Meditasyon yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meditasyon yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Ekim 2014

Gökyüzünü solumak



Şarkıların peşine takılıp gidiyorum son zamanlarda…

Aynı yoga derslerinde nefesin peşine takılmam gibi… Aldığım nefesi izlerken inanılmaz keyif alıyorum. Nereye gittiğini, vardığını, o an hangi duygumla karşılaştığımı görmek, sonra ben istemeden bir noktadan geriye dönüşündeki rahatlamayı, adım adım azalırken hafiflemeyi izlemeyi seviyorum. Bir noktadan sonra kalbime dolan,  göğüs kafesi genişleten nefesin oradan alıp alıp, temizleyerek kalbimde açtığı odacıklarda dolanmaya başlıyorum ferahlayarak… Yüzümde bir gülümseme, nefes tekrar doluyor içime…

Aslında hayatta biraz böyle değil mi? Geldiği gibi gidiyor bir şekilde… Nefesini ne kadar tutabilirsin? Hayatı da işte o kadar tutabiliyorsun. Sevdiğin insanlar  gidiyor, sevdiğin dostlar değişiyor, duygular, aşklar, üzüntüler… Geçiyor işte, tut tutabildiğince, becerebilirsen…

Akışta olmak, akmak… Hayatla akmak, nefesle akmak mümkün mü? Sözümüze koyduğumuz her şeyi yapabilseydik keşke… Bazen sırtımda bir noktaya dolarken duruyor nefes ritmim… Orada bir şey var sanki… Biliyorum. Tutmamaya çalışmak o nefesi, çalışmak oluyor. Çaba gerçekten bazen zorlama bir eyleme dönüşebildiği için her tür çabaya karşı olduğumu biliyorum. Çabanın yerini farkında olmak aldığında olana daha sevgi dolu yaklaşmaya ve anlamaya başlıyorsun. Uzun, derin nefeslerimin içine anlayış ve ferahlık kattığımda sırtımdan akmaya başlıyor nefes… Tüm omurgam boyunca nefesimin gittiğini görüyorum. Belim, belimin ortası gevşemeye başlıyor böylesine bir dokunuşla… Nefesimi verdiğimde ise, sanki kafamın üzerinde omurgam hattım boyunca bir delik var da, o delikten evrene süzülüyor sırtımda duran o tık usul usul… Evren alıp onu dağıtıyor yavaş yavaş… Evren dönüştürüyor. Bırakıyorum.

Ne kadar bırakabiliyoruz? Şu bardağı tut ama sakın düşürme desem, tereddütsüz hemen tutup dikkat ederiz de, al şu bardağı yere bırak kırılsın desek binlerce düşünce geçer içimizden.. Bırak kırılsın. Bırak gitsin. Bırak kontrol etmeyi… Bırak elinden kayışında olacakları düşünmeyi… Nefesini bile tutamazsın unutma…

Nefes her an çok öğretici oluyor bana… Nefes alırken doğanın nefesini hissediyorum. Ağaçların, denizin ve bulutların sıklıkla… O kadar güzel eşleşiyoruz ki bir an da… Beraber nefes almaya başlıyoruz sanki… Ben, sen ve doğa hiç kopmamışız gibi, koparılmamışız beraberiz aslında…

Kemiklerinin içine doldurabilir misin nefesini?
Gökyüzünü soluyabilir misin?
Tüm varlığınla nefes alıp verebilir misin?
Sormadım say, çünkü öyle…

Gökyüzü içine dolsun, dalları yaprakları hisset gövdende…

Nefes al, nefes ver… Nefes al, nefes ver… ... ... ....



08 Haziran 2010

Hatırla !



İnsanın kendine en uzak mesafesi yine kendisidir. En yakın mesafesi de elleriyle uzanabildiği, gözleriyle görebildiği ve kulaklarıyla duyduğuna yaklaşabildiği kadardır.

İnsan en çok bedeniyle ilgilidir veya bedensel varlığıyla... Bedenen sağlıklı olmak ister. Karaciğeri sağlam olsun, elleri tutsun, hastalanmasın... Güzelliğine düşkündür, bakar kendine... Bu güzellik onu sosyal ortamlarda da var kılar. Diğer insanlardan belirgin farklılıklar yaratır.

İnsan mutlu olmak ister. Şüphesiz, doğru, sürdürebilir mutluluklar ister hayatında... Ne ile tam mutlu olur insan, bilinmez. Bir mutluluk yetmez, diğerine koşabilir, o da yetmez mutluluğunu büyütmek için koşmaya devam eder. Elindeki mutluluklardır sermayesi, sermayesini yatırır karşılaşacağı risklere rağmen... Riski göze alır, acıyı çeker, mutluluğun acıdan geçtiğine inanır bazen...

Dışarıya bak... Bir sürü insan.. Bir sürü sen... Bir sürü ben...

Birbirimize benzeriz, ne kadar farklı kılmaya çalışsakta kendimizi aslında... Sosyal statülerimiz, saçımız, rengimiz, cebimizdeki farklı miktarlarda para, sağlıklı, genetik olarak daha güzel oluşumuz farklı kılmaz bizi birbirimizden, hayatla savaşsakta, daha farklı, daha yüksekte, daha mutlu olmak adına...

Sıradan olmaktan korkarız. Sıradanız oysa hepimiz, çabalama..

