
Markete gitmek için, kot eteğimi giyip, ayağıma terlik arıyorum kutularla dolu odadan... Hiç giymediğim bir parmak arası terliği bulduğum gibi kalabalığın arasından çıkarıyorum. Demek buraya kısmetmiş bunu giymek... Anahtarımı ve cüzdanımı alıp evden çıkıyorum. Evin köşesindeki parkın içinden hiç geçmedim, belki de ilk kez geçiyorum bundan sonra geçeceklerimden önce... Algım hep açık, herşeyin yeni ve ilk oluşundan belki de... Markete girip, biraz meyve, biraz kahvaltılık ve günlük süt alıp, yüzüme bile bakmayan kasiyerin bandından geçiriyorum aldıklarımı... Çok yakın bir zaman sonra bu marketteki çalışanlarla tanışır olacağımı biliyor da olsam, hiç ele vermiyorum bu bilgiyi onlara... İlk adımı da atmıyorum henüz daha...
Eve varmam 5 dakika sürüyor. Buzdolabını açıp, aldıklarımı yerleştiriyorum raflara... Evimdeyim. Yeni evimde... Etraftaki yeni taşınmışlığımızın izlerini bir kenara bırakırsak fena görünmüyor ev... Sütleri alıp, bir tencerenin içine boşaltıyorum. Islak olmayan tahta bir kaşık buluyorum kaşıklıktan... Tenceredeki sütün dörtte birinin ne kadar ettiğini hesaplıyorum kaşığı diklemesine daldırıp sütün içine... İşaretliyorum o çizgiyi gözlerimle... Ağır ağır pişiriyorum sütü... Sabrederek karıştırıyorum. Sabretmeyi daha çok öğrendim nasıl olsa burada...
Süt dolu bir tencerenin içine dalarak, döndürüyorum düşüncelerimi... Aslında düşünce de yok. Neredeyim, nasıl geldim, bundan önce neredeydim hepsi uçmuş gitmiş gibi... Hiç bir yere ait olmama hissi böyle birşey sanırım. Hiç birşeye sahip olmamakta... Hangi kıyafetlerim vazgeçilmezdi, hangi kitaplarım olmazsa olmazlarımdı, o çok severek aldığım abajur gelirken yolda kırılmış mı? hiçbir önemi kalmamış artık... Her kırılan eşyaya, eskimişti, gitmesi gerekiyormuş diyerek yolculadık nasıl olsa... Kutularca kitap, hala montajını bekleyen dolabı bekliyor. Kıyafetler seyahat yorgunu hala bavullarda... Dolapçılar montaja geldiginde, tüm eşyalar yeni yerlerinde hatırlanacaklar tekrar... ve ne komik ki, yerinden tüm eşyayı çıkarsanız, yine aynı şekilde dolduramıyorsunuz aynı çekmeceleri... Neden acaba?
Süt direnmiyor, usul usul ısınmaya başlıyor ve hala bembeyaz... Bu beyazlık düşüncelerimi izlememi sağlıyor. Taşınma sırasında attığım fazla gelen bardağı, köşesi kırılmış çanağı, kıyafetleri düşünüyorum. Onların ömürlerinin bizden fazla oluşunu... Şimdi başka evlerde değerleniyorlar yeniden, yeniymişcesine....
Ben sütü karıştırırken, İskender dolaşıyor evin içinde... Patileri tahta zemine vurdukça gülümsüyorum. Bu eve taşındığımızdan beri daha hareketlendi. Eşyaların yerlerini, saklanabileceği yeni dar alanları keşfediyor ve hiç akvaryumuna girmek istemiyor. Kaplumbağalar sanırım terlemiyor...
Ölçü almak için süte diklemesine daldırıyorum tahta kaşığı... Henüz sütün dörtte biri uçmamış. Devam ediyorum karıştırmaya... Eksilmekten, değişmekten korkuyor ya insan, bunları sütü karıştırırken düşünüyorum... Süt daha da eksilecek biraz sonra ve dönüşecek yoğurda....
Süt kaynamaya başlıyor. 5 dakika kaynaması gerekiyor. Ölçü aldığım tahta kaşık sütün dörte biri olan suyun buharlaştığını gösteriyor. Herşeyin bir kaynama noktası, olma hali var işte... Süt ile su birbirinden ayrışmıyor, süt su ile tam kaynaşıyor böylece belki de...
5 dakika dolduğunda, ocağın altını söndürüp, yeni ev şerefine aldığım yoğurt kabına döküyorum sütü... Biraz ılıklaşması için beklemem gerekiyor. Mutfaktaki düzeni sağladıktan sonra, sütün ılınmış olduğunu farkedip, bir kaşık yoğurt katıyorum içine, maya niyetine... Herşeyin bir sırrı olduğu gibi, bir damla limon damlatıyorum mayalanmış yoğurdun içine... Yoğurdu koyu yapsın diye... Sonra sarıp, sarmalıyorum, 4 saat sonra buzdolabına gitmeden önce....
Orman manzaralı balkonuma oturuyorum. Ağaçlar bana hep iyi geliyor. İçime kattığım tüm duygular, anılar, geleceğin suprizleri buluşuyor bu manzarada... Yeni evimde yaptığım ilk yoğurtta mayalanıyor bu arada... Yeni evin ilk yoğurdu bile olsa, ondan sonrakiler içinde maya tutuyor. Bu süreklilik mutlu ediyor beni...
