04 Ocak 2009

Rüyaya Uyanmak...

*
Neden uykudan uyanıp yeniden dünyaya döndüğünüzde, hemen her zaman büyük canlılıkla, rüyanızın sizi bırakıp, giderken keşfedemediğiniz bir bilmeceyi de yanında götürdüğünü hissedersiniz acaba? Rüyanın zırvalığı sizi güldürür, ama aynı zamanda saçmalıklardan oluşan bu örgünün içindeki bu rüyanın içinde, var olan, öteden beri yüreğinizde var olmuş bir şey bulunduğunu da hissedersiniz ?..." Dostoyevski

Gözlerimi kapattığımda teslim olurum uykuya. Hayatta direndiğim gibi “olmaz olmaz” diyerek, uykusuz ne kadar ayakta kalabilirim ki. Bırakırım kendimi, teslim olurum. Başımı alır yastık, usulca susturur aklımı. Üzerimi örten yorgan, sanki auramla bir olur, yamalar boşlukları, ısıtır, tamamlar beni sabaha. Yatağıma uzandığımda, yeryüzünü hissederim altımda, ay ve yıldızlar vardır, bana göz kırpar yukarıda. Uyku “Gün bitti” der, “hadi evine dön ve yenilen”.

Çok rahat uykuya dalarım. Nefesim anahtardır uykuya dalmaya. Sonra yavaş yavaş bırakırım kendimi rüyalarımın yumuşak kanatlarına. Orada gerçek nedir bilmem. Merakta etmem. Sadece yaşarım. Bulutlara binerim, yeşil ovalardan geçerim, uçabilirim rüyamda. Bedenimin ağırlığı yok olur, büyür ve genişlerim. Engelleri kolayca aşarım, mutlu olunca boyumdan yükseklere sıçrarım. Küçülürüm, ufalırım. Harika manzaralara bakarım, bazen geçmiş anılarımdan ufak birşey yakalarım. Sonra onu evirip çevirir, başka bir zamana taşırım. Acıkınca, en güzel yemeklerden tadarım. Koridorlardan geçerim, bazen ışıklara bulanırım. Yeni insanlar tanırım, onları gerçek hayatımdaki tanıdıklarım sanırım. Tüm bunlar ne kadar sürede gerçekleşir bilmem, hangisiyle başlar ve biter, onu da takip edemem. Sonunda rüya biter, uykunun hediyesi bir bilmeceyle sabaha uyanırım.

Rüyalarımda savunmaya geçmem. İkna etmeye çalışmam onları. Açıklamam kendimi. Rolüm yoktur oynadığım, önemsizdir ismim ve hayatta hangi noktada durduğum.. Akar gider rüya, bende içinde onunla akarım. Bazen hiç istemediğim şeyleri görürüm. Bunlar benim gizlediğim, ötelediğim duygularımdır. Ben ne yaparsam yapayım, onları yaşarım. Ama bilirim rüya bir zaman sonra elbet biter, ben uyanırım.

Uyku, Tanrının insanlara hediyesidir.
Cennetten çalınmış dakikalardır aslında..
Rüyalar gerçekliğin gölgeleridir.
Peki Gerçek nedir?

Öldüğümü görürüm ben bazen uykumda. Korkarım, hatta ağlamak isterim. Ama hiç ölen biri hisseder mi öldüğünü? Bu benim bedenlenmişliğimin ve bilincimin oyunlarıdır. Rüyada ölüm yoktur, gerçekte ölüm dediğimiz ve korktuğumuz o hisler de yalandır aslında..

Rüyamı anlatsam, canlandırabilir misiniz gözünüzde benim gördüğümü?... Hep beraber ortak rüyamızın başlangıç noktasına anlaşarak uykuya dalsak, aynı yerde buluşabilir miyiz sizinle? Ben tek başıma uykuya dalarım ve tek başımayımdır rüyamda da.. Üzgünüm ki, oraya kimseyi taşıyamam, ne kolumda, ne de koynumda...

