Fotoğrafın anlattıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fotoğrafın anlattıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2008

Arkandan bu şarkı çalıyordu..

Tüm bu akıl sesi, boğaz sesi, kalp sesini düşünmeye başladığımda mantralar ve kelimelerin gücünü de düşünüyordum. Bu sırada çok sessizdi içim. Kafam susmuştu, boğazımdan nefesim rahatça akıyordu, kalbim sevgiyle açıktı. Anımsamak gibi, hafif bir duygu hissettim içimde. Söylenmeyen sözlerim geldi aklıma. İfade etmeye fırsatım olmayan sözlerim. Sessizliği denemeye karar verdim. Sessizce oturdum. Evde kimse olmasa da odanın kapısını kapadım. Oyuna başladım.

Yerde oturdum. Bir süre aklımdan geçenlere izin verdim. Hiçbirini tutmadım, bıraktım, gülümsedim. Burnumun ucunda bir tüy varmış gibi, nefesim sakin ve ılıktı. Tüy düşmedi. Nefesimdeydim. Başımın üstünde sanki bir delik vardı ve o delikten bedenimin yere değdiği noktaya uzanan ışık hüzmesini hissettim. Sırtımı düz tuttukça, yukarıdan, tüm iliklerime akan ışığı daha çok hissettim içimde. Gögüs kafesim açıktı. Nefesimle doldurdum kalbimi, ciğerlerimi ve karnımı, tüm iç organlarım nefesimle doldurduğum o boşluğa güzelce yerleşti. Işık, tüm omiriliğimi sardı, kaslarımın tüm katmanlarındaydı, kanıma bulaştı.



Başımın iç çeperlerini hissettim. Kanımın vücudumda akışını. Sakindim. Hem herşeydim, hem hiçbirşey. Hem bendim, hem herkes. Hem yerdeydim, hem yüksekte. Zaman yok oldu. Geçmiş bitmişti, gelecek uydurmacaydı. Sadece o an vardı.

Alnımın tam ortasında günün getirisi tüm sıkıntıyı tuttuğumu hissettim. O noktayı alıp, şakaklarıma, kulağımın arkasından boynuma sürükledim. Sırtımdan aşağıya doğru ılık ılık kayışını seyrettim. Alnım, yumuşadı, rahatladı. Kulaklarımın içini sessizlik ve boşlukla temizledim. Gözlerim rahat, nefesim sakindi. Omuzlarımı rahat bıraktım. Boynum uzadı gökyüzüne, toprağa değdi ayaklarım. Gücümü hissettim. Ve dinledim.

Herşeyi yapmaya çalışıyorken, olmayı deneyimledim. Olmak sadece olmaktı. Çabasız, dirençsiz ve bırakarak.. Sonra aklıma geldin..

Anımsadım seni. Bir ay önceye kadar herşeyin çok iyi gittiğini düşünürken, son dakikada aramızda beklenmeden gelişen o olayı düşündüm. İyi arkadaştık. Güzel şeyler paylaşmıştık. Her arkadaşlıkta olduğu gibi bir aşamaydı belki de aşmamız gereken, becerememiştik. Kavga etmemiştik. Birbirimizi akıl seslerimiz, boğaz haykırışlarımızla kırmamak, asaletimizden kaybetmemek, arkadaşlığımız adına gereksiz şeyler söylemiş olmamak ve asıl önemlisi söylenmesi gerekenleri kalbimizden hissetmek adına öpüşerek sessizce ayrılmıştık. İçimize sorular ektiğimizi, onları kendimize göre değil, birbirimiz içinde cevaplamaya çalıştığımızı biliyordum. İlk önce kızgındım sana, aklım kızgındı. Sonra sorular sordum içimden bir sürü. Senin yerine de, kendi adıma da cevapladım hepsini, olmadı. Şimdi kalbimle konuşmaya oturdum sana, anımsarken seni..

