yoga hayattır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoga hayattır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2010

HaFiF!


"Stretching your hamstrings is only the beginning. Can you stretch your bones? Your mind? Your dreams? Your soul?" Judith Hanson Lasater

Derse bir saat kala yola koyuluyorum. Bazı günler insan kendi kendine ağır geliyor. O günlerde o kadar zor ki, hazırlanmak, evden çıkmak, yürümek, insan arasına karışmak...

Yürürken ayaklarımı attığımın farkındayım, ayakkabının ağırlığının farkındayım, çantamın yükünün, içinde taşıdıklarımın, aklımdan geçenlerin.... Elimde tuttuğum anahtarın yorgunluğu var kollarımda sanki... Merdivenleri inerken dizlerimi kırmak yoruyor. En çok beni yoran da, yol boyunca oturduğum koltukta karşıma bakarken, aslında başka şeyler görmek kendi hafızamda... Ara ara gözlerim karşımda oturanların boyunlarının duruşuna, sağ ve sol dengelerine, kalplerinin açıklığına bakıyor, konuşurken mimiklerini yakalıyorum. Onları izlediğimi sanırken, kendi bedenimi izlerken buluyorum sonra kendimi... Neyseki duruşum genelde dengeli.. Sadece bugün sağa kayıyor boynum sıklıkla... Bu demek ki o an beynimin sol tarafı çalışıyor, düşünceliyim ve sağ ayağıma ağırlığımı da verdiğimde aslında içimde duygusal bir anın görüntüsü geçiyor. Kendi dış tahlilim, içimdekileri okuyor adeta... Ayaklarımı dengeliyor, sırtımın duruşunu yokluyorum , düzeltiyorum hemen kendimi...
.
Matın üzerindeyim, geldiğim yol bitmiş kafamda... İçimdekiler mi ? onların hepsi yerli yerinde ağır...
.
O gün sınıfta hepimizin vucuduyla ilgili aksadığı noktalar var. Bazımızın dizi, bazımızın kulağıyla ilgili denge sorunu, bazımızın sağ bacağı çekiyor. Ama olsun! Matın üstü, mükemmelliğe ulaşmak adına savaş vereceğimiz bir alan değil. Sınırlarımızı keşfedeceğimiz, bırakacağımız, kendimizi dinleyip, anlayışı öğreneceğimiz bir alan burası... Bunu bilerek derse başlıyoruz.
.
İlk ısınma serisini yaptığımızda ellerimden başlıyor terleme... Mata avuçlarımı, parmaklarımı köklesem bile ellerim tutmuyor beni ve kütlemi... Avuçlarımın terlemesini izliyorum. Geriye doğru açılmalarda kalbi açmaya -yükseltmeye çalıştığımızda, beni engelleyenin gögüs kafesimin esnekliği olmadığını biliyorum. Kalbim içinde tuttuklarıyla açılamıyor, kasılıyor sanki... Nefes çalışması yaparken sağ ve sol burun deliklerimin eşit nefes almadığını farkediyorum, bakıyorum ki o an kafam yine sağa düşmüş. Tek ayak üstündeki denge duruşlarına geçtiğimizde, yerdeki ayağım köklenmek yerine, kasılarak bacağıma güç vermekte zorlanıp, dengemi bozuyor. Dengemin bozuluşunu izliyorum sakinlikle....
.
Terlemenin sadece bedensel olarak ısınma olmadığını biliyorum. Atıyorum sanki biriktirdiğim düşünceleri... Beden ısınmaya ve anlaşılmaya başladıkça, denge de yerine oturmaya başlıyor. Zihin aradan çıkınca, bedenin mükemmelliği ve bu mükemmellikten doğan doğal gücün ortaya çıktığını deneyimliyorum tekrar... Bunun için sadece teslim oluyorum hissettiğime, olan bitene ve içimde bulunduğum duruşu izlemeye koyuluyorum..
.
Ayaklardan başlıyor değişim. Beyine en uzak organlar ayaklar, o yüzden dürüstler... Dengesiz salınımlar, tutarlı- yeri kavrayan duruşlara bırakıyor önce kendini... Ayaklarımla beraber dizlerim sağlam durmaya, öne esnemelerde rahat bırakmaya başlıyor kendilerini... Ayaklar karar merkezleri, dizler o kararları harekete geçiren noktalar aslında... Tüm bunlar olurken, ayaklarım kararsızlıklarını, dizlerim harekete geçmekten korkuşlarını salıveriyor sanki... Ayaklarım sağlamlaştıkça, bedenimin daha güvenle uzadığını hissediyorum. Bastığım yere güven duyarken, bedenim yükselirken umutlarım gökyüzüne sürgün veriyor. Aklımı korumak için kapanmıyor boynum içeri... Boynum uzadıkça, aklımdan geçenler hafifliyor. Böylece sırtım omurga omurga nefes alıyor sanki... Omzumdan geriye bakışlarda, sadece boynum değil, sanki bakış açım da esniyor. Kör noktalarımla karşılaşıyorum orada... Nefesimi hissediyorum artık. İçime dolan, her bir zerremi mutlulukla dolduran... Kalbi yükseltip, açmaya çalıştığımızda artık omuzlarım rahatlıkla geriye açılıyor. İçimden geçen tüm duygular özgürleşmeye başlıyor o an.... Kalbimin orta yerinde hissediyorum,.. ne olduğumu, gerçeğimi, yaşadığımı... Nefesim onaylıyor tüm bunları....
.
Ter, uçuşan düşünceler, bedensel yorgunluk birbirine karışmış bitiyor ders... Ama tertemiz ve sadeyim. Sıyrılmış sanki taşıdığım tüm düşünsel yükler üstümden, nefesim eşitlenmiş, kollarım ayaklarım hissedilemez bir boşlukta salınmaya başlamış sanki. Var olduğunu sandığım ağırlıklar, varoluşun gerçek hafifliğine bırakmış beni...
.
Yenilenmiş olarak çıkıyorum stüdyodan.... Yol boyunca adımlarımı izliyorum sadece... Söz yok, içimde konuşan-hatırlatan kimse de... Zihin ve oyunları başrolden çıkalı çok olmuş... Uçuşuyorum. Kırgınlık ne hatırlamıyorum, yargılar, sıfatlar, olaylar yok olmuş, yarın ne olacak umrumda değil...
.
Sevginin içine sadece sevgi katılıyor,
özlemenin içi sadece daha çok özlemle doluyor...
Gögüs kafesim nefesimle dolarken, kendime bakıyorum,
İçimde tarif edilemez bir minnet duygusu,
kalbim açık, savunmasız, sevgi dolu...
Boynumsa sağ tarafa düşmüyor artık....
.
.



