dallarını evlerin çatılarını görebileceği kadar yukarılara büyütmüştü... Ankara’nın en güzel manzarasının tadını çıkarıyordu şimdi...Çocuklar gövdesine sarılıp saklambaç oynamıyordu artık..Artık arabalar vardı çünkü hızla geçen ve yolun iki yanını kaplayan ... Yokuş aşağıya hızla kendini kaptıran yada dip dibe park etmiş arabalar, gün içinde biri çıkan diğeri arka arka parkeden... O, artık gökyüzüne doğru yaşamının ve manzaraya bakan dallarının keyfini sürüyordu ..Güneş’in batışı vardı bir de anlatılmaz olan.. Hani güneş mi doğmuş, gece mi olmuş, gün mü ağarmış koşturmaca da çoğu insanın unuttuğu....Ama o ve arkadaşı cılız kavak ağacı her gün aynı saatte doya doya tadını çıkarırlardı bu anların ....İki bina arasına sıkışmamış, önlerindeki açıklıktan her akşam güneşi uğurlama şansına erişen şanslı ağaçlardı ..Biliyorlardı..

Tüm gün, arabalar geçer, insanlar yokuştan aşağıya salınır, bir diğeri yokuştan yukarı çıkarken gölgelerinde soluklanırmış, ışıklar yanar, sesler çoğalır, sesler azalırmış.. ve koşuşturma devam etse de, güneş gündüzü yanına alıp,geceye sırasını verme zamanı gelmiş. ...

Bir rüzgar esmiş.Dallarındaki yapraklar, bir yana savrulmuş rüzgar ile aynı ritimle..Yanındaki cılız arkadaşına seslenmiş “ heyy güneş batıyor izliyor musun”....Arkadaşı da rüzgarla beraber ona sesini ulaştırmış..” evet dostum, harika bir manzara yine”....Haylaz güvercin, yüksek dallardan birine konmuş..Selamlamış onu ve soluklanmak için durmuş... Rüzgar esmiş en edalısından bir o yana, bir bu yana...Yapraklar mırıldanmış... Kavak ağacı, batan güneşe bakıp gülümseyerek teşekkür etmiş.. Aydınlattığı gün için, gövdesini ısıttığı, yapraklarını parlattığı için.... Rüzgar esmiş mırıl mırıl bir diğer yana... Yapraklar da mırıldanmış onunla... Güvercin, kanatlarını açmış, kavak ağacının dalından, batan güneşe doğru kaybolmuş manzarada sonra...Bir araba geçmiş sokakta, bir kadın çıkmış balkona, bir ışık yanmış mutfakta... Kavak ağacı, toprağın altındaki kökleriyle gerinmiş önce – sonra sarılmış tutunduğu ve beslendiği toprağa sıkıca...Sağlıklı gövdesi ve parlak yapraklarıyla son kez selam vermiş biten güne ve giden güneşine....Sonra, gökyüzüne uzayan dalları ve heybetiyle umutlarına ve hayallerine doğru uzanmış uzanmış iyice.. Geceyi ve yıldızları karşılamadan bir-kaç saat uyumaya karar vermiş.

Rüzgar ninni olmuş, yaprakları eşlik etmiş ona, gökyüzünün hüzünlü mavisi üstünü örttmüş ılıkça.... Kutup yıldızı parıldamış, yolculamış onu karınca dolu tatlı rüyasına... Sonra bir rüzgar esmiş. Dallarındaki yapraklar savrulmuş..bir o yana...bir bu yana...

Ben "O"yum Oyunu


(Aşağıdaki liste ve bu sıfatlandırma yöntemini yeni okumaya başladığım bir kitaptan öğrendim.Ben çok eğlenerek yapmaya başladım. Paylaşmak istedim )
*
Doyumlu, guvenli, sevilen, ilham verici, seksi, ışık saçan, hoş, şirin, neşeli, bağışlayıcı, canlı, hayallerini gerçekleştirmiş, enerjik, esnek, kabul edici, sağlıklı, yetenekli, akıllı, onurlu, başarılı, aydınlanmış, eğlenceli, özgür, bilgili, zengin, dengeli, mutlu, arzu edilen, çoşkulu, cesur, şanslı, sanatçı, parlak, bilinçli, romantik, sıcak kalpli, yumuşak, duyarlı, arzu edilebilir, hoşnut,uyumlu, sakin, kaygısız, cömert, kararlı, sabırlı, olgun, gönüllü, dingin, adil, iyi konuşan, temiz, uretken, kendine güvenen, korkusuz, yaşam dolu, yenilikçi, büyüleyici, korkusuz, cesur, yenilikçi, harikulede, lider, sağlam, şampiyon, sade, içten, verimli, aktif, sprituel, spontane, düzenli, değerli, sevgi dolu, yargılamayan, şeffaf,.....,.....