Oturttum seni de, yerdeki karşıma.. Sessizce oturduk. En son bıraktığımdaki gibiydi yüzün. Kaşların çatık ve kızgın, öyle kalmış işte aklımda. İstemeye istemeye oturdun. Göz göze gelmemeye çalıştık. Nefesini duyuyordum, daha sık, derin ve gergindi. Bir süre sonra eşleşti nefes ritmimiz, gözlerini kapattın sende sanki o anda. Söylenmeye başladık sessizlikte, nefeslerimizle taşıdık öfkemizi birbirimize. Hak arıyorduk sanki. Oyunu bozan, kazanacaktı. Ama oyun, daha yeni başlamıştı.

Tekrar döndük kendimize. Nefes aldık derinlere, sonra temizlensin diye verdik tekrar evrene. İçimizden akan ışığın bizi sakinleştirmesini izledik. Ojelerini gördüm, parmağında benim sana aldığım yüzüğü takıyordun, hissettim. Gülümsedim. Duygularımızı taşımaya başladık birbirimize, yine aynı derin sessizlikte. Daha sakindin ama bana sorduğun o sorular çoktan hazırdı, aynı benim sana sorduklarım gibi. Cevap bekleyen cümleler uçuştu aramızda, tüm soru işaretleri havada asılı kaldı. Bekledik sabırla, soru işaretleri bir anda ortamıza düştü, parçalandı.

Kendimizi dinledik. Sen vardın, ben bir de. Sessizlikteydik, ama neredeydik? Neye yarardı konuşmak? Tüm öfkemizi taşımak? Sormak veya Cevap aramak?

Yüzünün yumuşadığını hissettim. Dudağının yanına, benimkine benzer bir tebessüm düştü sanki. Özledik birbirimizi, hissettik. Hem herşeydim, hem hiçbirşey o anda. Bazen sen, bazen ben, bazen hava, bazen soluduğumuz ışık ama daha çok sessizliktik, durduk, dinledik.

Sana veda edemedim” dedim.” Herşeye rağmen, soruları da, cevapları da, maddi dünyadaki bu oyunda kendimi de ve varlığını da bırakıyorum. Sessizlikte kalıyorum. Sessizlikte hep kalbimde olacaksın. Aklıma geldiğinde sorulara veya yaşadığımıza değil, kalbime bakacağım. Orada bulacağım seni. Seni içimde özgür bırakıyorum. Tekrar olur da ışıklarımız bir araya düşerse beraber büyümek adına, o anda yaşayacağım. Şimdi de, eksiltmeyeceğim seni. İçim sana kendine iyi bakmanı söylüyor ve teşekkür etmek istiyor öğrettiklerin, yol arkadaşlığın ve aynalığın için. Lütfen kabul et. Yarın beraber olamasakta, hep bunu söylüyor olacağım. Tüm özürlerin, tüm teşekkürlerin üzerinde seni sevdiğimi de asla unutmayacağım. Al sevgimi, koy yarınlarına ve Lütfen unutma

Gözlerim hala kapalıydı. Burnumdaki tüy hala duruyordu. Nefesim derin ve yumuşaktı. İçimde taşıdığım sorular, ağırlıklar kalkmış, üzerimi güzel bir vedanın ılık hafifliği sarmıştı. Karşımda oturmuyordu artık, içimdeki onu ışıklarla süsleyip havaya karıştırdım, rahat bıraktım. Yolculuğunda özgürdü artık, özgürdüm.

O giderken, arkasından bu şarkı çalıyordu.
Gülümsedim...


Bu yazı, Öykü Atölyesi -Fotoğrafın dili adlı çalışma için yazılmıştır.