Deva Premal - Om Namo Vasudevaya Tık

06 Ağustos 2010

Yol YoGa...


Kadının gerçek meditasyon alanıdır mutfak... Yemeğin içine katılan sevgi, bir arada tutar aile bireylerini.... Ondandır belki de anne yemeğinin tadının unutulmayışı...

Günlerdir yemek yapıyorum. Mutfağa alışma turları denebilir belki, belki de meditasyon hali... O gün düşünceliysem mutfağa giriyorum hemen... Bir sütü mayalarken düşüncenin enerjisi de mayalanıyor aslında... O yüzden yemek yaparken kuruntularımı, endişeyi, korkuyu bırakıyorum. Ne düşünüyorsam, öyle bir enerjiyle oluşuyor yemek ve o yemeği ne kadar meditatif yaparsam, o kadar lezzetli oluyor her defasında... Bana göre evi ev yapan yemektir. Mutfaktan gelen koku, beraber aynı lezzeti almak, doymak, paylaşmak bunların hepsi bütünleşir yemeğin enerjisiyle.... İltifatlarım karşında “aman ne var bunu yapmakta” diyen, ama yemeğe tarifi dışında kendinden güzellikler katan kadınlara hayranım... ( ilahi tatlar, beste bonnard ) (Erkeklere daha da hayranım.... babiş'e yemekler)

Mutfaktaki yemek çalışmalarım bir hafta kadar sürdü. Yeni mutfağın tüm kısa yolları öğrenildi, yoğurt mayalandı, mürdüm erikleri temizlenip derin dondurucuya konuldu, peynir marine edildi, zeytinyağlılara biraz şeker katıldı, tatlı denemeleri gerçekleşti. Bu meditasyonun ardından, akıl temizlendi, yaşamın akışına mudahale edilmedi ve ev yemeğin varlığıyla eve benzedi. Ve bitti mutfak meditasyonu... İkinci aşamaya geldiğimde “Şimdi ne yapayım” diye sordum kendime... Soruma cevap verdim sonra “Artık sokağa çıkmalıyım. Keşfetmekten korkmadan, yeni yolculuğa başlamalı... “

Sıra daha da önemli soruya geldi. “Peki ama nereden başlamalı?”. Düşündüm bir iki gün, itiraf ediyorum, korktum belki de adım atmaktan... Sonra cevap bir telefon ile geldi, sıcacık bir sesti içimi okuyan, sorumu cevaplayan....
....