Unuturuz kendimizi... Üzerimize giydiğimiz giysilerimiz, etten giydiğimiz bedenimiz, egomuz, yaşamı sürdürebilirliğimizdir tek derdimiz...

Spor merkezinde anket yapılıyor. Göz atıyorum.
Bir soru gözüme çarpıyor.

"Aşağıdakileri sizin için önem sırasına göre sıralayınız."
Sağlığım / Vucudumla barışık olmak / Zayıflamak / Güçlenmek / Spor yaparken
sosyalleşmek / ....

Düşünüyorum. Hepimiz önem sırasına göre sıralıyoruz hayatı... Öyle dayatıldığı için belki de... Hepsi eşit önemli olsa, olmuyor. Güzellik denen kavram formatlanıyor, önümüze sunuluyor. Güç, herkesin sorunu.... Sosyalleşmek, yalnızlığa bir çare... Sağlık peki, gerçekte sadece hastalanmamak mı?

Giydirildik bedenlerimizi, yaşamayı öğrenmeye koyulduk. Varolmak için savaştık, ayakta kalmak için olmamız gerekeni olduk, sağlığımızın farkındaysak birşeyler yaptık, yapmaya uğraştık.

Unuttuk...Hangisi önceydi. Hangisi daha önemliydi.
Hepsi birbirine bağlıydı aslında..

Bedenimiz, sağlığımız, hayattaki varolma savaşlarımız elbette önemlidir. Ama hep koşuyor gibi değil miyiz? Bir yerde cevabı aramıyor muyuz? İpuçlarıyla cevaba yaklaşmaya çalışmıyor muyuz? Bazen soruyu unutmuyor muyuz? Onların üstüne yeni sorular üret miyor muyuz?

İçimizde bir yerlerde fısıltıyı duymuyoruz, duyamıyoruz.
Yavaşlamalı şimdi... Kabul etmeli sıradan oluşumuzu, aynılığımızı...
Cevaplara değil, ilk sorduğumuz soruya baştan geri dönmeli şimdi...

Hangisi önemli? Hangisi ilk önemli olan ve böylece ardından diğerlerini doğru sıralayan...

Hatırla.. Özünü, nefesini, kalbindeki bilgiyi... ve içinde sana sesleneni...

Soruları düşününce, aklıma geçenlerde meditasyon ile ilgili okuduğum bir yazı geliyor. Meditasyon sırasında katılımcılara kendilerini içinde huzurlu hissedebilecekleri, sadece onlara ait olan bir oda hayal etmeleri isteniyor. Katılımcılar mutluluk içinde meditasyonu bitirdikten sonra, sırayla odalarını anlatıyorlar. Odalar çeşit çeşit.. Duvarları camdan, denizi görüyor bazısı... Bazısı tahta merdivenlerden iniyor odaya, verniklenmemiş tahta trabzanın kıymığı batıyor eline... Bazısı hafif bir çan sesi duyuyor içeride... Hepsinde aslında bildiği, tanıdık bir yere gitmiş hissi var. Yeniden hatırlanmış bir yer orası sanki... O gün huzur dolu ayrılıyor yapılan çalışmadan...

İkinci gün derste yine oda meditasyonu yapılıyor. “Kendinizi odanıza götürün ve bugün cevabını merak ettiğiniz bir soruyu odanın içinde tekrar sorun....” deniliyor. Meditasyon bittiğinde “ sorunuza cevap buldunuz mu?” diye soruluyor... Genelde cevaplar “ Soru yada sorun o oda da yok oldu,... odaya girdiğimde soruyu sormayı unuttum,... soruyu sordum cevap gelmeyince, soru bir anda uçtu ve gitti... Soruyu sorduğumda, önce huzursuz hissettim kendimi, sonra içimde soruya yüklediğim sıkıntının kaybolduğunu -ferahladığımı hissettim....” oluyor.

Üçüncü gün yine aynı meditasyon yapılıyor. Meditasyon sonunda yeni soru;“ Oda da hangi duyguyu en yoğun hissettiniz”. Cevaplar çoşku dolu oluyor. “Huzur, mutluluk, zamansız bir genişlik, bedensizlik, rahatlık, hafifleme, çoşku ama en çok sevgiyi hissettim...” Çoğu katılımcı anlatırken şeffaf göz yaşları döküyor.

Dördüncü gün yine aynı meditasyona oturuyorlar. Hepsi odaya tekrar gitmek için heyecan duyuyor. Dersin bitişinde meditasyon ile ilgili bu sefer sorulan soru şu... “Şimdi gözlerinizi kapatın, dilediğiniz kadar meditasyonda kalabilirsiniz ve odanıza tekrar gidin, sonra meditasyondan çıktığınızda bir cümle ile odanın nerede olduğunu ve oraya nasıl vardığınızı önünüzdeki kağıtlara yazın, kağıdı katlayıp bu kutunun içine koyun.... Haftaya son dersimiz yapılacak ve yazılan notların hepsi bu panoya asılacak. “

Son derse gelen öğrenciler cevapları okumak için heyecan duyuyorlar.Sessizce sınıfa girmeleri ve panoya baktıktan sonra, yine sessizce meditasyona oturmaları isteniyor. Hepsi panoya sırayla bakıyor ve sadece gülümsüyor...

Eğitmen meditasyona oturmadan önce, katılımcılara şunu söylüyor..