31 Ekim 2008

Tango, hayat kokar


Latince de Tango, dokunmak anlamına gelen "tangere" fiilinden türetilmiştir.
*
İki gün önce TangoArtı konserindeydim. Çok şanslıydım, çünkü bu konserin en kıyak izleyicisi bendim. Kulis içinde onlar gibi sahne zamanını bekledim, sound check yapılırken etrafı keşfettim, saati geldiğinde sahnenin perde yanında karanlığın içindeki yerimi aldım. Konser ve gösteri harikaydı. Ara sıra zamanı durdurup, sanki yokoldum. Çekim yapmadığım dakikalarda makinemi kucağıma koyup, hissettiklerimi ve içimde uçuşan kelebekleri izledim. Konser ve gösteri bitip alkış sesleri yükseldiğinde, kendime gelemedim. Çünkü ben hala o kelebeklerin peşindeydim.

*
Selen Sürek-Dansçı Makyaj işin süsü değildir.
Yüze çizilen her çizgide, derin bir anlam yatar..
Tango gibi siyahtır çoğu zaman renkler
Gri gölgeler düşer
Bazen, tutkulu bir kırmızıya bulanır.
Ama hep, içinde parıltı vardır.

*
Mine Akkoyun- DansçıKadın iki adım öne çıkar, tutkuyla bakar..
Bir adım arkaya düşer,
suçluluk duygusuyla veya özlemle can çekişir..
Merkezine döner
Olduğu yerde
bir oraya bir buraya sallanır
sonra aniden içindekileri serbest bırakır
dansını kutsar,
yaklaşır ve
bir tür meydan okur..
*
Özgür İnce -Keman
Boynu bükük başlar keman ses vermeye,
ayrılır adımlar, eller uzanır sadece...
Sonra ses yükselir,
umut dolu bir şiir gibi sürüklenir ayaklar sahnenin üstünde..

*
Ayşe Karaoğlu-Dansçı
Gözler konuşur Tangoda...
O yüzden önemsenir, altı çizilir.
Gözlerdeki o teslimiyet,
bakışlara bile sakinlik verir.

*

Selen Sürek-Alper Ergökmen
Hayata benzer Tango..
İçinde zıtlıklar, kavuşmalar, uyum ve tutku vardır.
Sessiz kavgalar edilir.
Savaşlar verilir.
Bir geri, iki ileri..

*
Mine Akkoyun-Umut Karamollaoğlu
Erkek kadını tuzağa düşürmeye çalışır,
kadın da o tuzaktan kurtulmaya ..
Aşk, aynı bu ayak oyunlarına benzer.

Bernard Shown'un Tango için,
" iyi, güzel ama neden ayakta.."
diye sorması ise

boşuna değildir.

*

>

20 Ekim 2008

Çok döndük, şimdi de DANS edelim..

Tanıştırayım, Matt... Birazdan dansını izleyeceğiniz komik adam... 2003 yılında işinden ayrılıp, tüm birikimi bitene kadar, Asya’da gezmeye başlamış. Sonra, gezisi süresince ailesi ve arkadaşları ile iletişim sağlamak için sizin gibi- benim gibi bir site kurmuş. Beraber yolculuk yaptığı arkadaşının “Hey, neden orada durup dans etmiyorsun. Ben de seni kaydederim.” demesiyle çekilen videoları da sitesine eklemeye başlamış. Daha sonra bu videolar, mail yoluyla elden ele gezmeye başlamış. Matt böylece internet üzerinden meşhur biri olmuş. Çok komik dansettiğini biliyormuş, ama insanlar onu böyle sevdiğini söyleyen bir dolu mailler atmış Matt'e. Parasız-pulsuz hayat devam etmiş bir süre daha. Tabi ki, hikayesi burada kalmamış. Bir sakız firması Matt’i izleyip, ona tüm dünyada dolaşıp yeni bir video çekmesini teklif edince, ikinci kez yollara düşmüş. Üstelik bu sefer üstüne para bile almış. Geziyor, dansediyor ve para kazanıyor.. 14 ayda, 42 ülke gez, danset, ne zor bir iş değil mi? Türkiye'de de iki çekim yapmış. Biri 2006 yılında Efes'te, diğeri biraz sonraki video da izleyeceğiniz gibi İstanbul'un göbeğinde - arkasında da kalpaklı karadeniz ekibimiz :)