Bir gün sonra eşyalarımı topluyorum. Bir tayt –bir tshirt. Şanslı yoga matım bugun kalabilir evde... Yola çıkıyorum.
.
Yol uzun geliyor önce... Ama yoldan geri dönüşümü düşündükçe, yol kısalıyor. Hiç söylenmiyorum sıcağa, değiştirdiğim vesaite, yola, kalabalığa.... İçimdeki heyecan hepsini süpürüp götürüyor. Sevgilime kavuşacağım sanki... Araba duraklasa, inip koşabilirim.
.
Sonunda varıyorum İstanbulda ilk yogamı yapacağım studyoya.... Yoganın sindiği her studyo aynı aslında... İçeri davet ediyor, çekiyor beni... Aynı aydınlık yüzler, gülümsemeler ve paylaştığımızın evrenselliğini hissediyorum... Aramızdaki uzaklıklara rağmen, farklı mekanlarda, farklı saatlerde yaptığımız yogada buluşuyoruz aslında biz... O yüzden tanışıklığımız, o yüzden karşılamadaki samimiyet... O yüzden sormayışımız, nerden geldin, kimsin? diye...
.
Mata bastığım an, çocuklar gibi mutluyum. Matın üstünde herşey, hayat, özlediğim, varmak istediğim...
.
Selamla başlıyor ders... Selam veriyorum bende, yaşama, yogaya ve gözlerimin ardında, yüreğimden açılanlara.... Hoşgeldin diyor, hoşgeldin yine... Gözlerimi açmak istemiyorum, nefesime sarılıp derinleşiyorum, fakat nasıl ilerliyor ders diye bakmam gerekiyor bir yandan... Sonra iç sesim sesleniyor, “bırak bana kendini”... Bırakıyorum bende...
.
Nasıl özlemişim yogayı... Esnerken nefesimi duyuyorum. Şükürler olsun. Duruşta kaslarımın açılışını, kolumun uzanışını izliyorum. Ben yapmıyorum, kendiliğinden oluyor ben izliyorum adeta... Nazmi Hoca, kolumdan tutup sırtımı esnettiğinde, teşekkür ediyor tüm bedenim ve esniyor esneyebildiğince... Ayaklarıma bakıyorum. Daha sağlam yere basmaya başlıyorlar, işte şimdi aynı bir ağaç gibi hissediyorum yeryüzünü... Köklerimden tüm bedenime güven duygusu yayılıyor. Güveniyorum yeryüzüne, ayakta sağlam duran bedenime, uyum sağlayan nefesime, başımın üstündeki gök kubbeye, ama en çok içimde bana seslenene... Kollarımı uzatırken gökyüzüne, orada benim için duran enerjiyi çekiyorum ellerimle... Gözlerim kapalı, içime bakıyorum. Korku yok, endişe yok, herşey olması gerektiği gibi yerli yerinde... Nefes alıyorum güçleniyorum, nefes verirken bedeni esneterek, uzuyorum tüm sınırların ötesine... İşte şimdi en çok istediğim yerdeyim, kendimleyim, kendimin ötesinde nedenimleyim... Ders boyunca kaç kez teşekkür ediyorum bilmiyorum. Kaç kez tebessüm ettim say(a)mıyorum.
.
Yıllarca yogayı paylaştığım arkadaşlarım yan matımda değillerdi bu derste- ama komşu matlarda yeni Güzel arkadaşlarım vardı, sesini bile özlediğim çok sevdiğim hocalarım değildi bu dersi veren ama çok seveceğimi bildiğim bilge bir hocaydı bugün beni yogaya gönülden buyur eden, birbirinden güzel –melek öğrencilerimde yoktu karşımda... Bunlar aklımdan gelip geçerken, özlemin içinde buldum kendimi... Durdu içim bir an. Tüm arkadaşlarımı, hocalarımı, öğrencilerimi, geride bıraktıklarımı da kattığımı hissettim bu paylaşıma... Onlarla tekrar buluştum her nefes alışımda.... Ayrı kalmak yoktu – hiç ayrı düşmedik, yeni tanışır olmakta yoktu, eskiden biliyorduk birbirimizi aslında... kucakladım hepsini, sevdim tek tek, bütünledim kendimi, kendimden ayrı düşürdüklerim ve hayata yeni kattığımı sandığımla...
.
Dersin sonuna geldiğimizde, tüm yaşam yükü uçup gitmiş üzerimden... Tüm dertler yanılsamada kalmış. Ve tek gerçek var. Kalbimle hissediyordum. Dinlenme pozuna yattığımızda, uçuşuyor içim. Sevgiyle sarmalanıyorum. Korunuyorum. Güvendeyim. Özgürüm. O'na Aitim. Hatırlıyorumm.. Kalbimle gülümsüyorum.
.
Ders bitince “ nasıl geçti diye soruyor” arkadaşlarım... Hangi yoga seansı kötü geçer ki... Bildiğim gibiydi, her seferinde olduğu gibi, güzeldi kelimesi yetersiz kalıyor içimde hissettiğim güzelliğin tarifine... Sadece gülümsüyorum.
.
Geri dönüş yolunda dolmuştan dışarıya bakıyorum....
Kalabalık insanları, ışıklı tabelaları, köprüyü, sesleri, sessizliği, karanlığı geçiyoruz.
.
Bedenen nerede olduğum önemsizleşiyor artık,
İstanbulda yada Ankaradayım farketmiyor..
Bir Mucizenin içindeyim, hatırlıyorum...
bu yetiyor...

.
Brajeshwari.dd /3.08.2010
.

12 Mayıs 2010

SavaŞçı

Virabhadrasana 2 / Warrior 2 Pose


Hepimiz hayata başladığımız anda, bir SAVAŞÇI gibi önce büyümek, sonra yürümek, adım atmak, engelleri aşmak ve başarmak üzerine bir yaşam süreriz. Belki bazen yeniliriz, bazen yorgun düşeriz, bazen de kendimizi yenik hissedebiliriz. Ama bir zaman sonra tekrar ayağa kalkar, kaldığımız yerden devam ederiz.