“ Hepiniz oraya giden yolu biliyorsunuz, şimdi tekrar hatırlayın”...
Gözlerini kapatıp, son meditasyonlarını yapıyorlar...

Çalışma bitiyor. Eğitmen çalışmanın bitişinde şunu söylüyor. “Bugün soru yok. Soru hiç olmamıştı aslında... ve daha da önemlisi orası gözlerinize kapatınca vardığınız bir yer değil, aslında orada yaşıyorsunuz hepiniz, bu derslerde meditasyon yapmayı öğrenmedik, hatırladık sadece”...

“Soruları unutun. Gözlerinizi de kapamayın, bakmayın, görün ve hatırlayın..”

Panoda çeşit çeşit el yazıyla aynı şey yazıyordu.
Hepsi en çok sevgiyi hisettikleri, hafifledikleri, soruların olmadığı o yeri ve gidilecek yolu tarif etse de, aslında sadece hatırlamıştı.

.

.

Oda kalbimde, oraya nefesimle gittim...

.
.

.
Brajeshwari / 07.06.2010



yolculuğa çıkarak, hatırlamak isteyenlere minik bir hediye....
.

21 Mayıs 2010

oM YILDIZI / Meditasyon Yazıları


Başlarken küçük bir not:



Bırakmak; hayatımızda yaptığımız en zor şeydir. Bırakmanın içinde kabul vardır. Bırakmanın içinde savaş yoktur... Sadece bırakın.... / Yıldız; ışık olarak nitelendirilmiştir. Hepimiz birer yıldız olduğumuzu düşleyebiliriz. Hepimiz kadar yıldız vardır gökyüzünde... ve hepimize yetecek kadar da Işık... :) / Işığı düşlemek bedenimizdeki hücre yenilenmesini aktive eder. Meditasyonların bedensel yararları hakkında yapılan araştırmalarda, hücre yenilenmesinin gerçekleştiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Gülümsemekte aynı etkiyi yapmaktadır... / Yazının sonunda meditasyon için bir muzik bulacaksınız, dilerseniz okurken onu dinleyebilirsiniz..

.


Nefesini dinle...

Burun deliklerinden havanın girişini izle... Nefesin içeriye doğru çekilişini izle...Göğüs kafesin büyürken, orada nefesin yuvalanmasını izle.... Karın boşluğunda dolaşmasını takip et... Karnın alt kısmında ulaştığı noktayı farket... Dol nefesinle....

Şimdi nefesin geldiği son noktada, karnın alt kısmından nefesin geri çekilişini izle.... Karın boşluğunda dönerek içini temizleyerek çekildiğini izle... Göğüs kafesini küçülterek, çekilmesini farket... Soluk borundan geri dönüşüne izin ver... Burun deliklerinden dışarıya salınışına şahit ol.... Bırak nefesini....

Nefes vermediğin ve almadığın o minicik anın farkına var...

Nefes al... Havanın burun deliklerinden kıvrılışını izle... Nefesini takip et...
Müdahale etme... Bırak...
Bırak bedenini... Bırak yüzündeki tüm kasları... sırtını, bacaklarını....
sadece Nefes ol...

Şu an da senin dışında ne oluyor hayatın içinde ?... Bırak aksın....
Şu an da bulutlar mı ilerliyor... Bırak ilerlesin...
Bırakmayı deneyimle...
Nefes al,.... nefes verrr...

Her nefesle çoğal biraz daha... her nefes verişte bırak biraz daha....
her nefesle dol, genişle... her nefes verişte boşalt, at fazla olanı...

Bırak...
Düşünceyi bırak, ... Duyguyu bırak, ..... Müdahaleyi bırak...
İzin ver senin dışında olmuşa ve olacak olana...
Nefes al,...... nefes verrr...

Uykunun kıyısında...
Sakinliğin içinde, an’dasın...
Nefes al,..... nefes ver...

Düşle..
Toprağa daya sırtını... Gökyüzü üstünde... Yıldızlar bir de...

Bir tane yıldız seç... Her nefeste, yaklaşşın yıldız sana...
O yıldız senin olsun... O sen ol ya da...
Nefes al,........ nefes verrr...

Yıldızın tam başının üstünde...
Işığıyla aydınlatsın seni, eterik bedenini....
Sarsın seni ışık, aydınlatsın, korusun, ısıtsın gerekirse....

Hepimiz aslında enerji bedenleriz ve ışığı soluyabiliriz...
Solu ışığı.... Nefes al,..... nefes ver....

Işık şifa... Işık sevgi... Işık huzur... Işık ılık....
Nefes al,.... doldur içini, ışıkla temizle...

Işığı hisset... Akışı hisset...
Başının üstünden, gözlerinin arkasından, boynundan, tüm omurgan boyunca...
Karın boşluğuna doluşunu hisset, bacaklarından aktığını hisset...
Her nefesle ışıkla dol... her nefes verişte temizle içini..

İçindeki gizli odaları aydınlat, ışıkla şifalandır bedenini, sıcaklığıyla sev kendini ve doldur huzurla içini... Nefes al,....... nefes verr.....

Aydınlık nerede?
İçinde...

nefes al,...... nefes ver....

Bırak aksın beden.. Sen ışı...
Nefes al,...... nefes ver....

Gögüs kafesini rahat bırak, omurganı rahat bırak, dişlerini rahat, çeneni rahat... Bırak....
Hafifsin.. Yumuşacık bedenin... sakin nefesin....