Rüya da sevgi, gerçek hayatta sözlerin taşıdığından çok daha başka bir algılayışta hissedilir. Kalpten hissedersin. Belki o anda gülümsersin uykunda... Sevgide, aldığın verdiğin yoktur, beklentin yoktur. Görmekte ısrarcı olduğun değil, sana gösterilendir Rüya.

Zaman yoktur. Geçmiş ve gelecek yoktur. Herşey akışta ve anın içinde gerçekleşir. Düşlerken düşün içine girersin. Bir adam üstünüze doğru yürümektedir, gözünüz onun ayakkabılarına takılır, bir bakmışsınız kendinize yeni bir ayakkabı almaya dükkana girer rüya...

İçe bir kapı açılır. Hepimiz, her gece o kapıdan girer ve çıkarız günün sabahında... Bazen sorularla yatarız, sabah cevapları almış oluruz. Dikiş makinesinin icadının bir rüyadan çıktığı söylenir. Mucit, rüyasında yamyamlar tarafından yakalandığını görür ve yamyamların mızraklarının ucundaki deliği farkeder. Adam aslında kabus görmüştür. Ama uyandığında makinedeki iğnenin ucuna bir delik açar ve icadındaki son engelde böylece kalkar.

Rüyalarımızı kim kuruyor ve veriyor? Ben! diyebiliyor musun? Diyebildin mi? Rüyalarını hiç kendin tanzim ettiğin oldu mu? Kendi kurduğun rüyayı, onun başlama noktasını buldun mu? diye sormuş Özdemir Asaf, Yuvarlağın köşeleri adlı kitabında....


Günlerdir bunu düşünüyorum.
Uyku bir teslim oluştur aslında. Gelecek olana, düşlere, hayale yada kabusa. Uyanık yaşadığımız Gün değil, belki de uykumuz ve orada yaşadıklarımız gerçek. Gün içinde, hayata ve akışa böylesine teslim olmak, anın içinde kaybolmak ve belki de onu bir rüyaya çevirmek gerek...

İşte o zaman belki uçabileceğiz. O zaman belki engelleri boyumuzdan fazla zıplayarak aşabileceğiz. O zaman belki, sevgiyi katıksız hissedebileceğiz kalbimizde. Vermeyi –almayı unutarak, gülümseyeceğiz. Rollerimizin, kimliklerimizin içinde kaybetmeyeceğiz kendimizi. İkna etmeyeceğiz kimseyi gördüğümüze ve bildiğimize. “Yanımda ol” diye tutmayacağız kollarından başkalarını, bileceğiz aslında yanlız kalmanın korkunç olmadığını.. Sadece yaşayacağız. Yaşarken, tadını çıkartarak anın, manzaralarda dolanacağız. Uçuşacağız, unutup bedenimizin ağırlığını...

Ya kabuslar ! Kabuslar ise elbet yaşanacak. Ama, annemizin çocukken bizi uyandırıp, “Bitti canım, korkma kabustu sadece” dediği gibi, bitecek. Aslında kabusların biteceğini bilsekte, onlar çok şey öğreterek, yüzleştirerek, bize bizden haber verecek her seferinde .

Çözümü arayarak, hesaplarla ve olasılıklarla yaşamayı değil, rüyalarımızdan uyandığımızdaki gibi bilmeceyle yaşamayı öğreneceğiz zamanla. Sonra bir gün en güzel uykumuza dalacağız. Manzaranın en güzeli gelecek önümüze, ışıklara bulanacağız, kuş olup kanatlanacağız. Hangisi gerçek – hangisi rüya ve tüm olasılıklar önemsiz olacak o an. İşte biz o gün, o bilmeceyi çözmüş olarak bambaşka birşeye uyanacağız.
.
.
GÜN AYDIN'lanacak, dikiş makinesinin mucidi de el sallayanlar arasında olacak, yamyamlar delikli mızraklarıyla "Hoşgeldin dansı" yapacak tamtamlar eşliğinde belki de bize, zıp ZıP zıplayarak :)
.
.
Görseller 1 / 2