Ayakta durmak bir savaşçının o savaşa nasıl gireceğini gösterir. İki ayağının üzerinde sağlam mı duruyor? Dengede mi? Sırtı düz, göğsü açık mı? Nefesi dingin ve sakin mi? Kararlı mı? Peki farkında mı?

Adımlarını nasıl atar savaşçı ?
Temkinli mi? Yoksa içinde korku var mı?

Savaşçı her adımını parmağından topuğuna hisseder. Farkındadır dizini kırdığının, bacağını uzatıp, bileğini büküp, ayak tabanının yere bastığı anın... Savaşçı savaşı düşünmez. Sadece yaşamaktır amacı... Yaşar zaten, yaşamın kendisidir savaşı...

An’ın içindedir. Zihninde bir sonraki an'a dair hiçbirşey geçmez. Bir sonraki an ondan çok uzaktadır. Böylece endişe de olmaz, yada yenilmek veya acı çekmek korkusu... Zihninde yenilmek olan, zaten yeniktir çoktan... Acıyı düşünüyorsa, acı çekmektir sonu...

Dünün savaşlarını hatırlar mı peki savaşçı? Hatırlamaz, çünkü unutmaz. Şimdi ayaktaysa, yaşamaya devam ediyorsa, dünün savaşlarını da katmıştır kendine, tüm öğretileriyle....

Savaşçı farkındadır. Bedenin farkındadır. Kolunun, bacağının, ellerinin farkındadır. Yüzüne yansıyan güneşin, bir adım sonra bir çakıl taşına basacağının, verdiği nefesin ve burun deliklerinden giren havanın farkındadır... Kuş uçsa kanat çırpışını duyabilir, rüzgar nereden eser bilir, izleri takip edebilir. Elini hareket ettirdiğinde bedeniyle hareket eder, zihniyle değil... Bilir; bir ağaç gibi sağlam, bir kartal gibi özgür, toprak gibi yürekli, su gibi dingin, doğanın bir parçası olduğunun...

Hepimiz birer savaşçı olarak doğarız. Savaşı düşünen bir savaşçı, sadece savaşır. Ama gerçek bir savaşçı savaşmaz, onu yaşar. Yaşamı tüm hücreleriyle, tüm uzuvlarıyla, ruhuyla, hakkıyla yaşar.
.
Doğduğundan beri gerçek bir savaşçı olduğunun farkına varmayanlar, silahını arar, yaralayarak güç kazanır, taktiklere başvurur, satın alır. Savaşa, kılıçla, kalkanla, parçalayarak, var olmak için yok ederek, ezerek girenler savaşı kazanıyorum sanır, oysa sadece yaşamı kaçırır.

Savaş yaşamın kendisidir.

Sen bir savaşçısın, at sonradan edindiğin silahlarını...
İçindeki güce bak, hisset onu...
İzle,.. hayatı, kendini ve an’ın içinde akmakta olanı...
.
bir ağaç gibi sağlam,
su gibi dingin,
rüzgar gibi hafif,
toprak gibi yürekli ol...
.
Ve yaşa Savaşçı...


Brajeshwari /11.05.2010
(hayatımdaki tüm kahramanlara... )



Bard's Song

22 Mayıs 2009

Tek ayak üstünde, Denge...


Yürüyorum... Ayak tabanlarım yere temas ediyor ve bir ayağım havalanıp, diğeri başlıyor değme işlemine... Tek dizim kırılıyor, uzanıyor ayağım dokunacağı yere... Ben bunu yaparken, dengeyi öğreniyorum. Hem içerden, hem dışarıdan dengeleniyorum.

Ayaklarımla ilerlerim. Bileklerim yürümek için karar merkezlerim. ”Yürü, hareket et” diyerek onları yönlendirir beynim… Ne zaman hayatımda karar vermekte zorluk çekerim, hemen bileklerimi zedelerim…

Tabanlarımda denge merkezimi bulduğum an, kaldırıp bir ayağımı, toprağa değdiririm. Nefesimle eşlik ederim adımıma. Ayaklarım yere temas ettikçe artar farkındalığım... Baştan ayağa yenilenirim. Ayak tabanlarımın altında vücudumdaki tüm sinir uçlarının bittiği noktalara masaj yaparım böylece... Sırtım, boynum, kalbim, kollarım, kulaklarım, midem, bağırsağım, hepsini uyarır ayak tabanlarım... Şifalanırım.

Ve tek ayak üstündeyim şimdi... Dengemi korumaya çalışıyorum. Diğer tarafa fazla fazla yüklediklerim düşüyor üzerimden... “Bunlar fazla “diyor “at bunları”... Biliyorum fazla olduklarını, taşıdıklarımı ve bir türlü bırakamadıklarımı... Denge için, dengesizlik gerekir. Bedenim bu alıştığım ağırlığı atmakla şaşalar önce, yalpalarım, ama sonra alışırım. Diğer ayağımı kaldırdığımda yine boşluğa düşer gibi olurum, önce sağa –sonra sola ve merkezimi bulurum hemen sonrasında... İki taraf eşitlenir şimdi… Sağ ve sol... Dişi ve erkek... İyi ve kötü… Şefkat ve öfke... Siyah ve beyaz... Merkezde bütün olur hepsi...