Işığı düşünmek bile hücrelerimizi yeniliyor..
Işıkla doluyoruz...
Nefes al,...... nefes ver...
Büyüt ışığını, parla...

Işık;
alnının ortasında...
Dilinin ucunda...
Gögüs kafesinde...
Karın boşluğunda..
Avuçlarının içinde....
Ayak tabanlarının altında....
.
Kalbinde...
Nefesinde...

Bırak;
aksın ışık, ışıldasın üstünde....
Nefes al, ..... nefes verr...
..
.
..
.
*Namaste



Brajeshwari.dd / 19.05.2010
___________

(*Namaste is an ancient Sanskrit understanding that says, "I respect the place in you that is of Love, of Truth and of Light. When you are in that place in you, and I am in that place in me then we are one." )

......






( AD GURAY NAMEH, JUGAD GURAY NAMEH, SAT GURAY NAMEH, SIRI GURU DEVAY NAMEH / is the Mangala Charn Mantra, and is chanted for protection. It surrounds the magnetic field with protective light and means " I bow to wisdom through the ages, I bow to True Wisdom, I bow to the great, unseen wisdom.")
.

03 Nisan 2010

Meyveli Yoğurt





Hiç olmadığım zamanlarda kendime yakalanıyorum. Sonra kendime dürüstlük konuşmaları... Bak diyorum kendime bunu duydun ama aslında, şöyle, böyle... Bahanelerim süper... Biliyorum bahane olduklarını, sadece sistemimi yavaş yavaş alıştırmama yarıyor bahaneler... Ben duyayim diye tüm bunlar..


Bahar geliyor.. Bazen gelmez bahar, güneş açsa da gelmez. Ama insanın içine düşünce cemre, bahar gelmiştir artık.
.
Derslerimden birinde katılımcılar yatar pozisyonda nefesle zihinlerini boşaltıp, derse hazırlanırken genelde ben o sırada nefesten, doğru nefesin yararlarından, yogadan bahsediyorum. Bu; hem yeni katılımcılara bir açıklama oluyor, hem de daha önce bu bilgileri bilenler için hatırlatıcı bir cila niteliğinde... Fakat bu konuşmaları yaparken, bazen ne anlatacağımı bilmeden başlıyorum içimden geçenleri sesli dinlemeye...

.
“Bugün neler yaşadık. Bedensel eylemlerimizi düşünelim. Çayımızı içerken bardağı nasıl kavradı elimiz, merdivenden çıkarken adımlarımızı nasıl attık, araba kullanırken gördüğümüz manzarada ne vardı. Hiçbirini tam hatırlamıyoruz?”

.
“Bugün neler hissettik. Arkadaşımıza mı kızdık. İş yerinde patrona mı hırslandık? Bıktığımızı mı hissettik yaptığımız işten? Hiç birini tam hatırlamıyor, tam kavrayamıyoruz.”

“Nefesimiz nasıldı bugün? Nasıl nefes aldık. Derin derin mi nefes aldık? Soluk soluğa mı kaldık? Nefesimizi ne ara tuttuk? Hiçbirini tam hatırlamıyoruz”


“Neler konuştuk. Neler söyledik onları hatırlıyoruz. Ama bunları ne düşünerek söyledik, kendimize dürüst olamıyoruz”


“Ve şimdi yoga yapacağız. Tüm yoga duruşlarının farkında, nefesimizin farkında, düşüncelerimizin farkında olacağız. “

Ders bitiyor, eve geliyorum. Herşeyin farkındayım. Kendi kendime evde oyun oynayarak, öğretirken öğrendiğimi uygulamak istiyorum.

“ Şimdi kendime meyve salatası yapacağım. Bıçağı alıyorum, masada duran elmalardan birini seçiyorum, tutuyorum, elmayı kesiyorum, kalanını buzdolabına koyuyorum. Muzu soyuyorum, dilimliyorum, Portakalı soyuyorum, iki dilim yeter. Armutu arıyorum onu da dilimliyorum. İki kaşık yoğurt almalıyım. Bir kaşık vişne reçeli içine ekliyorum. Biraz da Nesfit, süs olsun diye... Kaşığı alıyorum, aldım. Meyve tabağımla salona yürüyorum. İskender’e bakıyorum. İskender’in akvaryumdaki çıldırışarına aldırmıyorum. Yemeğe başlıyorum.”

Bunları sesli olarak söylemek yerine, içimde yaptığım her eylemi konuşarak anlatmaya devam ediyorum. İş eğlenceli bir hal almaya başlıyor. Ayaklarımı uzatıyorum. Duygularımı seslendiriyorum içimden. Bu salata bana iyi geldi. Yoğurt ne güzel şey. Mutlu muyum? Evet, çook.. Güzel bir nefes alıyorum, oh ya ne güzel...


Günü böyle geçiriyorum. Ne yapıyorsam oradayım, neyle ilgiliysem onun biçimine giriyorum, ne hissediyorsam hepsi o an yaşadığıma dair... Televizyon açmıyorum, internete girmiyorum, telefon ile konuşmuyorum. Bu gece prensesler gibi uyuyacağım, biliyorum..
.
Sanki gün uzamış. Sanki ben giden bir zamanda, henüz gelmemiş bir zamanın arasındaki doğru an’a ışınlanmışım. Ne zaman içimdeki ses suskunlaşsa, hemen geri döndürüyorum kendimi an'a... Çünkü o anlarda, o an'a ait olmayan düşünceler geçiyor kafamdan... Olasılıklar, karar vermem gerekenler, seçimler, yorumlar ve sorular... Hemen “Naber” diyorum kendime o cevapsız alanlarda dolaşmaya başlayınca... Kaldığım yerden devam ediyorum an'a. Bu harika..
.
Gün güzelmiş, güneş harika görünüyor. Diyorum ki “Bahar işte gelmiş, benim haberim yok. Zaman dilimlerinin arasında dolaşmaktan farkında değilmişim. Güneş seni çok seviyorum.”