Biz bunlarin hepsine sahibiz.. Onları tezahür ettirmek için tek yapmamız gereken sahip çıkmak belki de.. Hayatımızın hangi durumunda bu özelliklerden gerçekten benim dediğiniz özelliği vurguladığınızda ona sahip çıkıyorsunuz aslında..Sadece “ ben o’yum” demeye gönüllü olun..ben başarılıyım..ben güzelim..ben kararlıyım... Bir sonraki adım, sihirli cümlenin arkasından gelir. Bürünür size o özellik.. Sahip olduğunuz şey ortaya çıkmaya başlar..

Fakat bunu armağandan görmek hepimizin yapabildiği birşey değildir. Birçoğumuz korkularımız ve direncimiz sayesinde o armağanı paketi açılmamış halde kendi mahzenlerimizde bırakırız.. Birçoğumuz başkalarından daha yetenekli – daha yaratıcı - daha kararlı olmadığımıza inancımızı güçlendirmek için savunma mekanizmaları donatırız. Adeta o armağanı yok sayar, görmezden gelmek için elimizden geleni yaparız.

Belli durumlarda kendimize sıfatladığımız bazı şeyleri zor telaffuz edebiliriz. İşssizken “ zenginiz” diyemeyiz belki... Ama boyle bir durumda zengin olabileceğimizi hayal etmek muhimdir. Şu daha iyi bir örnek kanaatimce... Siz kendinizi şişmanlamış bulur, tartılar yalan söylemezken “zayıfım” diyemezsiniz belki.. Ama “zayıfım, sağlıklıyım” demeye başladığınız zaman diet işe yaramaya başlar. Zayıfladığınızı ve sağlıklı olduğunuzu gösterir hızla size aynalar...

Listeniz çoğalabilir.. Listenize dürüst olursanız, sizde olmadığına inandığınız sıfatları yazma cesaretini de gösterebilirseniz oyun daha da eğlenceli olur..

Oyun şöyle başlıyor...

İki kişi veya çok kişi olursa çok daha iyi sonuçlar çıkıyor..

Ben benim eksik sıfatlarımı yazıyorum.
Karşımdaki kişiyle göz göze ve el ele- şöyle bir olumlamaya başlıyoruz.

Belki inanmak isteyip inanmayarak-belki zorla-belki zor olarak
-“Ben başarılıyım “ diyorum
Karşı taraf gözlerimin içine bakarak
“Sen başarılısın” diyor..

Bu dialog içinizden bu olumlamaya kalpten inanarak söylendiğine karar verilinceye kadar devam ediyor.

Kitapta okuduğum kadarıyla çoğu insan üzerinde hoş etkileri var.. Kocası tarafından aldatılmış bir kadın kendini “ arzu edilemez” olarak görürken, olumlama başlıyor. Kadın çok zorlanıyor bunu söylemeye “ ben arzu edilebilirim”...bir-iki-üç... Sonra karşı tarafına bir adam oturtuluyor.. Kadının elini tutuyor, gözlerinin içine bakarak, olumlama tekrar başlıyor..”sen arzu edilebilirsin”... bir-iki-üç... Kadın ağlayarak ve kalpten inanarak söylüyor sonunda “ ben arzu edilirim..” .... “ ben arzu edilirim..”


Bunu deneyimlemenizi öneriyorum. Özellikle bir ikili bulamazsanız bu onaylamaları yapabilecek, kendinizi ve hayali arkadaşınızı oturtun karşınıza... Bu olumlamaları hayatınızdaki insanlara da yapın.. Gerçekten bunu seven birçok oyun arkadaşı edineceksiniz..

Sanırım en önemlisi birisi size, size dair bir olumlama söylediğinde red etmeyin.
“Sen çok güzelsin” dendiğinde “ yoo kendimi hiç güzel bulmam” demeyin.. Kendinizi güzel bulduğunuz için belki “ evet Allah kahretsin ki güzelim” de denmez..