Kollarımı yukarıya doğru uzatırken, vücudumun üst kısmını dik tutmam gerekir... Ayaklarımın biri önde, dizim doksan derece, diğeri arkada yay gibi uzanmakta geriye... Yukarıya doğru uzanırken tüm bedenimle, ayaklarımla yeri kavrarım... Tüm bunları yaparken, yukarıya yükselişi, vücudumun oluşturduğu üçgenleri, statik dengeyi anlar, merkezimi bulurum aynı zamanda... Yaşama benzer bu, iki elimi birleştirip uzandığım, bir ayağımla önde attığım adım, arka tarafta dengemi sağladığım tüm duygularım...

Sonra başka bir duruşa geçerim. Bedenimin bir yanı açılırken, diğer tarafı sıkışır. Bir matematik problemi gibidir yaşadığım… Hem yana, hem yukarıya, hem de aşağıya, hem sıkışma- hem de daralma... Direndikçe zorlanır beden... Ama ben bırakabilirim direnmeyi... Öğrenirim hayatın kendisi gibi, iki ayrı ucu yaşarken mutlu kalabilme yollarını keşfedebilmeyi...

En önemlisi nefesi anlarım. Nefeslerimizi... Varlığımıza üflenen değeri... Onu tüm vücudumuzda dolaştırıp, doldururuz ciğerlerimizi... Her nefeste temizleniriz. Her nefeste güzel enerjiyle doldururuz bedenimize... ve her nefeste, şükrederiz nefes alabildiğimize...

Yoga hayattır... Yaşam gibi bir sanattır...

İnancın acıysa acı çekersin. Baktığın sadece duruşun ise, sadece duran bedenini görürsün... İçeride herşey...
Neyse testinin içindeki, dışarıya da o dökülür zaten...
.
Ben beni anlamadıkça, seni anlayamam aynam... Ben bu bedeni beden diye kavradıkça, sadece et ve kemikten ibaretim aslında. Unutuyoruz ama bu beden, bir de kocaman bir ruh taşımakta...

Derinleşir içimde yollarım, bütünlerim kendimi kendimle önce, sonra seninle, sonra hayat ve evren ile, tek bir nefeste...
.
Ve yaklaşırım beni ben yapan Yaradana..
Bize hediye ettiği emanet nefesimle, her nefeste biraz daha...
Şükrederim O’na ve varlığına..

Merkezinde kal,
ister ayak tabanlarının altındaki o küçücük noktada..
İster düşüncenin ortasında...
İster ağzından çıkan her kelimenin vurgusunda...
İstersen yaşadığın dramın hayata tutunan kancasında...

ya da..
Elini uzatıp sevgiyle dokunduğunda...
Gözlerinle güzel baktığın manzarada...
Gülümseyen kelimelerinin arasında...
Kalbinin orta yerinde...
Aldığın ve verdiğin
Her Nefesinde...

ruhun ne taşıyorsa,
doldurduklarından dışarıya...
Nefesinle yaklaş ona...
.
.

21 Nisan 2009

KöK




Tohum, sırlarını kökleriyle taşır...



Kalbimin tam orta yerinde köklerini hissederim bazen... Hissettikçe köklenir... Göğüs kafesimin içinde büyütürüm onu... Sığmaz sanırım oraya, öyle büyür bazen, genişler... Göğsümün tam ortasında... Ellerim kollarım tüm gövdem köklenir sanki toprağa tekrar... Tutunurum... Suya susamış bir saksıyı şımartırsınız ya, taşar kabından su... Öyle dolarım işte, gözlerimden taşar mutluluk...

.
Şu aralar hayatın içinde, hayatın koşturmacasında başka birşeyin keşfindeyim. Bazen kaybetsemde kendimi, “koşturma adı” altında... Bilirim, orada köklenmektedir o... Koca bir ağaç gövdesiyim. Kalbimde atar köklerim...

.
İlk bunu hissettiğimde bilinçsizdim. Duygu yoğunluğu sandım. Sonra bir şarkı kapılarımı açtı sanki.. Tüm bedenim titredi... Korktum hatta... Anahtar bulmuş gibiydim. Şarkıyı o günden beri her dinlediğimde içimde aynı yerde buluyorum kendimi... O güzel derinlikte... Bana yazı yazdırıyor, öğretiyor, bana başka başka kapılar açıyor ve suluyor topraklarımı her seferinde... O ağaca sarılmış buluyorum kendimi o şarkıyı her dinlediğimde... Evde sık sık dinlendiği için, gülümsetiyor tekrarları... Ama bilinmiyor ki, ben o anda içimde başka bir kapıyı açmaktayım... O şarkı Yansıma ve Yanılsama şiirimini bana yazdıran
şarkı... Bloğumun gizli anahtarı...