.
Bedenlerimiz ne kadar güçlü aslında... Hep memnunsuzuz ondan... Bir yerlerimiz ağrıyor. Hastayız, beğenmediğimiz, kusur saydıklarımız var, yada olmadı başka bir vucut şekli var hayalimizde.. Bırakın.. Ayakta durun. Durabiliyor musunuz? Harika...

.
Kalbinize koyduğunuz, yada koymuş olduğunuz güzel duyguları düşünün. Aşkı, heyecanı, mutluluğu, çoşkuyu... Ne güzeldi o günler demeyin. Hepsi hala yerli yerinde... Silkinin.. Orada olduğunu görün. Sahip çıkın öncelikle onlara...
Canlandırın hepsini...


Ve nefes alıyoruz, şükürler olsun...

Harika bir bahar var önümüzde...
Herşey güzel, herşey olması gerekiği gibi...

Güvenin buna..


.
Tüm bunları hissederken, meyve salatamın dibini görüyorum ve içimden geçiriyorum.
“Bir tek şeftali eksik meyve salatasında...
Şeftali çıkınca, onu yemeden önce öpeceğim... Öyle özledim.”

12 Mart 2010

Mutluluk Meditasyonu






Müziği dinlemek için Play tuşuna basınız.


Su olduğunu düşün... Özgürsün... Gökyüzü rengindesin... Serinsin. Gökyüzü üstünde süzülüyor. Bulutlar topak topak... Su gibi dalgalanıyor ve salınıyorsun. Çakıl taşlarının arasından süzülüyorsun, sonra çekiliyorsun. Huzurlusun. Martılar cıvıldaşıyor, duyuyorsun. Sonsuzsun, ufuk çizgisisin, derinsin, berraksın. Mavi olduğunu düşün. Bırak kendini, kendi maviliğine...

Rüzgar olduğunu düşün... Eserken selam verdiğini... Ağaçlara, yapraklara, çimenlere... Bir yerden geri döndüğünde, havalandırdığını düşün toprağı, yaprakları ve yaşamı.... Bir çocuğun yüzünden makas aldığını düşün. Bisikletin arkasından güç ver bir diğerine... Kuşlarla beraber yol al... Ilıksın, hafifsin.. İstediğin her yere varırsın. Es şimdi özgürce...

Toprak olduğunu düşün... Sereserpe... Ağaçların sana kökleriyle nasıl sarıldığını gör... Dinginsin. Bereketlisin. Büyütürsün, Sevgiyle çoğaltırsın. Toprak olduğunu düşün. Bacaklarınla, kollarınla, tüm gövden ile... Sereserpe... Uzan gönlünün büyüklüğünce...

Yağmur olduğunu düşün... Her damlada temizlediğini... Her damlada, rahatladığını, azaldığını ve gitmesi gerekenleri bıraktığını... Camlardan süzüldüğünü düşün... Yollardan aktığını... Yapraklara damladığını... Huzursun. Yağarken, bırak... Bırak ki, içindeki gökkuşağının temizlensin renkleri...

Güneş olduğunu düşün... Baktığın her yere ışık dağıttığını, aydınlattığını... Sıcacıksın. Sana döner çiçekler... Isıtırsın, güçlendirirsin, yaşatırsın. Sıcacık sarıldığını düşün herkese ve herkesle beraber kendini de kucakla...

Sevgi olduğunu düşün... Şifa gibi... Kime dokunsan, kime baksan, kime birşey söylesen herkesi şifalandırdığını... Tebessüm eden çocukların yüzünde, kahkahaların arasındasın, ellerinin içinde, dokunduğun her yerdesin. Sözcüklerin içine serpiştirilirsin. Öpücüklerle çoğaltılırsın. Göz göz gelişlerde sessiz anlaşmasın. Özlemin içindesin. Adımların arasındasın. Hayatın her yerinde, insanların gönüllerindesin. Nefes alıp, verirsin. Sen Sevgisin.

.
Toprak büyütür, çoğaltır.
Bazen rüzgar esebilir ve yağmur yağar azalırsın belki biraz...
Ama mutlaka Güneş açar.
En önemlisi Sevgi her zaman şifalandırır..


Sen, Sevgi ol.
Toprağı yeşert, Güneşi doğur, Rüzgar ol es gönlünce,
Yağmur ol damla damla ve gökkuşağının tüm renklerine bürün sonra...
.

Nefes al, ... nefes ver. ,,,



Namaste


___________

(*Namaste is an ancient Sanskrit understanding that says, "I respect the place in you that is of Love, of Truth and of Light. When you are in that place in you, and I am in that place in me then we are one." )




13 Şubat 2009

Rüzgar'ın Öpücüğü

Bir Eskimo deyişine göre; Tanrı, çocuklar ve delililer ile rüzgar aracılığı ile konuşurmuş..