Ben, Kuveyt'te Matt ile danseden köpeğe güldüm. Paris'te, koşarak kareye girmeye çalışan adamın düşmesine. Madrid'te kalabalığın yarattığı çoşkuya bayıldım. Avusturalya'da, en sağda danseden mavili şişman adamın, kendinden geçerek yaptığı dansa. Kore'de silahsızlandırılmış bölgede Matt dansederken, arkada armut gibi duran donuk görevliye. Sonra tavşan gibi giyinmiş, kikirdiyen Japon kızlarına. Hoplayan Papua Yeni Gine yerlilerinin sevimliliğine. Almanya'da kavuniçi ayakkabılı abinin, ayak hareketlerine gülümsedim. Sonra Nevada'da uzay simülasyonunda uçar-danseder halini kıskandım.. Ama en çok Hintli kadınları ve Matt'in ilk kez dansını bozup, onlarla hint figürü yaptığı karede dağıldığımı itiraf ediyorum..

Videoda göreceksiniz, Matt nerelere gitmemiş ki... Her karede sizinde içiniz gidecek mi bakalım benim gibi. Dans edenlere ve Matt'in komik haline gülümseyecek misiniz? Gömüldüğünüz şeyleri bir kenara bırakıp, içinizdeki mutluluğu keşfedecek misiniz tekrar? Dans etmek isteyecek mi bünyeniz sizinde? Yoksa, bazı Türklerin yorum kattığı gibi; 'böyle her yeri gezmiş, şansı varmışta, tecavüze uğramamış' mı diyeceksiniz için için kıskanarak Matt'i:)

Boşverin soruları ve cevapları, şimdi sadece dansedelim... Tesadüflere ve hayatın güzel olduğuna inancımızı kaybetmeden dansedelim bizde.. İsterseniz, muziğe uymayalım, sadece sallanalım veya Afrika yerlileri gibi hop hop zıplayalım.. Kimbilir, çok yakında bizde keşfedilebiliriz, belli mi olur..
İster dönün, ister dansedin.. Sonuçta her şekilde hareket gerek..
İyi seyirler....



Videonun full download olması için önce play'e basıp, bir süre pause ederek download işleminin bitmesini bekleyin derim.. İzledikten sonra da, yorumlarda sizinde duygularınızı öğrenmek isterim..

12 Ekim 2008

Siz NeReYe? /Öykü Atölyesi


Bu yazı Öykü Atölyesi'nin fotoğrafın dili adlı çalışması için yazılmıştır..