.
Sonra, başka bir kapı buluyorum başka bir müzik eşliğinde...

.
Birgün yoga dersine erken gidiyorum. Soruların olduğu ve cevaplar için aydınlığı beklediğim zamanlardan geçiyorum. Biliyorum o cevapların geleceğini... Zamanını kollamıyorum. Sadece soruyu yaşıyorum o aralar... Gün o gün ya, derse yine kimse gelmiyor. Umursamıyoruz, gelmemeleri gerekiyormuş demek ki diyoruz. Eğitmenim ile yoga yerine meditasyon yapmaya karar veriyoruz. Biliyorum o kararı da aslında biz vermiyoruz.
.
Stüdyonun ılık enerjisi, sessizliği beni sarıp sarmalamış bile çoktan.. Işıkları kapatıp, oturuyoruz... Sonra fonda Krishna Das'ın "Baba Hanuman" parçası çalmaya başlıyor... Kapılar açılıyor yine... Köklerim kalbimden çıkacak gibi... Mutluluktan öte birşey yaşıyorum.
.
Rüzgarla beraber salınıyorum bazen, bazen dallarımla uzanıyorum yukarılara, havalanıyorum, toprağı kavrıyor kökleniyorum, rüzgar oluyorum, toprak oluyorum, büyüyorum sanki.. Yine kabına sığmıyor, taşıyor gözlerim... Ellerim göğüs kafesinde, avuç içlerim birbirine değiyor tam kalbimin üstünde... Sıcacık olmuş ellerim... Sol elim, sağ elimle kavuşuyor. İçimdeki iyi ve kötü kavuşuyor. Dişi ve erkek bütünleşiyor. Şefkat ve nefret bir oluyor. Siyah ve beyaz, Ben ve sen, tüm zıtlar kavuşuyor, sarılıyor. Tek birşey kalıyor geriye, o da tam gögüs kafesimin orta yerinde...
.
Bedenimi unutuyorum, bedenmişliğimi... Ben sadece o beden değilim.. O bedenin yaşattıkları değilim. Her nefes alışımda, genişliyor ve derinleşiyorum kendimden taşmalarımda.. Taşıyorum.
.
Beni yerimde sallatan rüzgara teşekkür ediyorum..
Dallarımı ıslatan görünmez yağmura..
Kalbimin içindeki o verimli toprağa...
Köklerime, gögüs kafesimin büyüklüğüne....
Gözlerimden taşan mutluluğa..Gülümsetene...
İçimdeki öze... .... .. .
.
Tohum, miniciktir...
Sevgiyle katılır kalbimizin en derinine, öze..
.
Kendi sırrını taşır her tohum..
tam orada, kalbimizde...

İşte ben o sırrı çok seviyorum.
Şu aralar topraklarım genişliyor
büyüyorum..


...
Kirshna Das_ Baba Hanuman
şarkının hepsini dinlerseniz, kimbilir belki siz de filizlenirsiniz ?


24 Ocak 2009

Anlatabilsem Seni...



Geçen gün yoga yaparken, çizgili çoraplarım, çizgi çizgi yere akmaya başladı. Önce halusinasyon görüyorum sandım. İzlemeye başladım. Ne göründüğü gibiydi ki?

O gün soğuk bir gündü. Yorgundum. Sabah verdiğim dersten sonra, akşam öğrenci olduğum ve hocama asistanlık yaptığım derse kendimi nasıl götürebileceğimi düşünüyordum. Akşam oldu, mavi duvarlarını bile öpmek istediğim çok sevdiğim studyodaydım yine. Aferin dedim kendime. Gelebildin..

Kaskatı olduğum bir gündü o gün.. Uykusuzdum. İçimde devinen boşluklarım vardı. Gözlerimi kapadım, gülümsedim. Tanrı beni özellikle o derse götürdü sanki. Ben ve hocamdan başka hiç kimse gelmemişti. Bu gerçek bir hediyeydi.

İkimiz karşılıklı oturduk. Ders başladı. Gözlerimiz genelde kapalıydı yada içeriye dönüktü bakışlarımız...

Tam alnımın ortasında, günün getirisi bir sürü düşünce duruyordu. Hepsine izin verdim, aktılar. Hiç birini tutup kurgusunu büyütmedim, izledim sadece.. Sonra top’ladım onları, şakaklarımdan, kulaklarımın arkasına doğru yavaşça sürükledim. Ensemden aşağıya bıraktım hepsini, biraz daha hafifledim. Vucudumu esnetmek için zorlamadım kendimi. Sanki melekler dokundu, boynumu çevirdi, sırtımı düzeltti. Bir diğeri, bedenimi yukarıya doğru esnetti. Tüy gibi hafifledim. Ayakta durdum dimdik, gücümü hissettim. Hem hayatta izlenendim ve izledim o anda kendimi.. Gördüğüm ve görüldüğüm gibi..