Bir nefesle üfledi onu kendinden....
Yola çıktı Rüzgar....

Önce gündüzleri aştı, bulutlarla oynaştı, sonra gecelere vardı. Bazen yuvarlandı, bazen dalgalandı. Gündüzleri minik kuytulara saklandı, uyudu bazen. Sonra gece oldu, yıldızlarla beraber yol aldı. Denize uğradı, meltemini yanına aldı, karlı dağların karlarını havalandırdı. Yeşil ovalardan geçti bazen, otlayan kuzularla oynadı. Ihlamur ağaçlarının arasından geçti, kekik kokularını üstüne buladı. Çiçeklerin tüm renklerini içine çekti sonra, onları sevdi tek tek, sarı oldu, kırmızı oldu, pembeyle doldu eserek..

Arkasından güç verdi denizcinin yoluna, yelkenlerin içine kendini kattı tüm ağırlığınca. Dağlara çıktı, pervaneleri çevirdi, enerji oldu ismi sonra. Kuşların kanadında soluklandı, koşan atların yeleleriyle oynaştı. Çocukların uçurtma sevincine, sevinç kattı salındı bindiği muşamba parçasından ordan oraya...

Bazen çocuk oldu. Bazen de bilge oldu, estiği yerde iz bıraktı.
Peki sizin hangi manzaranızda Rüzgar vardı?

Binaların arasından geçerken, "yol verin" dedi, "kesmeyin önümü bu beton yığınlarıyla"... “Burdayım ben” dedi aslında, camların arasındaki boşluklardan uğuldarken fısıldadı mesajını, sadece onu duyana...

Ondan korunmak için paltosunun yakasını kaldıranların, kazaklarının içine daldı, saçlarıyla oynaştı. Ters yüz etti şemsiye gördüğünde, “hey yağmur değilim ben Rüzgarım” dedi, “benden sonra gelir belki yağmur, o zaman şemsiyeni aç. Şimdi hadi benimle biraz oynaş..”

Nazikçe saçlarımı savurdu bugün benim.. Okşadı saçlarımı... Önce dağıttı tel tel, sonra arkaya doğru uçurdu yüzüme eserken.. Gözlerimi kapattım ister istemez. Kızdım ona önce.. Sonra yerimde durdum savrulmamak için... O da durdu benimle... Çevremde döndü. İlgisi dağılınca, başka bir yöne gitti. Kandırdım sandım onu... Diğer adımımı attığımda, tekrar yanımda belirdi.

Ne var” dedim. ”Evime iki adım var şurada, bırakta kapıdan gireyim.”

Arkamdan uzaklaştı. Sonra tekrar yanıma yaklaştı.

Duysana” dedi. “Sana neler taşıdım bir dinlesen beni..” fısıldadı kulağıma...
Kapattı gözlerimi, dinlemem için dediklerini...

Gözlerini zaten kendine saklı, kulakların lazım bana ve kalbinle dokunacaksın nasıl olsa

Havalandırdı beni.. Bulutları bindik, tepeleri, çayırları aştık. Deniz kabarcıklarının havalanışını duydum, kınalı koyunlara dokundum. Karların üstünden geçti sanki ellerim, irkildim bir anda.. Hapşurmak istedim, burnum gıdıklandı, sanırım burnuma kaçan eserken çuvallardan havalandırdığı renk renk baharattı. Sonra bir gülümsemeye dokunduk, gözleri kapalıyken rüzgarı dinleyen bir kadındı bizi dinleyen... Bir mutfağın camını açtık aniden, ocakta pişen yeşil biber dolmasına katılan sevgiyi kokladık beraber... Binanın kuytusuna yatmış bir evsizin yanından usulca geçirdi beni, “bırakalım da uyusun” dedi. Geçtik yanından ninni gibi. Sokak kedilerinin peşine takıldık sonra. Onları sığınacakları yeri göstermek adına, kovalıyormuşuz oysa.. Binaların arasından geçtik. Belki de size de uğradık dün gece... Camları tıklattık. Boşluk bulduğumuz yerlerden uğuldadık, bazılarınıza öpücük bile yolladık... “Temizlik bu” dedi... Havalandırdı havayı, temizledi savururken ordan oraya kendini... Alttaki ağır havayı üste çıkardı, silkeledi. Çekti içine, çıkardı yenisini... Biz nefeslenelim diye daha iyi..

Bazen iyice esmek gerekse de... Korkular, endişeler, öfkelerde asılı kalıyor öylece havada... Ağırlaştırıyorlar sizi... Yollar boyu taşıdığım güzellikleri, renkleri, umudu, aşkı ve size özel mesajları dolduruyorum onların yerine... Her nefes alışınızda, içinize güzel şeyler doldurun diye.. “

Sonra başladığımız yere usulca indirdi beni... Saçlarımı düzeltti elinden geldiğince...
Kulağıma hafifçe esti.

“Duymak istersen sadece içini dinle... Bu sadece bir rüzgar deme... Hiçbirşey göründüğü gibi değildir, hiçbirşey bildiğini sandığın gibi de olmayabilir...”

“Hiçbir yer sana uzak değil, sen hepsindesin. Hiç kimse senden farklı değil, sen hepsisin. Evinin kapısına yürümen kadar kolay onu duyman, sadece dinle, gözlerini kapattığında bak içine.. Bugün benimle yolladı sevgisini, yarın yağmurlar taşır sana mesajını belki de...”