Fotoğraf Özlem Özel Gürbüz




Celayir bey –Çırak Hayrettin

Günlerden Cumaydı.. Celayir bey, Cuma namazını kılıp, zeytin bağına uğramış, bağın serin havasında günlerini rahat geçiren karısının ellerinden soğuk yayık ayranını içip, dükkana geri dönmüştü.. Dükkan yine boştu. Çırak Hayrettin, köyün meşhur zeytin ürünlerinin satıldığı bu dükkanda çalışmak için, zamanında Celayir beye çok dil dökmüştü.Yalpak ama dilbaz bir delikanlıydı Hayrettin.. İstanbul – Çanakkale yolu üzerinde yer alan Koruköyünün en işlek caddesinde yeralan dükkan, onun dilbazlığı sayesinde çok müşteri çekmiş ve satışlar sayesinde artmıştı. Celayir bey, onun kadar müşterilerle şakalaşmaz, sohbet etmezdi.. Hayrettin’in bu rahatlığına kızsa da, işe yaradığını düşünür, idare ederdi.. Fakat, bu oğlanın iş disiplininden hep şikayetçiydi Celayir bey.. Hesapları üstünden ikişer kez kontrol etmesi gerekir, yaptığı temizliği baştan savma bulurdu. En önemlisi de, kendisi namaza yada bağa gittiğinde, Hayrettin arabaların durmayıp -müşterilerin dükkana uğramamalarını neden bilip, yandaki kahvehanede soluğu alırdı.. Dükkanı en rahat açıdan görebileceği yere oturur, bir yandan gelen geçene laf atar, bir yandan da göz ucuyla dükkanın kapısını kontrol ederdi. Celayir abisi, köşeden görünürse kendisini kahvehanede yakalamaması için aportta beklerken, telaşlıca sigarasından fırt çekip- çayını yudumlar, ya elindeki kağıtları dizer olur veya oynadığı tavlanın zarlarına yumulurdu.. Celayir beyin köşeden döndüğünü görür görmez, masadan hışımla kalkıp- elini fermuarına götürerek koşar adım dükkanın önüne varır “Abi bende bekledim bekledim seni, sonra dayanamayıp kahvehanenin tuvaletine gittim.. Gözüm yollarda kaldı.. Yenge nasıl, iyi mi” diye lafı toparlar, patronunun elindeki torbaları almaya çalışırdı.....


Celayir bey, kendisi yokken Hayrettin’in kahvehanede pişpirik oynadığını bilirdi. Her pazartesi çayçı çocuk, haftalık çay paralarını almak için yol boyunca dükkan dükkan dolaşır, kendi dükkanına geldiğinde çocuğun eline fazladan bir lira bahşiş tutuşturarak, Hayrettin'in kaçamaklarını öğrenirdi... Bu duruma, çok sinirlenir ama ses etmemeye çalışırdı... Artık yaşlıydı.. Köy yerinde, Hayrettin gibi genç bir yardımcı bulması zor olurdu.. Yine de bu çocuğu nasıl yola getireceğini düşünüp dururdu...

Koru Kahvehanesi ve sahibi Hasan Usta

“Celayir Zeytin” dükkanının yanındaki Koru kahvehanesi, köylülerin ortak buluşma noktasıydı.. Üzerinden asma yaprakları sarkan bu gölgeli alanda oturanlar, çaylarını yudumlarken yoldan geçenleri görür, birbirlerini selamlar, hatır sorarlardı..

Kahvehane sahibi, Hasan Ustaydı. Aslında inşaat işçisi olan Hasan Usta, İstanbul’un taşı toprağa altın diyerek köyünden ayrılmış, fakat kahvehaneyi işleten babasının ani vefatıyla köyüne geri dönüp, önce ablalarını evlendirmiş, sonra da ilerleyen yıllarda kendisi de evlenip, şehirde okuyan iki çocuğunu da bu kahvehane sayesinde okutabilmişti.. Ama bu yük yaşlandıkça, ona daha ağır gelir olmuştu. Kahvehaneyi işletmek zorunda kalmayıp - İstanbulda yaşam sürseydi, Unkapanında keşfedilip İbrahim Tatlıses’ten daha ünlü bir türkücü olacağına inanır, içinde hep bunun derin ezikliğini yaşardı..

Kahvehanenin hemen arkasında Koçların maliyetini üstlenerek yaptırdığı 4 sınıflı ilkokulun zil sesleri duyulur, çocukların bahçedeki oyunlarına, çay kaşıklarının sesleri ve sohbetler karışırdı.. Yoldan, Gökçeada ve Çanakkaleye giden arabalar geçer. Bazıları, köyde duraklardı.