Düşüncelerimiz, anılarımız, yaşamın kendisi ve sürekliliği gibi mayalanıyoruz tekrar tekrar.... Katıp kendimizi, değişerek, dönüşerek... Maya, yaradılış demek değil mi zaten... Her seferinde yeniden yaratıyoruz... Ve Hinduizmde aldanış başka bir anlamı da... Aldanıyoruz bir yandan da... Yoğurdun içinde süt hep var aslında...
.
Eve varmam 5 dakika sürüyor. Buzdolabını açıp, aldıklarımı yerleştiriyorum raflara... Evimdeyim. Yeni evimde... Etraftaki yeni taşınmışlığımızın izlerini bir kenara bırakırsak fena görünmüyor ev... Sütleri alıp, bir tencerenin içine boşaltıyorum. Islak olmayan tahta bir kaşık buluyorum kaşıklıktan... Tenceredeki sütün dörtte birinin ne kadar ettiğini hesaplıyorum kaşığı diklemesine daldırıp sütün içine... İşaretliyorum o çizgiyi gözlerimle... Ağır ağır pişiriyorum sütü... Sabrederek karıştırıyorum. Sabretmeyi daha çok öğrendim nasıl olsa burada...
Süt dolu bir tencerenin içine dalarak, döndürüyorum düşüncelerimi... Aslında düşünce de yok. Neredeyim, nasıl geldim, bundan önce neredeydim hepsi uçmuş gitmiş gibi... Hiç bir yere ait olmama hissi böyle birşey sanırım. Hiç birşeye sahip olmamakta... Hangi kıyafetlerim vazgeçilmezdi, hangi kitaplarım olmazsa olmazlarımdı, o çok severek aldığım abajur gelirken yolda kırılmış mı? hiçbir önemi kalmamış artık... Her kırılan eşyaya, eskimişti, gitmesi gerekiyormuş diyerek yolculadık nasıl olsa... Kutularca kitap, hala montajını bekleyen dolabı bekliyor. Kıyafetler seyahat yorgunu hala bavullarda... Dolapçılar montaja geldiginde, tüm eşyalar yeni yerlerinde hatırlanacaklar tekrar... ve ne komik ki, yerinden tüm eşyayı çıkarsanız, yine aynı şekilde dolduramıyorsunuz aynı çekmeceleri... Neden acaba?
Süt direnmiyor, usul usul ısınmaya başlıyor ve hala bembeyaz... Bu beyazlık düşüncelerimi izlememi sağlıyor. Taşınma sırasında attığım fazla gelen bardağı, köşesi kırılmış çanağı, kıyafetleri düşünüyorum. Onların ömürlerinin bizden fazla oluşunu... Şimdi başka evlerde değerleniyorlar yeniden, yeniymişcesine....
Ben sütü karıştırırken, İskender dolaşıyor evin içinde... Patileri tahta zemine vurdukça gülümsüyorum. Bu eve taşındığımızdan beri daha hareketlendi. Eşyaların yerlerini, saklanabileceği yeni dar alanları keşfediyor ve hiç akvaryumuna girmek istemiyor. Kaplumbağalar sanırım terlemiyor...
Ölçü almak için süte diklemesine daldırıyorum tahta kaşığı... Henüz sütün dörtte biri uçmamış. Devam ediyorum karıştırmaya... Eksilmekten, değişmekten korkuyor ya insan, bunları sütü karıştırırken düşünüyorum... Süt daha da eksilecek biraz sonra ve dönüşecek yoğurda....
Süt kaynamaya başlıyor. 5 dakika kaynaması gerekiyor. Ölçü aldığım tahta kaşık sütün dörte biri olan suyun buharlaştığını gösteriyor. Herşeyin bir kaynama noktası, olma hali var işte... Süt ile su birbirinden ayrışmıyor, süt su ile tam kaynaşıyor böylece belki de...
5 dakika dolduğunda, ocağın altını söndürüp, yeni ev şerefine aldığım yoğurt kabına döküyorum sütü... Biraz ılıklaşması için beklemem gerekiyor. Mutfaktaki düzeni sağladıktan sonra, sütün ılınmış olduğunu farkedip, bir kaşık yoğurt katıyorum içine, maya niyetine... Herşeyin bir sırrı olduğu gibi, bir damla limon damlatıyorum mayalanmış yoğurdun içine... Yoğurdu koyu yapsın diye... Sonra sarıp, sarmalıyorum, 4 saat sonra buzdolabına gitmeden önce....
Orman manzaralı balkonuma oturuyorum. Ağaçlar bana hep iyi geliyor. İçime kattığım tüm duygular, anılar, geleceğin suprizleri buluşuyor bu manzarada... Yeni evimde yaptığım ilk yoğurtta mayalanıyor bu arada... Yeni evin ilk yoğurdu bile olsa, ondan sonrakiler içinde maya tutuyor. Bu süreklilik mutlu ediyor beni...
Düşüncelerimiz, anılarımız, yaşamın kendisi ve sürekliliği gibi mayalanıyoruz tekrar tekrar.... Katıp kendimizi, değişerek, dönüşerek... Maya, yaradılış demek değil mi zaten... Her seferinde yeniden yaratıyoruz... Ve Hinduizmde aldanış başka bir anlamı da... Aldanıyoruz bir yandan da... Yoğurdun içinde süt hep var aslında...
.
.
.
Brajeswari / 26.7.2010
.
.
Küçük not: Yazının yoğurt ile ilgili önemli kısımlarını bold yaptım.