Kalbimi ferahlattı, temizledi,
doldurdu sevgiyle yüreğimi..
Gülümsedim...

Sonsuz aşkımı, sevgimi ve teşekkürümü doldurdum bende avuçlarıma..
Götürsün diye O’na
Bize yolladığı Rüzgarla....
.
Ellerimi kaldırdım iki yana..
Parmaklarımı araladım..
Rüzgar önce yanağımdan bir makas aldı.
Sonra parmaklarımın arasından
esip gitti usulca...
.


Görsel :Elif Karakoç / Answer Is Hidden In The Wind
_____________________________________
.
Tüm blog arkadaşlarımın,
"14 Şubat -Dünya Öykü Gününü" kutluyorum.
Sevgililer günü mü?
Aşk olduğu her gün, Sevgililer Günü değil mi nasıl olsa :)

11 Ocak 2009

Rüzgar Bizi Taşıyacak...

... "ben, bir başkasıdır."
Arthur Rimbaud


Hayatı yaşadıklarımızdan ibaret sanmak, kapıdaki delikten gördüğümüzü hayat sanmakla bir aslında. Sen Okyanuslardaki su damlasısın, ciğerlerine çektiğin havanın bir parçasısın, toprakta kök salan ağaçtan farkın var mı?

Bulutlar uzak değil... Başını kaldır...


Ben kelimesi ve anlamı, sizden ben'i ayırır, evrenle arama sınır çizerim onunla... İçini doldururum tüm ben dediklerimin... Bilge kılarım onu, akıllı kılarım bazen, Ben olduğum zaman özgürümdür. Ben Ben Ben..

Her birey karakter inancıyla yüklenmiştir. İsmimizden önce gelir Ben.. İsmimizi unutabiliriz ama Benliğimizi –Ben oluşumuzu unutmayız. Tüm “Ben” dediklerimizi satarız, ona buna..

Ben, “benim”demekten bir adım uzak, "bencile" üç adım yakındır. Bizim yarattığımızdır. Beni senden ayırandır. Sen sensin, Bende ben...

Ona duyular, hisler vermiş, bir sürü meziyetle bezemişizdir. Okullar okutmuş, idealler biçmişizdir. Davranış biçimleri geliştirmiş, alışkanlıklar edindirmişizdir. ”Ben affedemem kolay kolay.”, “Ben aniden sinirlenirim öyle”, ”Ben çok duygusalım” diye tanımlamışızdır kendimizi çoğu zaman.. ”Biliyormusun Bende ...”, “Bence doğru olan..” diye de devam etmiştir konuşma...

Hiç kimsenin bilmediğidir aslında o. Hep anlatmaya çalıştığı aynı zamanda. Çok kolay olmamıştır “Ben’i” anlatmak... Karışık olmasın ama basitte olmasın diye, sadeleştirmeye çalıştığımız tanımlama Ben olmamıştır diğer yandan da...

Ben ne kadar önemliyse, o kadar uzak düşmüşümdür başka şeylere... Doğaya, hayvanlara, yaşama ve diğer insanlara... Ama Ben tüm bunlardan uzakta, hala eser bırakmaya çalışmaktayım bu hayata... Hırsla, öfkelenerek, sevgisizce, yarışarak, kızarak diğerlerine veya sana yada sana...

Bir hayvanın Benden daha değerli olduğunu kim söyleyebilir. Sokakta gördüğümde kışt kıştlarım onu, kötü davranırım! Bir ağacın Benden değerli olduğunu kim söyleyebilir. Üzerine çiviyle ilan asarım! Bir insanın Benden daha değerli olduğunu kim söyleyebilir. Onu öldürebilirim bombalarımla, ister çocuk –ister hasta !!

Herşeyi “Ben” kavramı içinde bencilce yaşarız. Sınırlarımız vardır, Ben ile diğerleri arasında... Bilir misiniz kadim öğretilerde “Ben” kullanılmazmış Hindistan’da..

Halbuki bedenlerimizin içinde kocaman ruhlarımız var. Tanrının bir parçası özümüzde.. Hepimizin ona yolculuğu, ona ulaşmak dileği hayat boyu. Ne zaman içimizde sevgi hissederiz, bedenimizi unutur yayılır ruhumuz.. Ne zaman gözyaşlarımızı tutamayacak kadar mutlu oluruz, ruhumuz büyür, özümüzü hissederiz, hayata ve herşeye sarılmak isteriz. Bizim gerçeğimiz budur aslında, tüm Ben'lerin üstünde ve bedenlenmiş ruhlarımızın derininde...

Biz bu doğanın bir parçasıyız. Çimlere yatın kapatın gözlerinizi beş dakika..Toprak olursunuz o anda... Gökyüzüne bakın, bulutlardan biri olduğunuzu hissedin. Sokakta, yanınıza yanaşıp bacaklarınıza sürtünen sokak kedisinden bir parça yok mu sizin de içinizde... Tüm insanlarda, gördüğünüz nedir peki sizce ?

Hepimiz aynıyız. Bugün bırakalım Ben’lerimizi, aramızdaki sınırları silelim. Bugün ben değil, biz olalım, BİR olalım. Toprak olalım, gökyüzü olalım, okyanuslardaki dalgalar ya da... ağaçlar, kuşlar ve bizi çevreleyen hava... Sevdiklerimiz olalım, sokaktaki adam... Küçük kız olalım camdan bize el sallayan..