Layla Büfe ve Muhtarın oğlu

Kahvehanenin ilkokula dönen köşesindeki Layla Büfe, muhtarın oğlunundu. Genç delikanlı, babasından aldığı güç ile köyde caka satardı. Alt tarafı İki kez günübirlik gittiği İstanbulu anlata anlata bitiremez- orada gittiği mekanlar ve gördüğü yerler hakkında yalanlar söyler, abartır, köyde kimseyi beğenmez, aşağılardı.. Akşam olunca, büfede iki tek atar- arabasını tozutarak evinin yolunu tutardı. Tek hayali, babasının onunla gurur duyup, etrafa gösteriş yapabileceği Seda Sayan’a benzer bir hatunla evlenmekti. Onu, magazin programlarından görüp, derin “ ahhhlar” çekerdi.. Ama bu hayaline rağmen, köy de çapkınlıktan da geri kalmazdı.

Feride ve babası Havlucu Mehmet bey

Feride, Koruköy'ün en güzel kızıydı.. Babası, yolun karşı kaldırımındaki havlucu Mehmet beydi.. Feride sabahları evde annesine yardım eder, öğlen olduğunda kardeşini okula bırakır, sonra babasının sıcak öğle yemeğini sefertasıyla dükkana bırakıp, evine dönerdi.. Hergün, kardeşini bıraktıktan sonra büfenin yanından geçer, muhtarın çapkın oğluyla kesişir, kıkırdayarak yürümeye devam ederdi. Bir yandan da, babası olur da o sırada dükkandan başını sarkıtır, bu hali görür diye de ödü patlardı..

Duvar

Günlerden Cumartesiydi.. Köyün yolu, İstanbuldan- Çanakkale’ye giden tatilciler yüzünden yine kalabalıklaşmıştı.
1

Hasan usta her sabah olduğu gibi, evinden çıkmış, yanık sesiyle İbrahim Tatlıses'ten bir türkü mırıldanarak kahvehanenin yolunu tutmuştu. İnşallah Çocuklar yine çayın demini bol katmamışlardır diye düşünürken, duvarın önünden geçti, bir an iç geçirerek, duraksadı... Derin düşüncelerle yürümeye devam etti.. ”Yaa Ahh ah !! Nereden Nereye Hasan !! sen harcanacak adammıydın bee... evden –işe , işten evee.... nereyee olcak ” diye söylendi..

...

Celayir bey, İstanbulda anlaşmalı oldukları dükkana yollamak üzere zeytin kavanozlarını, zeytinyağı şişelerini bir koliye koymuş, otogara doğru gitmek için kapıdan çıkmak üzereydi. Dükkanın kapısında durarak, Hayrettin’i uyardı “15 dakikaya geleceğim, bir yerlere ayrılma.. Bak gelen olur, dükkanda ol.. Haftasonu, yol cıvır cıvır”... Hayrettin cevap verdi “ Olur mu, Ayıp ettin abim, buradayım, kıpırdamam sen emret yeter ki” derken, bir yandan da kahvehaneyi ve pişpirik oyuncularını yan gözle süzdü....

2

Feride; evden yanaklarını allayarak çıkmış, bir yandan kardeşinin önlüğünü -yakasını düzeltirken, bir yandan da diğer elinde babasının öğle yemeğini taşıyordu. Bir an önce büfenin önünden geçip, Muhtarın oğlunu görmek istiyor, içi içine sığmıyordu.. Kardeşi “ Abla ne çekiştirip duruyorsun, ya ben yaparım ” dediğinde, duvarın önünden geçiyorlardı. Feride duraksadı. . Bir an babası aklına geldi, “Nereye böyle kızz, kırmızı al al yanaklaa “ diyordu sanki babası... İçi suçlulukla doldu.. Yanaklarını bir hışımla yemenine sildi, başını önüne eğip, kardeşini çekiştirerek, yürümeye devam etti..