Sağlıklı olduğum için şükrettim. Nefesimin içinde kayboldum bazen, derinlerde onunla dolaşırken buldum kendimi. Kollarımı hissettim, belimi esnettim. Sırtımı arkama bakmadan gördüm ve düzelttim. Dizlerimi dinledim, kaslarıma gülümsedim. Nefesimden güç aldım, nefesimi verdim, ikisini birbirine dengeledim.

Tüm hareketler bittiğinde dinlenmek için mata uzandık. Şifanın ve çalışmanın vucudumuza işlemesine izin verdik. Yer ile bütün olmayı araştırdık.Yapmaktan çok, olmayı deneyimledik.

Bacaklarım rahat gevşek... bıraktım onlara hüküm sürmeyi..
iç organlarım, rahat......
kaşlarım rahat... gevşek...
kirpiklerim rahat...
saç diplerim rahat...
kulaklarım sessizlikle doluyor derinlere...


Nefes alıyorum, soluk borum yumuşuyor. Göğüs kafesim gevşiyor, iç organlarım boşlukta kendine yer buluyor. Huzurluyum. Hiç birşey önemli değil. Hiç birşey yok, ne geçmiş –ne gelecek. O an'ın içindeyim. Bedenim orda ama ruhum kocaman olmuş, adeta beyaz ışıklarla dolmuş. Her nefesimde, huzur doluyor her yanıma, genişliyorum bu his ile.. O kadar mutluyum ki, gözlerim doluyor mutluluktan... Bu hiç bitmesin, hep burada kalıyım istiyorum.

Yatar pozisyondan kalktık yavaşça, oturduk. Teşekkür ettik, bu seansı hediye ettiğimiz için kendimize.. Ve kocaman gülümsedik gözlerimiz kapalı birbirimize.. Başımı öne eğip, yavaşça açtım gözlerimi.. Çizgili ayaklarımı gördüm hemen dibimde.. Çoraplarım akıyordu sanki yere...

İçimde bitmeyen bir sakinlik ve mutlulukla evimin yolunu tuttum. Ne güzel hayat diyorum, aldığım nefesi öpüyorum bir yandan..

Göz hizamda bakıyordum herşeye günlerdir diyorum kendime.. Ama O an başımın üstünde, daha yukarda baktığım yer... Beni görüyordum yukardan. Buradan hiçbirşey göründüğü gibi değil. Ben sadece o bedenin içinde değilim. O bedenin kaygıları- endişeleri değilim. Taşıdıklarımın ağırlaştırdığı ayaklar değil sadece yere basan. İnsanları da uzun zamandır göz hizamdan algılamışım meğer.. Halbuki buradan hepsi ne kadar güzeller... Geçmişe bakan, gelecekten kaygı duyan değilim burada.. Manzaranın hepsindeyim. Her nefesimle büyütüyorum bu hissi.. Beyaz ışıklar yanıyor içimde. Burdan, daha yakınım kalbime ve sana hissettiklerime. Biliyorum, “Gel” diyorsun, “burdan bakalım beraber”... Hatırlatıyorsun tekrar... Seni nasıl seviyorum, ah bir anlatabilsem.....

Nefesim köprü oluyor, içim seninle doluyor..
Bedenlenmişliğime sığmaz bir derinlik içindeyim, gülümsüyorum sadece..
..
İçimdeki aşk ile
başımın tepesinde
kalbimin tam orta yerinde

ve her nefesimde..
biliyorum
her yerdeyim seninle...


Görsel buradan alınmıştır.

28 Nisan 2008

Güneşe Selam (Surya Namaskara*)


"Sanskritçe Surya ‘güneş’ Namaskara ise ’selamlama veya ‘bağlantı’ demektir. Böylece Surya Namaskara ‘güneşle bağlantı’ anlamına gelmektedir. Surya Namaskara bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir. Güneş ruhi bilinç simgesidir. Aynı zamanda kişiyi tinsel uyanışa ve bunun sonucunda gelen şuur açılmasına hazırlar. "

------
Bu dünya senin dünyan....Ve bu hayat senin hayatın...Önce çöz zincirlerini, bağladığın kendini...

Sonra koş özgürce çimlerde.... Ayakların yere değsin önce.... Çimen ve toprak kokusu çalınsın burnuna...Ve bir ağaç gibi kök sal bu hayata .. Kendini özgürce hayatın içine bırak....Ama kök saldığın toprağı da anla...

Bir ağaç gibi sabırlı olmayı öğren... Aynı noktada yıllarca sessizce kalır çünkü onlar... Toprağa saldıkları kökleri ve gökyüzüne uzanan dallarıyla dimdik dengededir her zaman ağaçlar... Dallarında kuşları misafir eder, mevsimler geçirir, direnmezler hiçbirşeye çünkü bilirler ki birgün elbet bahar gelir.

Dimdik duran sabırlı bir savaşcıdırlar ama aynı zamanda da her doğa koşuluna da teslim olur ağaçlar... O teslimiyette, sadece sürece odaklıdırlar.. Yoldan geçene, dallarındaki göçmen kuşlara, gövdelerini gıdıklayan karıncaya, kara kışlara, rüzgara, güneşe ve aya...