Bedenimizden yukarda, daha büyük bir algıyla bakalım hayata ve varoluşumuza... Dünyayı yaratalım içimizde, Bir’lik bilinci içinde... O zaman aramızda olmayacak kavga... O zaman daha çok gülümseyebileceğiz dünyaya ve hayata... O zaman gelecek barış, o zaman anlam kazanacak insan olmak ve nefes almak...

Biz bugün unutalım isimleri, Ben Ben dediklerimizi...
Zaten Ben kimim ki?
" Sensin o"demeli bu sorunun karşılığında...
Çocuklar der ya, suçlanınca hani..

Ya da
ha sen ha ben
farkeder mi....?

___Brajeshwari /09.01.2009
.

Müzik şöyle der....

je n'ai pas peur de la route
faudrait voir, faut qu'on y goûte
des méandres au creux des reins
et tout ira bien làle vent nous portera......

ya da şöyle der...
yoldan korkmuyorum
tadına varmak, görmek gerekecek
göğüs boşluğunda zikzaklar
ve herşey iyi olacak .
..orada
rüzgar bizi taşıyacak
büyük ayı’ya mesajın
ve yarışın yörüngesi kadifeden
yumuşak kısacık bir an
hiçbir şeye yaramasa da
herşey yok olacak
... taşıyacak BİZİ rüzgar
.
.
Görsel buradan alınmıştır. Şarkı (la vent nous portera-Noir Desir)


04 Mayıs 2008

Aç Yelkenlerini...

Umut etmeyi seviyorum. Sonsuz bir yolculuk çünkü “Umut”...

İçimdeki yelkenlileri saldım yine, rüzgar tatlı tatlı esmekte... İçim hafif ve meltemli....
-
Gittikleri yeri umursamıyorum umutlarımın... Yolculukta yüzümü okşayacak rüzgar ilgilendiriyor beni...Varmasakta olur bir yere... Çünkü Bu yolculuk sadece umut etmek üzerine...

Acelem yok.. Umutlarım bir an önce varsın istesem gerçeğe, onlara kanat takar uçururdum zaten... Uçarken bir de kalp çarpıntısı eklerdim ve yanına da tıkanarak aldığım nefesi de... Eğer sadece “varmak” olsaydı isteğim umutlarım adına, kanatlar yetersiz gelirdi. Söylenirdim de içimden “ bu umutlara bu kanatlar az geldi, varamayacağım “ diye.. Muhtemelen söylenirken uçmanın keyfini de sürmeyi bilemeyecektim nefes nefese...

Şimdi yelkenliye bindirdim hepsini.. Gecenin alacası çökmüş sularıma.. Olsun... Sabahı ve güneşi, sessizliği ve rüzgarı da yanıma koydum gidiyoruz.... Seyahat bu.. Adı da “Umut etmek üzerine”....

Yüzüme değen rüzgar gülümsetiyor beni.. Bazen suyun sesini, bazen de yola çıktığım andaki mutluluğu biriktiriyorum parça parça - çoğalıyor içimde .... Varırmıyız ki demiyor içim... Korkum yok varmak adına... Çünkü varmak kısa, yol uzun..

Yelkenler rüzgarla gitmiyor.... Mutluluğum ve yolculuğa inancım rüzgar oluyor, arkamızdan esiyor.... Gidebilmek adına güçte oradan geliyor, önümüzde ayrılan sular izin veriyor böylece... Çünkü sularda biliyor ki, kalpten istenilene kimse karşı çıkamaz, yol verilir sadece..

Seyir halindeyim.. Umut, gülümsetiyor içimi, yüreğimi okşuyor.. Yüzümde hiç bilmediğim huzurlu bir tebessüm... Varmak mı? Ne önemi var... Umut bu içini doldurabilene....Ve yolu, sadece varmak olarak görmeyene...

Güneş açıyor, ısınıyor içim.... Mutlu bulutlar sadece gökyüzünde değil, içimde de kabarıyor sanki.. Şekil değiştiriyor, bir yenisi ekleniyor yol boyu... Yuvarlak ve mutlu...

Güneş yükseldikçe, daha mutluyum... Diyor ki, "bu çoşkuya bende katılıyorum seninle... Birazdan yok olsam da, geceye ve yakomozlara devrederim yolculuğunu... Manzaranın keyfini sür... Yarın yine aynı çoşkuyla buradayım merak etme..."

Umut etmeyi seviyorum... Sevgiyle esebiliyor rüzgar ancak, seversen duyarsın sessizliği.. Seversen bilebilirsin ki o bulutlar sadece gökyüzünde değil, yüreğinde de.... ve kalpten istenileni kim durdurabilir ki? İçinde sevgi varsa, korku da olmaz.. Endişe de.. .

Bugün umutlarıma yelken taktım...Yoldalar...Varırlar mı? Önemli değil..
Yolculuk nereye ? Umut etmeye....Yol çünkü sadece Umut etmek üzere...

Benim hala umudum var...Henüz varmasalarda gerçeğe...
Pupa yelken gidiyoruz..

Ve biliyorum ki yelkenleri dolduran rüzgar değil, sadece sevgi götürüyor umut ettiklerimi gerçekleştirmeye...Yüreğimi yelken yaptım, içine de sevgi doldurdum..Yolcuyum...

Brajeshwari Devi Dasi

04.05.2008