“Sen çok güzelsin” dendiğinde “teşekkür edin”... Hem karşınızdakine, hem de siz de olan armağanı onurlandırın.. İnanın ruhunuz parıldamaya başlayacak o anda..

Ayrıca bu oyuna başlayanlar için çok iyi bir başlangıç öneriside vermek istiyorum. Elinize çocukluk fotografınızı alın.. Bizler, çocukluğumuzla bizim olan-bizde gerçekte varolan sıfatları red etmeye başlıyoruz.. O fotoğraflar size neyin eksik olduğunu söyleyecektir biliyorum..

Hepimiz çok güzeliz.. Hepimiz çok değerliyiz... Hepimiz eşsiziz...


Kalplerinizden öptüm sizi...



not: bu arada tofuyu tekrar hareketlendirelim mi ?..... Durduk sanırım biraz..

Sarı Otobüs


Okuduğum bir kitaptaki bir egzersizi sizinle paylaşmak istiyorum..Bir yolculuk bu.. valizinize kendinizden başka birşey koymayın ve mümkünse egonuzu evde bırakın..


Bir otobüs ile yola çıkıyorsunuz...Otobüse insanlar biniyor sonra..
Zenci-Şişko-Ermiş - Ev kadını -çocuk- erkek- Eski sevgiliniz-En yakın arkadaşınız- Kocanız-Kardeşiniz .... Sevdiğiniz insanların hepsi...
Ev sahibiniz-Taksiciniz-Anneniz ..Hayatınızda sevdiğiniz ve Asla sevemem dediğiniz tüm insanlar.. Kötü kokan-Küfürlü konuşan- Hırsız belki
Bilemiyorum...

Yolda hep beraber ilerliyorsunuz bir otobüs dolusu
Sonra otobüs bir park yerinde duruyor
Siz inip ağaç gölgesi bir banka oturuyorsunuz
Otobüsten bir yolcu inip sizin yanınıza oturuyor
Tanışıyorsunuz..

Onun hakkında fikir yürütüyorsunuz
“Seviyormuyum bu insanı”-
“Neyi hoşuma gitti”
“neyi hoşuma gitmedi”
ve nedenlerini düşünüyorsunuz
Sonra o insanın size ne öğretmesi için bu yolculukta sizinle olduğunu soruyorsunuz.. Bunu söyleyebilenler çıktığı gibi konuşturamadıklarınızda çıkacaktır. Sabırlı olmalı.. Zaten otobüsten inenlerin çoğu sizin için konuşmaya hazır olanlardır..
*
“Ben şişkoyum ve sen şişko insanları sevmiyorsun..Halbuki beni dış görünüşümle yargılama..benden öğreneceğin çok şey olabilir” diyor..
*
“Ben senin iyi arkadaşınım..Seni bu yolculukta yaşadığın ve ilerlediğin her adımda yüreklendirmek ve onurlandırmak için buradayım”
*
“Ben düşüncesiz biriyim...Bana kızıyorsun bu yüzden ....Sen hep, beni çekip çeviriyorsun çünkü... ama belki senin doğru zamanda bana hayır demeni öğretmek için buradayım.” diyor bir diğeri..
*

“Ben senin Annenim..Sana karşılıksız sevgi veriyorum.Ve ihtiyaç duyduğunda yanında olup, hayat tecrübelerimi paylaşmak için buradayım”...
*
“Ben senin kızdığın iş arkadaşınım,işimi kötü ve yanlış şekilde de yapsam –senin işini sabrederek yapıp, kariyerini daha iyi duruma getireceğini göstermek için burdayım”...diyor bir başkası....

Ve böyle gelişen birçok konuşma...
Bazı kişileri konuşturabilmek yada hayalini kurmak çok zor oluyor beyninizde...
Ama bunun daha da kolay bir yolu var..

Hayatınıza giren insanlar..
Onlara bakın
Onlar yolculuğunuzda sarı otobüsünüzdeki insanlar aslında..

Hepsi bizim için oradalar..
Hepimiz birbirimizden birşeyler öğrenmek için bu yolculuktayız..
Sevdiğiniz sevmediğiniz
Kızdığınız- kendinizden uzaklaştırdığınız insanları düşünün
Şu an kapınızın önünde duran çayınızı getiren insana da bakın.
Dün olan ama bugün hayatınızdan çıkanlara da..