Ve sende ağaç gibi ol şimdi.... Dimdik... Köklerini sal hayata.. Gövdenden yukarılara uzanmaya çalışan kollarını hisset... Hayallerine ve güneşe doğru uzan hadi... Besle sende kendini, köklerinden aldığın güç ile gökyüzüne... Sonsuzluğa uzanırcasına gerin... Gökyüzü bak açmış kollarını, seni kucaklıyor... Güneşi selamlamayı da unutma.... O büyüten, yaşatan, ısıtan ve varedeni... Bak hem güneşte çok seviyor seni .......

Denizlere koş sonra, bir tek kıyısından anlayabildiğimiz denizlere... Ayağını korkmadan suya değdir... Önce soğuk gelir su titretir seni, sonra ısıtır ona teslim olduğunda savaş bitmiştir çünkü...

Haydi şimdi suya bırak kendini.... Suya uzan..Altında maviden bir çarşaf, bulutları yorgan, dalgaları da ninni say..... Anla suyu, dinle sana anlattığını.... Konuşma, sadece dinle... Bazen uysallığını anlatır o sana, bazen hayatındaki dalgalanışları, koyu karanlıklarını, fırtınaları, aşkı, kavuşmayı ve mavi umutları... Her damlasıyla hareket eder o, dalgalarıyla tutunmaz asla kumsala... Vursada bazen öfkeyle kıyılara, mutlaka okşar sularıyla kıyıların ruhunu da... Her taşın altından üstünden geçerek özrünü diler çekilir köşesine, her kum tanesini de sevgiyle okşar damla damla....

Bazen zordur deniz, bazen zorlar insanı ama mutlaka vardır her denizin sakin bir limanı ve bilirmisiniz ki gözyaşlarımıza benzer aynı tadı...

Keşfet denizi, kulaç at sonra....Her kulaç ile önünden geçen su, arkanda birleşir nasıl olsa.. Deniz bütündür hayat gibi asla bölünmez parçalara... Kulaçlar yol olur, ilerlemende rüzgar yardım eder sana...Korkma.. Bir deniz anası geçer altından, bir balık minik minik ısırır belki seni ve belki ileride çok daha büyükleri olsa da denizin altında... Sen yüzmeye devam et.... Deniz seni korur, gözetir ve hatırlatır sana, hayatının ilk evresini anne karnında ....

Sonra nefesini tut.... Biraz derine dal.. Her güzelliğin karşısında tuttuğun gibi hani nefesini... Balık ol, Yunus ol, dön kendi etrafında... Kum çıkar derinlerinden.... Derinlerini anla... Ve çocukluğumuzda yaptığımız gibi, her derine dalışımızda ayağımızı kuma değdirdiğimizde yukarıya çıkabileceğini hatırla... Su mutlaka kaldırır seni unutma...

Sonra dağlara tırman... Bacakların yorgun düşse de, her nefes nefese kalışta daha ilerilere gitmek için sadece nefesinden al gücünü... Dağlar zorludur.. Her düştüğünde canın acıyabilir.. Ama bu durdurmasın seni sakın... Ne kadar yükseğe tırmanmak için güç bulursan, bil ki o kadar kendine yaklaşmaktasın..

Dağ bilgedir.. Heybetlidir ve saklamaz hiçbirşeyi, paylaşır.. Ona küsen fare midir, tavşan mıdır bilmez, mağrurdur ikisini de yaşatır... Adımlarını büyük at, yorulma... Her adımının da farkında ol, hatırla... Varmak için değil, yol için yürü...Ve manzarayı da kaçırma... Daha yukarıdan manzara bir öncekinden daha güzel olsa da, yol ancak yolcu tadını çıkarabilirse güzeldir ve her zaman çıkılacak daha yüksek bir zirve vardır yanılma..

O dağ senin .... Zirveler de... Yol da senin .... Ben sadece şu taraftan kendi yoluma giderken sana rastlayan bir yolcuyum.. Tırmanışın çok mu zor geçiyor, manzaralar mı güzel yoksa.. Hangisini anlatırsın bana?

O Ağaçta sensin... Dallarında yuva kurmuş kuşlar... Farkında mısın? Yavrular yakında yumurtadan çıkar.. Anneleri yemek aramaya gittiğinde iyi bak minik yavrulara.... Sırtında dolaşan karıncalara da ses çıkarma..

O denizde sensin.. O kumsalda..... İster ayağını değdirmeye kork.. İster dalmaya... Derinlerinde ne var bilme veya.. Hayal kurabileceğin mavi bir ufkun olduktan sonra...

Hepimiz ormandaki ağaçlarız aslında, denizdeki birer damlayız ve kendi yolumuzda bazen yolları keşişen yolcularız....
İster ağaç ol, ister deniz, ister yol... Ama şimdi gülümse kocaman... Yüzüne yayılsın o tebessüm.. Güneşe selam ver böylece.... O hepimizin içini ısıtırken gülümsüyor, hayatımızı ve yolumuzu aydınlatıyor bügünde, yarında....

Brajeshwari Devi Dasi
28.04.2008
*
*