3

İstanbuldan -Gökçeada’ya haftasonu tatiline giden Hakan ve Özlem, kızlarının havlusunu bavula koymayı unuttuklarını hatırlayıp, yol üzerindeki Mehmet beyin havlucu dükkanının önünde durdular. Mehmet bey, günün ilk siftahını yapacağı için heyecanla dükkanın önünde müşterisini buyur etmeye koyulmuştu ki “....Oooo efendim !!” dediği gibi , birbirlerini çekiştirerek, karşı duvarın önünden geçen çocuklarını gördü. Duraksadı.. Müşterisini unutup, ”Nereyeeee ?” demiş oldu, elini karşı kaldırımda kardeşiyle yürüyen kızı Feride'ye doğru sallayarak.. Hakan cevap verdi “Gökçeadaya gidiyorduk Dayı.. Var mı güzel havluların...”
..
Çırak Hayrettin, Celayir beyin otogara gitmesinden faydalanıp, bir yandan kırmızı Marlborosunu gömleğinin cebine sokup, ayakkabılarının arkasına basa basa dükkandan çıktı, duvarın önünden geçti.. Bu sırada tedirgin bir şekilde, arkasına bakarak Celayir beyi kollamayı da ihmal etmedi...

4

Feride, iç huzursuzluğuyla kardeşini okula bırakıp, büfenin önünden hızla geçti.. Bu duruma şaşıran Muhtarın oğlu, büfenin kapısından kafasını uzatıp “ Kız Feridee hooop, Nereyee”... diye arkasından bağırdı... Feride oralı olmadan, adımlarını sıklaştırdı..

5

Özlem ve Kızı, arabanın arka koltuğuna oturmuş, babaları Hakan’ın havluyu almasını bekliyordu. Minik kız, renkli gazlı kalemleriyle annesine arabada yaptığı resimleri gösterirken, Özlem aradan bir kalem aldı. Beraberce hem hecelediler, hem de yazarak seslendirdirler.. Ne-re-ye?... Özlem kızına bakıp “Nereye gidiyoruz Annecim biz ... Gök-çe/a-da-yaaa” dedi gülümseyerek.. Kızı parmağını cama koyup, annesinin ardından tekrarladı “Ne-ye-re /Çöç.çe.a.da.. ğaaaa “...

-

Bu sırada Celayir bey otobüse teslimatını vermiş, ellerini boşaltmıştı. İç cebinden çıkardığı mendiliyle, alnındaki teri sildi. Kafasında derin düşünceler eşliğinde otogardan dükkana doğru geri gelmekteydi...

Arabaya binmeye hazırlanan Hakan, Havlucu Mehmet bey ile helalleşirken, Feride babasıyla dükkanın önünde karşılaştı..

Çırak Hayrettin, bir çay içebileceği zamanı olup olmadığını hesaplayarak, ıslak elleriyle fermuarını çekiştirerek, kahvehanenin tuvaletinde çıktı. “Hasan ustam acilinden bir çay gönderiver” dedi.. Tam masaya doğru ilerliyordu ki, omzunda o kocaman eli hissetti.. Arkasında duran, Celayir beydi..

Ulan, tuvalete mi gittin yine.... Bu sefer ki yalanın ne ? Ben çıkıyorum, sende çıkıyorsun ”...
Celayir bey, Hayrettinin kulağından tuttuğu gibi dükkana doğru kahvehaneden çıktılar.... Bir yandan Hayrettin’in kulağına asılırken, bir yandan da söylenmeye devam ediyordu.....

” Ben çıkıyorum, sende çıkıyorsun, yalancı deyyus seni !!Ne yapacağım ben seninle ha?”... Eliyle duvarı göstererek " bu duvara yazı mı yazayım sana.. Çıkma / Dükkana Dön / Nereye diye haa !! "..

Özlem, arabanın camında duran ve zeytin dükkanının sıvaları dökülmüş duvarına yansıyan “Nereye” yazısını eliyle sildi. Sonra arabaya binip, arka koltuğa doğru dönen kocası Hakan ile göz göze geldi..
“ Ee babacım, havlunu da aldık.. Artık gidelim, değil mi Gökçeada'ya?” ...


SON