“onlar hayatınızda niye varlar”
“ne öğretiyorlar size”
ya da ne öğrettiler...

eminim içinizden cevapları alacaksınız...

Ben bunu deniyorum..

Benim otobüsümde hepiniz varsınız..:)
Yalnız arka Dörtlü de çal oyna yapmaya başladığınızı görüyorum..Berrin dolmaları açmış...Bir ağızdan şarkı söyleniyor orada...Kızıyorum size..ona göre...:P

Hepiniz ile nasıl olsa o bankta oturup konuşacagız ..O zaman sorarım size..

İyi ki varsınız..

Hayat varılacak bir hedef değil, gidilen yolda gördüğünüz manzaralardır..

cep telefonlarınız kapalı – yolunuz açık olsun..


Hayat enerjini kucakla



Bu yazıyı reiki ile tanıştığım zamanlarda kahve molasi sitesi için 9 Ağustos 2005 'te yazmıştım.. Hazır bloğumuz oluşmuşken bu yazıyı da buraya koymak istedim...Yazıda konuşan iki karakter var. Biri ben ve çelişkilerim - diğer konuşan ise bana öğretilerimde yardımcı olan bir melek:)

*
ve izninizle bana hayatımdaki olumlamaların doğruluğunu öğreten ve içimde katettiğim yolda adımlarımı atmamda beni her zaman destekleyen Brajabanita'ya ithaf ediyorum..
*
Güzel ve yeni bir yıla hayat enerjimizi kucaklayarak başlayabilelim dilerim....


-----



Günde en az bir kere kollarını aç dedi bana ”Evrendeki tüm güzelliklere, bolluğa açığım, tüm iyi enerji vücuduma doluyor” demelisin .."Günde en az bir kere kolların açık, hayat enerjisini kucaklamalısın... Burnundan nefes al ve burnundan ver.. Bebekler ilk doğduklarında böyle nefes alır. Onların nefes alışları en doğru nefestir... Zamanla bu nefes tekniğini unuturuz " diye de ekledi.


Peki olur dedim... Bu egzersizi yapmaya başladim..Ne kadar inanılırdı bilmiyorum. Elle tutulur bir sonucu algılamam zor oluyordu. Halbuki bir aspirin yeterdi başımın ağrısını almaya demeden de edemiyordu iskanyar tarafım.. Asprin alırım, zaten psikolojik olarak geçerdi bir süre sonra ağrılarım...

Sonra “evren sınırsız bir kaynak” dedi..”Kendini gürül gürül akan bir şelalenin yanı başında görmeye çalış ....Elinde suyu yakalamak için bir nesne var...Onun büyüklüğü sende olanlar, içine sığdırabildiğin kadarıdır ancak hayat kaynağından aldığın....Eğer elindeki minik bir kap ve sende yeteri kadar hayatın sana insaflı davranmadığını düşünüyorsan suç senin.Hayatı ve kaderini suçlama....Kabını büyütmeyi dene...Hayatın bolluğu herkese yeter...Su hiç bitmez.. Çevrende büyük büyük kaplarla su taşıyanlara bakıp hayıflanma..”

İyi dedim..Şansımın açılmasını mı beklesem acaba dedi öbür yanım.. Su ve büyük kap hayalini sürdürdüm.. Ne kadar inanarak düşlediğimi bilmiyordum.. Yapmam gerekiyordu belki de .. Mucizevi bir beklentiydi ya da.... O gün olan pozitif gelişmeleri aslında şelalenin başında kabımı bol bol doldurduğumla bağdaştıramadım belkide..


Pozitif olmalısın” dedi sonra..”Hayatı ne kadar pozitif algılarsan o kadar pozitif besler hayat seni dedi...Her acının , her mutsuzluğunda bir öğretisi vardır... Bunların senin hayat yolunda öğretilerin olduğunu düşünerek yargıla... Neyi öğrenmen gerektiğini bul... Bir daha, bir daha çıkmaz yoluna aynı sorunlar, eğer ki doğru görebilirsen öğretiyi.. Eğer ki bu doğruları hayatına doğru uygulayabilirsen.. Her ölümün, her düşkırıklığının bile hayatta öğrettiği şeyler vardır..Bunları sevgi ile karşıla... Kendini ve yaşadığını suçlama, karalama...”

Peki dedim. Arkadaşlarıma yaşadıklarımı lanetler okuyarak, ‘hep benim başıma mı gelir’ diye sitem ederek anlattığım geldi aklıma... Biriktirdiğim ne çok öğretim olabileceğini, nasıl karalayıp bilinçaltıma itmiş olabileceğimi düşünüp korktum sonra.. Yine aynı şey, yine aynı sorun bıktım dediklerim...Sonra vurdumduymaz insanlar gözümün önüne geldi... Sıkıntıyı nasıl vurdumduymazlıklarıyla yok ettikleri... Ediyorlar mıydı acaba?

Hastaneye gittiğinde sana doktor hastalığın için gerekli ilacı yazar” dedi.” Ama neden hasta olduğunu sormaz sana.Kendini nasıl hasta ettiğinin farkına var. Düşüncelerin, hayata bakışın, olaylara olan öfken seni hastalandırır. İçine attığın her sıkıntı midene vurur. Eğer mantığın ve duyguların arasında gidip geliyorsan ve gün içinde pişmanlık yaşıyorsan başın zonklamaya başlar. Kendini rahat bırak, yaşadığın herşeyin sana verdiği birşey vardır. Unutma ki, hayata nasıl sevgiyle yaklaşabildiğin, yaşadıklarınla ne kadar barışık olduğun ve neyi öğrenmen gerektiğidir önemli olan.."

Anladım dedim.Başıma ağrı saplanmaya başladı. Bunca içtiğim asprin, talcidler geldi aklıma. Bende vucudum artık bu ilaçlara bağımlılık yapıyor diye düşünmeye başlamıştım oysa...


Aslında sinirlendiğin kendindir” dedi. “Kime kızıyorsan o senin aynandır aslında... Karşındakinin yada yaşadığının bilinçaltına attığın hangi şeye takıldığını sorgula, öfkelenmek yerine.. Unutma ki insan egosu olan bir canlıdır. Zaafların ve korktularınla barış... Seni sinirlendiren patronun, arkadaşın, sevgilin değildir. İçindeki korkuların, insanların farkına varmalarından korktuklarındır. Onlarla barış, göreceksin herşey daha kolay olacak”

İyi de dedim içimden.... Patronun bana yetiştiremediğim bir iş için bağırması gereksizdi diye aklımdan geçti... Bu kadar çalışıyorum bir kere geciktirsem ne olur, böyle bir hakkım yok mu bunca emeğimin karşılığında diye düşünmeden edemiyordum. Öfkeliydim çünkü bana gereksiz sitem etmişti.

“Kendini sev” dedi."Kendini sevebildiğin kadar sevilirsin..Kendini güzel bulduğun kadar güzel ,mutlu hissettiği kadar ,mutlu görünürsün. Başarılı bulduğu kadar başarırsın..Hepimiz çok güçlüyüz...Kendimizi anlamaya başladığımızda hayatın bunca karmaşık olmadığını göreceksin..Neye inanmayı seçersen, o senin için gerçek olur unutma. Her sabah kalktığında aynaya bak ve ‘kendimi seviyor ve olduğum gibi kabul edebiliyorum’ diyerek güne başla...Göreceksin buna inandığın zaman herşey farklılaşacak.

Başarısız değilim demek seni başarılı değil başarısızlıkla başarı arasında gel-gitte bırakır. Her ‘Başarılıyım’ olumlaması sana güç verir,başarmaya adım atarsın. Sözcüklerin sihrine inan..Kendine söylediklerinde olumsuzluk eklerini kaldır...hayatımızda ne çok olumsuz onaylama yapıyoruz farkında mısın?..Başarısız değilim, hasta değilim, hep beni mi bulur, nasılsın sorusuna fena değil-idare ediyoruz...Bunları gözlemlediğin zaman farkına varacaksın ne demek istediğimi.."



Hayat hepimize sunulmuş özel bir hediye.. hepimiz kendi deneyimimizi yaşıyoruz... Öğrendiğimiz kadar içsel yolculuğumuzda adımlar atıyoruz.. Hayata güven, evren bolluk içinde ve herkese ihtiyacı olanı verir. Buna inan.


Şimdi kendin için iyi bir başlangıç yap.
Gözlerini kapa... kollarını kocaman aç ve derin bir nefes al...

“ Evrendeki tüm güzelliklere ve bolluğa açığım, tüm iyi enerji vücuduma doluyor”


Kollarımı açtım ve evren beni ışıkla doldurdu..
Gözlerimi açtığımda ışıktım artık..